Bu blog Emeğin Yoldaşlığına ; Çokluğun emeğinin arşivlenmesine bir katkı olsun diye, HERKESİN,AMA HİÇKİMSENİN şiarıyla var...İSYAN,KOMÜN,ÖZGÜRLÜK...
DUYGULANIYORUM,ÖYLEYSE VARIM...
Bu Blogda Ara
Spinoza
Spinoza'dan Neşe ve Keder olarak yapılan çeviriye karşı ;Cüret ve dumur kavramlarını öneriyoruz...
Hayat Akıyor...
İsyan Büyütür...
15 Şubat 2010 Pazartesi
HALK ASKERLİKTEN SOĞUDU
02 13 2010
Dini inancı nedeniyle orduya katılmayı reddettiği için “emre itaatsizlik suçlamasıyla” yargılanan ve 3 aydır tutuklu bulunan Enver Aydemir ve Enver’le dayanışmak için yapılan basın açıklamasında gözaltına alınarak tutuklanan Volkan Sevinç’le dayanışmak ve TCK 318. maddesi (Halkı askerlikten soğutma) eliyle yürütülen devlet teörünü protesto etmek için bugün İstanbul’da bir yürüyüş ve basın açıklaması gerçekleştiridi.
Dayanışma eyleminde gözaltına alınan 23 kişiden 19 kişi hakkında “halkı askerlikten soğutma” iddiasıyla dava açıldı ve bu davanın ilk duruşması 15 Şubat Pazartesi günü görülecek. İstanbulda yapılan ve anarşistlerin, antimilitaristlerin, sosyalistlerin ve savaş karşıtlarının katılımıyla gerçekleştirilen eylemde “HALKI ASKERLİKTEN SOĞUTMAK SUÇ DEĞİLDİR” pankartı açıldı.
Yürüyüş sırasında duvara “BÜTÜN ORDULAR KATİLDİR” yazan Özkan Kuru polis tarafından karakola götürülek para cezası kesildi. Buna tepki olarak Galatasaray Meydanında yapılması planlanan basın açıklaması Taksim Pols Merkezi’nin önünde yapıldı.
Eylemde Barış İçin Vicdani Ret Platformu ve Antimilitarist Tutsak Volkan Sevinç’le Dayanışma İnisiyatifi adına birer bildiri okundu.
Okunan bildirilerin tam metni aşağıdadır.
“Savaşlar; egemenlerin silahlarıyla ve ordularıyla yaşamlarımıza yönelik acımasızca yürüttükleri baskı, inkar ve imha politikalarının bir sonucudur. Ordu ve askerlik ise egemenlerin çıkar çatışmalarının bir aracıyken bizler için ölmek ve öldürmenin zorunluluğudur; ta ki vicdanlarımızın sesine kulak verip reddetmedikçe.
Bu topraklarda yaşayan halklara yönelik acımasızca yürütülen savaşa karşı, silahların susması ve onurlu bir barışın gerçekleşmesi için bu savaşın bir parçası olmayı reddetmemiz gereken bir noktada duruyoruz. Silahlı bu savaşta yer almayan ve dışarıdan söylemlerle müdahalden öteye geçemeyen bizler artık aktif bir eylemle karşı karşıyayız. Militer devlet yapısına karşı savaş karşıtı bir muhalefetin oluşabilmesi için bugünden ön gördüğümüz gereklilik toplumsal bir “vicdani ret” hareketidir.
Zorunlu askerliğin sürdüğü bu coğrafyada yaşayan her kesim 26 yıldır yürütülmekte olan bu savaşın istesin Ya da istemesin bir paçası olmak durumunda kalmıştır. 20 yaşına gelmiş, hangi etnisiteden olursa olsun T.C. Vatandaşı her erkek TSK tarafından bu savaşa çağırılmakta ve savaşmaya zorlanmaktadır. Onaylamadığı bir savaşta yer almayı ve TSK’nın emriyle öldürmeye zorlanmayı reddedenler ise askeri cezaevlerinde sistematik işkencelere maruz kalmaktalar. Halen Eskişehir askeri cezaevinde tutuklu bulunan vicdani retçi Enver Aydemir’de diğer vicdani retçiler gibi benzer süreçlerden geçmektedir. Askeri cezaevinde taraflı mahkemelerce yargılanmakta, işkence görmekte, yıldırılmakta ve serbest bırakıldığı gün ise “sivil ölüm” denilen aynı kısır döngünün içine atılmayı beklemektedir.
Bugüne kadar toplumsallaşamamış vicdani retçilere yönelik sürdürülen yıldırma politikaları artık değişmek zorundadır. Çünkü savaşların bir parçası olmayı reddedenlerin sayısı ve tepkisi her geçen gün artmaktadır.
Tepkilerin artmakta olduğu bu günlerde TCK’nin 318′inci maddesiyle yeni bir yıldırma politikasının keşfine çıkan yargı sistemi ise baskılarını sürdürmektedir. Son olarak 6 Ocak’ta Ankara’da Enver Aydemir’in askeri cezaevinde gördüğü işkenceyi protesto etmek için yapılan basın açıklamasında gözaltına alnan arkadaşlarımızı da 318′den yargılamaktadır. Ve yine bu basın açıklamasından dolayı tutuklanan Anarşist anti militarist Volkan Sevinç’in ise tutukluğu halen sürmektedir.
15 Şubat’ta ilk duruşmaları gerçekleşecek olan Volkan’ın ve diğer arkadaşlarımızın akıbeti ne olacak merak ediyoruz? Ve yine merak ediyoruz; devletin imha politikalarında katledilen kürt halkının akıbeti ve onurlu bir barışın zorunlu bir ihtiyaç olarak hissedildiği bu günlerde “barış” için konuşmak yerine aktif bir tavrı nasıl ortaya koyabiliriz?
Bizler barış için vicdani ret platformu olarak; bu savaşa bir son vermek için daha aktif bir adımın atılması gerektiğini düşünüyor, kadın ve erkek tüm gençleri vicdani reddini açıklamaya, savaşın unsuru olmamaya ve zorunlu askerlik sistemine hayır demeye çağırıyoruz.
Platformun yakın zamanda hedefledikleri ise 15 Mayıs Dünya Vicdani Retçiler Günü’nde, kitlesel (çok sayıda) vicdani ret açıklamasının yapılacağı bir etkinliği gerçekleştirmek,üniversitelerdeki ve mahallelerdeki gençlikle buluşup toplantılar ve söyleşiler düzenleyerek bu meseleyi duyurarak halkların nezdinde tartışmaya açmaktır.”
Barış İçin Vicdani Ret Platformu
“Militarizm ve ordu, sosyal yapıyı hizaya sokmak, devletin son özgürlük arzusunu yok etmek amacıyla kurduğu bir şiddet aygıtıdır ve şiddetin yönetenler tarafından tekelde toplanarak, kişinin ve toplumun devlete karşı savunmasızlaştırılmasını hedefler. Bu coğrafyada militarizmin üzerine zırh gibi giydiği “Halkı Askerlikten Soğutma” gibi yasalarla varlığını korumaya çalışmakta ve tüm sorguları bertaraf etmek istemektedir. Orduya yönelik her hangi bir sorgu veya eleştiri karşısında 1926′dan bu yana yüzbinlerce insan işkencelerden geçirilerek, hapse atılmıştır. Savaşmayı, öldürmeyi, emir-alıp vermeyi ve itaati reddedenler bugün muazzam bir cinayet aygıtının baskısıyla karşı karşıyadır.
Devlet, 6 Ocak günü Ankara’da tutuklu Vicdani Retci Enver Aydemir’le dayanışmak için basın açıklaması yaparken polis tarafından gözaltına alınan 19 anti-militarist arkadaşımız ve halen tutuklu bulunan Enver ve Volkan için de aynı kaderi çizmeye çalışmaktadır. Enver Aydemir vicdani red kararından geri adım atmadığından tutuklu bulunurken, Volkan ise halkı askerlikten soğutma, kanunsuz gösteriye katılmak ve yönetme, suçu ve suçluyu övmek gibi zorlama suçlamalarla halen keyfi olarak cezaevinde tutulmaktadır. Bir anarşisti “yönetmekle” suçlamak sadece bir suçlama değil hakaret olsa gerek. Gözaltına alınan 19 anti-militarist arkadaşımıza da yine “halkı askerlikten soğutma” yasası kapsamında dava açılmıştır.
Militarizm ve devlet terörü, yaşamın her alanına sızmış durumda. Vicdani retciler ve anti-militaristler bu zincirin sadece bir halkasını oluşturmakta. Polise taş attıkları ve örgüt üyesi oldukları iddiasıyla 5 ila 16 yaş arası binlerce çocuk şu an Türkiye hapishanelerinde tutulmaktadır. Daha geçtiğimiz aylarda kürt illerinde Terörle Mücadele Kanunu kapsamında polise taş attığı gerekçesiyle 7,5 ila 10ar yıl hapse mahkum edilen onlarca Berivan’ı unutturmayacağız. Polisin açtığı ateş sonucu katledilen Baran Tursun’ları, Aydın Erdem’leri, Emrah Gezer’leri unutturmayacağız. Şüpheli asker ölümlerini, Ceylan Önkol’ları unutturmayacağız. Polis işkencesinden geçen Güney’i, askeri cezaevlerinde Mehmet Bal’ın, Mehmet Tarhan’ın, Enver’i unutturmayacağız. Ankara’da kışın ortasında direnişlerinin ilk günlerinde müdahale edilerek havuzlara atılan ve önümüzdeki günlerde polis terörüne maruz kalacağından şüphe etmediğimiz TEKEL işçilerini unutturmayacağız.
Bugün burada devletin bu sindirme yasalarına karşı sessiz kalmayacağımızı, bu topraklarda anti-militaristlerin ve vicdani retcilerin yaşadığı devlet terörünü uluslararası düzeyde bilince taşıyarak teşhir edeceğimizi belirtmek istiyoruz. Savaşsız bir dünya isteyen insanlara karşı bir silah olarak kullanılan “Halkı Askerlikten Soğutma” yasası bu gibi insanlık dışı yasaların kaldırılması ve tutuklu bulunan vicdani retci Enver Aydemir’in ve anti-militarist/anarşist Volkan Sevinç’in derhal serbest bırakılmasını istiyoruz.
Halkı Askerlikten Soğutmak suç değil, savaşın insan kaynaklarını kurutmak adına barışa ve özgürlüğe bir katkıdır.”
ANTİ-MİLİTARİST TUTSAK VOLKAN SEVİNÇLE DAYANIŞMA İNİSİYATİFİ
5 Şubat 2010 Cuma
Volkan Sevinç'le dayanışmak ve "Halkı Askerlikten Soğutmak" için tüm dünyada sokaklardayız! ÇAĞRIMIZDIR;
13 Şubat'ta anti-militarist anarşist tutsak Volkan Sevinç'le dayanışmak ve "Halkı Askerlikten Soğutmak" için tüm dünyada sokaklardayız!
6 Ocak’ta Ankara'da, tutuklu Vicdani Retci Enver Aydemir'in serbest bırakılması için yapılan basın açıklamasında polisin müdahalesinin ardından 23 kişi gözaltına alındı. Aralarından sadece biri tutuklandı. 40 gündür hücrede tutuklu bulunan arkadaşımız anarşist Volkan Sevinç'in tutukluluk halinin devam etmesini ve gözaltına alınan 19 kişinin "Halkı askerlikten soğutmak" suçuyla 1-10 yıl arası ağır cezalarla yargılanmalarını protesto etmek amacıyla, savaşmayı ölmeyi öldürmeyi reddedenler olarak "Halkı Askerlikten Soğutmak" amacıyla Ankara ve İstanbul'da bir yürüyüş gerçekleştireceğiz.
Savaştan yana olmayan, barış isteyen tüm vicdanları anti-militarist, anarşist tutsak Volkan Sevinç'le dayanışaya ve "Halkı askerlikten soğutmaya" çağırıyoruz.
ANTİ-MİLİTARİST TUTSAK VOLKAN SEVİNÇLE DAYANIŞMA İNİSİYATİFİ
TARİH: 13 Şubat 2010 - CUMARTESİ
YER: Taksim tramvay durağı
SAAT: 13:30
(Bu eylem yapılan küresel dayanışma çağrısıyla aynı gün ve saatte tüm dünyada örgütlenmektedir)
NOT: İstanbul'da yapılacak olan yürüyüşe katılacak olan gruplar “HALKI ASKERLİKTEN SOĞUTUYORUZ” pankartı arkasında bayrak, flama ve dövizlerini taşıyabilirler.
27 Ocak 2010 Çarşamba
Anti-Ödip Ulus Baker



GILLES DELEUZE & F. GUATTARI
L’ANTI-OEDIPE, CAPITALISME
ET SCHIZOPHRÉNIE
MINUIT, PARİS, 1972
Gilles Deleuze ile Félix Guattari’nin birlikte kaleme aldıkları eserlerin içkin süreklilikleri, son eserleri Qu’est-ce que la philosophie’de (Felsefe Nedir? - YKY) bazı sırlarını açığa vurmuştu: Buna göre, felsefe (kendi giriştikleri iş) “kavramlar”, bilim “işlevler”, sanat ise “algılanımlar ve duygulanımlar” üretimiydi. Buradaki “üretim” sözcüğünü çekip aldığımızda, geriye yönelik olarak, onların “psikanaliz kültürü”ne yönelttikleri yoğun ve çarpıcı eleştirilerinin (özellikle Kapitalizm ve Şizofreni’nin gövdesini ikiye bölen L’Anti-Oedipe ile Mille Plateaux’dan bahsediyoruz) temellendirilmesi ve anlaşılması kolaylaşacaktır.
L’Anti-Oedipe “üretim”i ana eksene koyarak başlamıştı. “Arzulu üretim” (production désirante) neden bir şizofrenin “gezintisi”nde, bir çocuğun mezarlığın önünden geçerken korkudan ıslık çalışında, ya da dilin cismanî varlıklar üzerinde ürettiği, psikanalizin “fantazma” diyerek bir kenara, yüzeye terkettiği dönüşümlerde bulunmasın? Üretimden bahsedince herkesin aklına gelen “aletedevat” neden zorunlu bir sıçrayışla “arzu duyan makinalar” üzerine düşünmeye sevketmesin? Deleuze’ün eserinin ciddiye aldığı Stoacılığın bize öğrettiği gibi, “ölümün bir ciddiye alınışı”, daha da önemlisi “ölümün üretilmesi gerektiği” bile düşünülemez mi? İşte psikanalize yönelik eleştirinin temellendiği yer ile hemen karşılaşıyoruz: Psikanaliz ve onu taşıyan kültür, “üretim”e karşıdır. Taşıdığı eski bir Platonculuk damgası, bu kültürü (kuramsal pratiğinde olduğu kadar, tedavi yöntem ve amaçlarında da) bir “anti-üretim” tarzı olmaya götürmüştür: Arzuyu, isteği, “üretim” ekseninde değil, “elde etme” ekseninde görmek. Psikanalizin “psikozlar” dünyasıyla bir türlü baş edememesi, yazarların vurguladığı gibi, özellikle şizofreniyi anlamaması kolayca kavranıyor böylece. Freud için şizofren bir fantezistti; aktarıma (transfer) karşı direniyor, hayalinin dünyasında yaşadığından tedaviye cevap vermiyordu.
Mille Plateaux’da artık terkedecekleri “arzulu makinalar” teması Anti-Oidipus’un başlangıç eksenini bir giriş önerisi haline getiriyor: Önerdiği, Melanie Klein’ı epeyce uğraştıran şu “kısmî nesneler” (ana memesi vb.) orada artık birbirlerine ve... ve... bağlaçlarıyla bağlanan özgün bir “makina” düzeninin unsurları haline getiriliyorlar. Clerambault’nun psikiyatrik icraatını Freudçulara üstün kılan şey (onun psikozları daha iyi “anlaması”), “hastalığın”, yani “delirmenin” (delirium) bir öz olmaktan çıkarılarak ikincil olan önemine kavuşturulması, “hastalığın ürettiği” varsayılan bütün kısmî semptomların ise “gerçeklik” düzleminin ta kendisi haline getirilerek öncellik kazanmasıydı. Anlaşılıyor ki psikanaliz “üretim”i tersinden kavramıştı: Üründen önce, bizzat üretimin kendisinin de üretilmesi gerektiğini farkedememişti.
Peki, üretim nerede üretiliyor? Yazarlar, Mille Plateaux’da şu “imkânsız makina”nın yerine koyacakları, Artaud’nun “organizmaya karşı açtığı savaş” sırasında beliren bir mefhumu tam da o noktada çağırıyorlar: Organsız Beden... Belki de ancak bu mefhum sayesinde, sınaî üretimle doğanın üretimi arasında oluşturduğumuz “karşıtlığı” yıkabileceğiz. Onunla, insanı doğa ile yüzyüze, sanki bir özne-nesne, neden-sonuç ilişkisinin tarafı olarak ele almak zorunluluğundan kurtulabileceğiz. Esas olarak bir süreç olan şeyi bir amaç haline getirmekten vazgeçerek, üretimin ürünle özdeşleştiği bir düzlemden bahsedebileceğiz.
Bütün bu ters-çevirme girişiminin nedenini, psikanalizin ısrarla sürdürdüğü bir yanlış anlamanın tarihçesinden çıkarabiliriz: Bu, isteğin, Deleuze’ün iyi incelediği Spinoza’ya göre, “insanın özünden başka bir şey olmayan” arzunun “eksiklikle” damgalanıp mühürlenişinin tarihidir. Oysa, “organsız beden, üretken olmayan, tüketilemez organsız beden bütün arzu üretimi süreci için bir kayıt yüzeyi olarak hizmet eder.” (s. 17) Böylece, “her zaman düzenlenmiş ve yönlendirilmiş olan” arzunun hiç de bir eksiklikle tanımlanmış olmadığını, bütün “yan ürünlerini” de kapsayan, olumlayıcı ve üretken faaliyetin ta kendisi olduğunu söyleyebiliyoruz. Arzuyla ilişki içine sokulan bilinçdışı, böylece bir aile romansının, Ödipal üçlünün oynandığı Freudçu “tiyatro” modelinden kurtarılarak, bir “üretim modeli”ne, bir “fabrika” mekânına kavuşturulacaktır. Şizofren, böylece, Freud’un onda gördüğü apatik, duyarsız, duygulanımları küntleşmiş yaratık değil, temsilin elinden kaçarak, “amaçlar” tarafından tanımlanmamış bir üretimin peşinde olan kişidir.
Organsız Beden bir “üretim malzemesi” ya da hammadde gibi değil, bizzat üretilmesi gereken yeğinlik yüzeyi olarak düşünülmelidir. Çünkü bir süreç (delirme, hastalık, mutluluk, öfori, halüsinasyon, hissetme, görme vs.) “önceden” hazır bulunan aşkın bir başlangıç noktasından yola çıkmadığı gibi, onu kendine “çekebilecek” bir “sonra”ya doğru da yönlenmez (ss. 22-3). Öyleyse, Organsız Beden’den başlayan süreç hem onun üretimidir –kayıtların, dağıtımların ve mübadelenin örgütlenişi, üretimin üretilişi, ve tüketimin üretilişi– hem de “arzulu üretim”in önkoşuludur. Yine bir terimi çekip alalım: Tüketimin de üretilmesi gerekiyor. Ama tüketim, Bataille’ın gösterdiği gibi, kederin, sıkıntının, voluptas’ın, ısrafın, hüznün, hüsranların üretimi değil midir aynı zamanda? Onu kolay kolay “amaçlar” ve benzeri teleolojik düzenekler aracılığıyla tanımlayamayız. Böylece libidonun üretme enerjisinin kısmen bir “kaydetme” enerjisine, kısmen de tüketim enerjisine dönüştüğü söylenecektir (s. 23). Ta baştan varsaymak zorunda olmadığımız “özne” işte tam da o noktada üretilecek, devreye girmeye çağrılacaktır. Ama engeller henüz bitmemiştir ve psikanalizle iç içe geçmiş, onun kültürüyle, dolayısıyla “aileciliğiyle” kenetlenmiş bir sahte, fiktif “özne” karşımıza getirilecektir: Oidipus...
Oidipus, bir tasnif işlevidir, tasnifin bir metaforudur ama aynı zamanda “yasa” nın konuluşudur. Artık “Ben başkasıdır” denilemeyecek noktayı koyarak bir ayrılıkçı sentezi yürürlüğe sokacaktır. Üçleme sanki ta baştan geçerliymişçesine davranılır –anne, baba, çocuk... Kendini hem “çözülmesi beklenen” bir karmaşa, bir bunalım, hem de aile modelinin kurucu bileşeni olarak dayatır. Psikanaliz, inceleme nesneleri de dahil olmak üzere, “sorunun kendisini” aileye hapsetmekte kararlıdır.
Oidipus emperyalist ve kolonizasyoncudur. Afrikalı’yı Ödipleştirirken Ödip’i evrenselleştirir. İster etnolojik işlevselciliğin, isterse yapısalcılığın Oidipus’u olsun, onun bir tür “değişmez” değişken olarak sunulabilmesi mümkündür: Aslında çocuktaki Oidipus-öncesi, psikozludaki Oidipus-dışı, başka toplumlardaki Oidipus-ötesi görüngülerin tümü, psikanalizin hastalıklarından biri olan yorumlamanın gücüyle kuşatılarak hizaya getirilirler. Bu hizanın bir çocuğun Oidipus’a doğru yönlendirilişinde nasıl işlediğine baktığımızda ilk göreceğimiz şey, şu basit “senin arzuların nelerdir?” sorusunun sorulması yerine, her şeyin “ana-baba” cevaplarını almaya yönelik kılındığıdır. Arzunun hedefi olduğu kabul edilen Oidipus ve onun çözümü, cevabı beklenmeyen bir soru olarak çıkarılır karşımıza. Psikanaliz böylece bir “aile romansı” havasından yola çıkar. Oidipus tiyatrosunda gösteriye başlar. Tavır, “demek ki buymuş” tavrıdır: Demek ki ben annemle evlenip babamı öldürmek istiyormuşum... Psikanaliz hangi hakla bunu öznenin arzuları ya da içgüdüleri diye değerlendirmektedir acaba?
Sorun emperyalist Oidipus’un “gerçek” olup olmadığı değildir. Ailenin uygulamacı şiddetiyle o “yeterince bir gerçekliğe”, “birazcık gerçeğe” kavuşturulmuştur zaten. Böylelikle arzulu üretimi ezerek onu paranoid bir şifreleme makinasına bağlar... Şizofren ile uğraşırken aldığı ödül ise onu bir çifte-bağlanmanın kurbanı haline getirmesidir: Artaud hem baba, hem oğul, hem de anne olmak isterken, Yargıç Schreber Üst-Tanrı’ya bu hazzı tattırmanın bir görev olduğuna inanması karşılığında, şimdiye dek katlanmak zorunda kaldığı onca acının ve ızdırabın bedeli olarak bazı küçük, beşerî hazlardan kendini yoksun bırakmak istemezken bu çifte bağlanmanın cenderesinden kurtulmak istedikleri besbelli değil midir? Çifte bağlanma bize ‘ya... ya da...’yı getiriyor. Onun pek özel bir biçimi olarak kâh... kâh da, çifte bağlanmanın daha uğursuz ve belirsizliklerle dolu tavrını yansıtıyor.
Freud, onca aleyhte kanıtı hesaba katabilecek durumda olmasına karşın, tüm bir rüyalar, efsaneler, olaylar, gizli istekler edebiyatını mobilize ederek, gariptir, eninde sonunda belki Yunanlılar’ın inanmadığı Oidipus efsanesine “kendisi inanıyor”. Lacan ise, Oidipus’u “yapısal düzleme” taşıyarak işin içinden çıkılabileceğini sanmak hatasına düşüyor: Onda artık bir “inanç” sorusu değil, bir “yapı” daha doğrusu, Hayali (imgesel) ile Simgesel (le symbolique) arasında ki hudut sorusu söz konusudur. Bu hudut aracılığıyla Simgesel’in içine taşınan bir “yapı”, yani Dil, ama onun üzerine kenetlenmiş bir Yasa, Babanın-Adı ortaya çıkarılıyor.
Freud’un “cinselliğe aşırı önem verdiği” gibisinden bir tür eleştiri epeydir yapılıyor. Aslında Freud daha çok bu keşfinden dolayı kendini affettirmeye çalışıyor gibidir: Merak etmeyin, cinsellik aileden dışarı çıkmayacak! (s. 322) Bütün Oidipus’un küçük, kirli bir aile sırrının inanılmaz bir yüceltimi olduğu anlaşılıyor. Ondan bize kalan ne bir “aşk hikâyesi”, ne de bir trajedidir. Aile iki anlamda belirir: Çocuğun içinde bulunduğu, somut olarak yaşadığı bir “çevre” olarak içselleştirilen aile. Suçluluk duygusuyla yüklenmiş olduğu “sorumlu yetişkin” haline getirecek olan bir aile mahkemesi. Paradoks hemen belirginleşiyor: “Hem hastalık, hem de sağlık olarak Oidipus; hem yabancılaşma faktörü, hem de yabancılaşmadan kurtarıcı faktör olarak aile...” (s. 323)
Psikanalizin ilk-gelişim tarihçesi içinde önemini gittikçe yitirmeye başlayan bir model vardı: Çocuğun ayartılması... Anababa tarafından ayartılma teması Freud’un sözlüğünden gittikçe silinip gitmeye yüz tutacaktır. Bunun nedeni kuşkusuz Oidipus davanın “ayartılan bir çocuk” üzerinde değil de, bir suçluluk duyguları karmaşası olarak çocuk üzerinde mümkün olabilmesiydi. Oidipus’un bir “baba düşüncesi” değil de, somut olarak çocuğun yaşadığı bir düşünce kılınmasına ihtiyaç vardı. Oysa, salt Oidipus tragedyasını yeniden okumak bile, Oidipus’un önce Babanın kafasındaki bir düşünce olduğunu gösterecektir: Baba katlinden ve ensestten önce, Oidipus’u dağ başına bırakan Baba’nın ta kendisi değil midir?
Oidipus’un emperyalizmi bu yüzden yalnızca uzak halkları değil, ailenin ve “özel” denilen hayatın en “içten” ve “samimi” görünümlerini kolonize etmenin peşindedir. Psikanalizin nevrozlar ile psikozlar arasında yaptığı ayrım, aile kapatımının iki farklı derecesine tekabül etmektedir: Nevrozlar ana-baba-çocuk üçgeninde çözümlenirken, psikozlar bir üst kuşağa sıçrayarak, büyükbabaları ve büyükanneleri çağıracaktır. Çünkü psikozun “bulaşıcılığı” özneye ilişkin kılınmış bir Baba’nın öte taraftan başka bir Baba’ya ilişkin bir özne kılınmasını gerekli kılıyordu. Bu yüzden, delilik de artık aileye, Oidipus’a endekslenecek, aynen cinsellik gibi, “ailenin dışına çıkmaya” bırakılmayacaktır.
Böylece, psikanalizin mantık hatalarından ilki, Oidipus’un “her zaman ve her yerde” geçerli kılınmasını sağlayacak bir paralojizmi çıkıyor karşımıza: İster nevrotik çekirdeğin, ister psikotik “genişleme”nin olsun, psikanaliz Oidipal üçlemesini inançlı bir şekilde arzuyu bir “yatırım” modeli içinde görmekte ısrarlıdır. Eksikliğin bir ideolojisini kurar ve adına hadımlaştırma der. Eksikliğin yerine konulan her şey, böylece Hayalînin alanına itilir, fantazma adını alır. Fantazma olarak eksikliğin yerine ister Lacan’ın yaptığı gibi küçük bir a harfini yerleştirin, isterseniz Masoch’un ya da Sade’ın “cinsel aşırılıklarını”, ya da Küçük Hans vak’asındaki “bir çocuk dövülüyor”u, “bir at ölüyor”u fantazmalar olarak kabul edin, libidonun enerji akışını sekteye uğratacak bir Oidipus anı, şu dehşetengiz “kader anı” delirtecek yeni varlıkların peşine düşecektir: Anti-psikiyatri bile bu sorunun üstesinden gelememiştir. Çünkü, sözgelimi şizofreninin bir öznenin ya da bireyin “hastalığı” değil, aile mekanizmasının bir hastalığı olduğunu belirlerken, “delirtme” ve “ayartma”nın düzeneklerinin nerelere kadar yaygınlaşabileceğini öngörememektedir. Oysa yalnızca “kişi”ler ya da aile mekanizması değil, “ırklar, kıtalar, kavimler ve halklar” da delirtilirler, ayartılırlar.
Kavramlarını genişleterek Deleuze & Guattari, ilkel, “damgalayıcı” ve toprağın bedeniyle bütünleşmiş “socius”tan Devlet’in “doğuşu”na, kapitalizmin harekete geçirdiği toplumsal-tarihsel düzeneklere erişinceye kadar geniş ve somut bir alanı tartışmalarının odağına getirirler. Dogmatik bir blokaj makinası olarak teokratik, despotik bir düzenek, Devlet ile paranoyayı eşleştirir: Megalomania ve kuşku... Bunlar devletlû özelliklerdir ve onun göstergeler rejimine bağlanırlar. Sermaye-para ise dolu bir bedendir ama üretim, mübadele ve bölüşüm ilişkileri içinde kodları, organizması, düzenekleri bir çözülmeye uğrar: Sanki nominal olarak “eşitçe” dağıtılır bu Organsız Beden, ama akışlarıyla karşılaşmak yönündeki “arzu hareketleri (yani üretim, tüketim, kaydetme) içinde” yer alan toplumsal formasyonlar ondan paylarını kapabilme konusunda farklı ve homojen olmayan kaderleri yaşayacaklardır.
Şizo-analiz böylece, aile kapatımının karşısına, geniş bir “deliliğin” ciddiye alınmasını önererek çıkar: Her delilik, arzunun her yönelimi (her arzunun zaten düzenlenmiş ve yönlendirilmiş olduğunu yeniden hatırlayalım) toplumsal, siyasal ve tarihseldir. Psikanaliz kültürünün onu kapatmak istediği yerde, “kutsal ailede” kendisine “küfredilen”, eksiklikle damgalanarak banalleştirilen ve yolundan saptırılan bilinçdışının onun elinden kurtarılması yalnızca arzunun devrimci güçlerine yeniden kavuşturulması sayesinde gerçekleşebilir (s. 384). Bu görevin başarısı elbette L’Anti-Oedipe’i yetmişli yılların “kült kitapları”ndan biri haline getirecekti. Ancak daha da önemlisi, şizoanalizin önümüze koyduğu görevin salt bir “anlama” ya da “yorumlama” problemini ve yöntemini değil, arzunun özgürleştirilmesi ve yeniden-yönlendirilmesi diyebileceğimiz daha yetkin ve siyasî bir programa doğru yönlenmeyi amaçlamasıdır. Bu ise, elbette, Capitalisme et schizophrénie’nin ikinci kitabı olarak tasarlanan Mille Plateaux’nun kuşatmayı tasarladığı o geniş alana bağlanacaktır.
(*) Ulus Baker’in Anti-Ödip yazısı internette yayımlanan yazılarının arasında bulunmamaktadır. Bu yazı, Toplum ve Bilim dergisinin 70. sayısının (Güz 1996) “Psikanalizle Bakmak” özel dosyasında kitap tanıtımı (ss. 269 - 273) olarak yayımlanmıştır.
25 Ocak 2010 Pazartesi
Hayvan sömürüsü ve türcülük (Karakök Otonomu)
Güclüler yasar zayiflar ölür düsüncesi insanlik tarihiyle özdes oldugu söylenir. Insan beden gücünün yetmedigi yerde zeka gücünü kullanip, dogayi ve canlilari hükmederek yasamaya devam eder. Dinler ve kurumlar böyle sekillenmistir.
Devletin ders kitaplari hayvanlari iki türe siniflandirip, onlari nasil kullanacagimizi formüle eder. Bir yandan evcil, bir yandan yabani hayvanlar arasinda ayirim yapilir. Oysa ki evcil anlayisi kendimizin cikar amaciyla yarattigi suni bir terimdir.
19 yy’a kadar, insanlar hayvanlarin etinden, sütünden, yumurtasindan, tüyünden ve kemiginden yararlaniyordu ya da savaslarda arac olarak kullaniyordu. 19 yy’in basinda ise endüstrializmin ortaya cikmasiyla, hayvanlarin (ve ayni sekilde insanlarinda) kullanilmasi farkli boyutlara cikti.
Fakat insanlar emeginin karsisinda (adaletsiz de olsa) bir ücret alir, hayvanlarin ise böyle bir sansi yoktur. Insanlarin örgütlenip, isyan ede bilme kosullari varken, hayvanlarin yoktur.
Insanlar her canlinin yaptigi gibi, cevresine uyumsaglayacagina, tam tersine cevresini kendine göre sekillendirir ve gerekirse yok eder. Bu insani siddet’den hayvanlar kadar tüm ekosistemi nasibini almaktadir.
Hayvanlara karsi iliskimiz sadece kullanis üzerine kurulmustur. Hayvanlar insanlar icin bir aractir – eglence icin (örnegin boga güresi, at yarisi, ayi dansi, horoz güresi, hamster gibi “ev hayvani”, vs.), estetik icin (örnegin salyangozlarin anti-aging kremler icin kullanilmasi), tip icin (hayvan deneyleri), hatta cinsel fantaziler icin (zoofili).
Feodal sistemlerdeki dini baskidan, tabulardan ve yasaklardan dolayi, insanlar cinsel isteklerini hayvanlar üzerinde girdermeye baslamislardir. Örnegin kirsal kesimlerde yasayan erkekler eseklerle, köpeklerle, hatta kümes hayvanlariyla cinsel iliskiye girerken, sehirlerde kapitalizmin yarattigi sorunlardan (örnegin insanlarin birbirlerinden isole olmalari) dolayi erkek ve kadinlar evcillestirdikleri hayvanlarla cinsel iliskiye girmektedirler. Güney dogu asya’da ise orangutanlar özel genel evlerde müsterilere satiliyor. Yillarca tecavüz edilen maymunlar, genel evden kurtarilsa bile, ömür boyu travmative ve depresif kaliyor. Kendi türünün sürüsüne artik entegre olamiyorlar ve ömür boyu kaptiklari cinsel hastaliklarinin acisini cekiyorlar (Hepatitis B, Aids, vs.). Cinsel heyecan yaratmak icin kullanilan hayvanlar, ayni sekilde yemekte’de degisik “heyecan”ya da fantaziler yaratmak icin kullanilir. Maymunlarin kafataslari yine Güney Dogu Asya’da canli ve ayik bir sekilde bir aletin icine sikistirilir. Kafa tasinin üst kismi testere ile kesilir ve hayvanin kafasina, beyni püre haline gelene kadar, sopalarla vurulduktan sonra kasiklarla beyni yenir.
Et üretimi hem hayvanlari, hem ücüncü dünya ülkelerini sömürür
Et üretimi icin yüksek derecede dogal kaynaklar harcaniyor. Tarimda, toprak hayvanlara yem üretmek icin kullaniliyor. Bir hayvani semirip, kesilecek hale getirene kadar, senelerce tahil ekip, sulanmasi gerekir. Tek bir kilo inek eti kazanmak icin 8-16 kilo tahila ve 15’000 litre suya ihtiyac vardir (hem hayvanlarin icecek suyu, hem tahilin gelismesi icin gereken su). Tüm dünyadaki tahil biciminin %50’si ve soya biciminin %80’i et prodüksiyonu icin kullaniliyor. Bu günun dünyasinda insandan daha fazla ve yalnizca et üretimi icin yetistirilen hayvanlar var. Tabiki bu dogal bir durum degil. Su an bu kadar inegin, tavugun, kuzunun, vs. olmasinin nedeni, bizim onlari et yeme, süt icme ya da yumurta yeme amaciyla suni bir sekilde özel üretip cogaltma amaciyla fabrikasyonlasmadir. Dünyanin en önemli et export ülkeleri arasina giren Brezilya ve Arjantinde inek eti üretimi icin, her sene hektarlarca yagmur ormani kesiliyor ve böylece tarim topragi yaratiliyor. Tüm dünyadaki tarim topragini, et üretimi icin degil de, direk tahil üretimi icin kullansak, 8 mislisi gida üretebiliriz. Et üretimi ise hem hayvanlari sömürür, hemde ücüncü dünyadaki milyonlarca gidasizliktan ve susuzluktan ölen insanlari – cünkü bunca et üretiminden sadece zengin ülkelerin insanlari faydalanir.
Yumurta üretimi
Kümes hayvani dedikleri tavuklari, sürüler halinde ufacik kafeslere sokup, lamba isiklandirmasiyla suni bir gündüz/gece ritmi yaratilir ve günlerin daha hizli gectigi asilanir.. Bu sekilde yumurta üretimi hem hizlandirilir, hem hava durumuna ya da mevsime bagli olmaktan cikar. Tavuklar daracik kafeslerin icinde strese girer, tüyleri dökülür ve birbirlerini öldürüp yemeye baslarlar. Bunu engellemek icin, bastan gagalari kesilir (asagidaki resim).
Tavuklarin yumurtlama fonksiyonu, üremesi icindir. Biz kendi cikarimiz icin, hayvanin dogasini kaldiririz ve alt üst ederiz. Dogada, tavuk günde en fazla bir yumurta üretir. Fakat bunu sadece bir kac gün üst üste yapar, ta ki yuvasi dolana kadar, yani asagi yukari 10-12 yumurta bir araya gelene kadar. Yeterince yumurta bir araya geldigi an, kuluckaya oturur. Insanlar ise, bu sayi gerceklesmeden yumurtalari hemen aldigi icin, hayvan telasla tekrar ve tekrar yumurtlamaya devam eder. Özgür bir tavuk senede kendiliginden 20 yumurta üretir, fakat “evcil”( fabrikasyon) tavuk üstteki nedenlerden dolayi senede 300 yumurta üretir. Bünyesi abartili yumurta üretiminden tahrip olur. Yemden aldigi kalsiyum bunca yumurta icin yeterli degildir, ve bünyesi gerekli kalsiyumu hayvanin kemiklerinden alir. Bundan dolayi kemik erimesi, kirilmasi ve bir yigin baska hastaliklar cok yaygindir. Normalinde 8 yasina gelebilen tavuk bu sekilde 1-2 sene sonra ölür. Yumurta üretim fabrikalarinda civciv üretimi de önemli bir sektördür. Disi civcivler büyütülüp, yumurta ya da et üretimi icin kullanilir; erkek civcivlerin beslenmesi ise daha fazla yem gerektirir ve daha az et kazandirir, bundan dolayi yumurtadan ciktiktan sonra disiler ve erkekler ayirilir (“sexing”) ve erkek civcivler ya gazlanir ya da canli bir sekilde topluca ögütücü makinalara atilir. Ögütüldükten sonra direk disi tavuklarina yem olarak verilir.
Süt üretimi
Memeli hayvanlarin süt üretmesi icin (tipki insan gibi) gebe olup dogurmasi gerekir. Bu kosul insanlar tarafindan kendi cikarlari icin suni bir sekilde yaratilir. Inekler zorla gebe birakilir ki, bünyesi süt üretsin. Dogumdan sonra, süt hakkina aslinda sahip olan yavru, anneden ayirilir ve süt insanlar icin alinir. Yavru ise disiyse, büyütülüp, o da ayni sekilde süt makinasi olarak kullanilir, erkekse mezbahlarda kesilir. Kesilecek buzagilar özel kan azaltici ilaclar vererek, anemik hale getirilir ve böylece etlerinin suni bir sekilde acik renkte olmasi saglanir. Acik renk tüketicide etin daha taze oldugu hissini yaratmaktadir.
Inek abartili derecede sagildigi icin, süt bezeleri iltihaplanir ve agri yaratir. Bu yöntem bir cok hastaliga yol acar, örnegin mastit (meme iltihabi) ve kan hastaliklarina. Hayvan ise hastalandigi ya da süt veremedigi an, varlik hakkini insan gözünde kaybeder ve kesilir. Inegin dogal yasam beklentisi 25 senedir, fakat süt inegi 5-7 yas arasinda ölür. Insan icin, hayvanlar sadece onlardan faydalandigimiz müddetce degerlidir. Canli degil, kullandigimiz bir maldir. Mal bozuldugu an, cöpe atilir ya da farkli bir sekilde kullanilir (örnegin etini yiyerek). Gercektende bir cok ülkenin yasalarinda, hayvanlar mal olarak gecer. Komsunuzun kedisini pencereden atsaniz, hukukta mal tahribati olarak gecer.
(resimler: memeleri enfeksiyon ve abse (mastit) olmus süt inekleri)
“Foie gras” vahseti
Kazlarin karacigeri bazi bölgelerde lüks ve lezzetli bir yiyecek olarak gecer. Bir ihtiyac yaratildiktan sonra, kapitalizm bir ürünün prodüksiyonunu mümkün oldukca hizlandirmak ve cogaltmak ister. Bundan dolayi „foie gras“ üretimini de fabrikasyon haline getirmistir. Kazlarin kafalari özel makinalarda demir arasi sikistiriliyor ve bogazlarina 50 santim uzunlugunda borular sokuluyor. Günde 5 kere 1 kilogram misir püresi borudan zorla direk migdelerine indiriliyor. Hayvanin organizmasina göre, 1 kilo misir püresi, insanla karsilastirdigimizda, bir insana zorla 24-30 kilo arasinda makarna yedirilmesi ile esittir – vede 5 saniye icerisinde günde 5 kere. Bu sekilde normalinde 120 gram agirliginda olan kara cigeri, az bir sürecte 1,2 kilograma ulasabilir. Kazlar cogu zaman bu kiloya ulasmadan migdeleri patlar, yemek borusu yirtilir, gagalari kirilir, bogazinin icinde kistler ürer, dalaklari ve böbrekleri hastalanir. Bakicilar ise hayvanin ölecegini yere yatmasindan anlar ve böylecesine ölmeden az önce kesip, karacigerini cikartir. Ölmeyenler ise kesme zamanlari geldiginde, metal askilara asilip, elektrik havuzuna“ sokularak öldürülür. Insanlarin yedigi karaciger ise yaglanmis ve hasta bir karacigerdir. Bu yöntem günümüzde en cok Fransa, Maceristan ve Bulgaryada uygulaniyor. Bu sekilde her sene 121 ton „foie gras“ üretiliyor.
Tip egitiminde hayvan deneylerine alistirma stratejisi
Novartis ülkesi Isvicrenin tip egitiminde ögrenciler daha ilk senede hayvan deneylerine alistiriliyor. Derste tavuk yumurtalari kirilip, embriyonlari mikroskop altinda inceleniyor. Kirik yumurtadan cikartilan embriyonlarin kalb atisi yavas yavas azaliyor, ta ki tamamen stop edene kadar. Amac, embriyonik yapiyi incelemek olsa, tüm sinif rahatlikla tek bir embriyonu inceleyebilir. Fakat her ögrencinin kendine ait bir embriyonu öldürmesi, alistirma yönteminin disinda birsey degildir. Derste ögrencilere yesil floresan fareler sunuluyor (farelere bir denizanasi cinsinin floresan geni entegre edilmistir) ve hocalar tarafindan sevimli ya da eylenceli olarak gösteriliyor. Felc insanlara tedavi bulmak icin, hayvanlar üzerine arastirmalar ve deneyler yapilir. Bu amacla, hayvanlar bilincli bir sekilde insan tarafindan felc ediliyor. Depresyona karsi ilac üretmek icin, hayvanlar kimyasal bir sekilde depresif hale getiriliyor. Dermatolojide yanik yaralarina tedavi üretmek icin, kazayla yaralanan bir insanla ayni kosullar altinda bilincli bir sekilde hayvanlar yaralaniyor: örnegin domuzlar canli ve ayik bir sekilde kaynak aleti ile yakiliyor.
Insan-Doga paradoksonu
Biz insanlari hayvanlara ve dogaya tezatli( celiskili) bir iliski baglar: bir yandan onlara bagimliyizdir, bir yandanda onlari yok ederiz.
Endüstri ülkelerinde bu iki yüzlü iliski bir fenomene yol acar. Normalinde et yiyen insanlar, ölü bir hayvan ya da mezbaha ici gördükleri zaman igrenirler. Kan ve ölü et görüntüsü onlarda tiksinti yaratir, fakat paradoks bir sekilde tipatip aynisini hic rahatsiz olmadan yerler. Tabaklarinin icindeki yemegin bir canli olmasini bir yana iterler ve sanki mezbahada tiksindikleri tabaklarinda degildir. Canli bu sekilden ölümle ( katledilerek) bir ürün haline gelir ve süpermarketlerde hazir paketlenmis, canliligini andirmayacak- hatirlanilmayacak bir sekilde tüketiciye sunulur.
Ayni sekilde bir cok insan kendisinin kesinlikle bir hayvani öldüremeyecegini söyler, fakat cok rahat öldürülmüs bir hayvani yer. Bu acidan aslinda bir canlinin öldürülmesine karsi degildir; sadece kendisi onu öldürmek istemez. Belkide bir canlinin gözüne bakarak, onun yasamini alirken, karsilasacagi vicdandan korkuyordur. Bundan dolayi amac icin gereken „pis isi“ baskasina yaptirir ve isin hazir ürününden faydalanir. Tipki kapitalistlerin isi baskalarina yükleyip, isden cikan kardan kendisinin faydalanmasi gibi. Hayvanlara bagimliligimiz, onlari sömürme, kullanma ve tüketme seklimiz kapitalizmin özellikleriyle aynidir. Türcülük, irkcilik, homofobi gibi yapilar hep ayni bazdan olusur: bir canlinin diger bir canlidan üstün görülmesinden ve bu üstünlügünün diger canliyi diskrimine etme hakkini getirdigi düsüncesinden. Kapitalizm nasil isciye, ögrenciye, vs. bagimliysa, biz insanlarda hayvanlara o kadar bagimliyiz. Kurdugumuz sistemde onlara ihtiyacimiz vardir, cünkü sömürüyü yasantimizin her gözeneginde baz aliyoruz: hayvanlari beslenmek icin, yanlizliga ya da can sikintisina karsi (dost olarak tutulan ev hayvanlari), ücretsiz isci olarak, kiyafet üreticisi olarak (deri, yün, ipek, vs.), eylence faktörü olarak (sirk, hayvanat bahcesi, vs.) kullaniyoruz.
Bunun ötesinde, hayvanlar „sevimlik faktörüne“ göre ayirilir. Sadece insanlara sevimli ya da güzel gözüken hayvanlarin yasami degerli görülür. Örnegin tavuk yenir, fakat kus yenmez – ya da inek yenir, fakat kedi yenmez. Hatta zaman zaman, medya ya da toplum, bazi halklari „sevimli“ hayvanlari yemesinden dolayi yargilar. Cin’de köpek ve kedi yenmesi skandal haline getirilmistir ve bir cok kez „asagilik“ olarak suclanilmistir. Ancak, bir varligin degeri sevimlilik ya da güzellik faktörüne göre belirlenemez. Bu mantik tekrar insan toplumunda bulunan bir sömürü mekanizmasi ile esittir. „Lookism“ dedigimiz yapi (bir insani dis görüntüsünden dolayi diskrimine etmek) örnegin is basvurularinda güzellik anlayisina uygun insanlarin tercih edilmesine yol acar, kapitalist toplumdaki rekabeti dahada körükler, kadinlarin degeri güzelliklerine göre belirlenmesini getirir ve iste et yeme konusunda tekrar ortaya cikar. Bir köpegin yasam hakki varsa, ayni sekilde bir ineginde yasam hakki vardir. Bize bir köpegin yenmesi tuhaf gelebilir, fakat hintli bir insana göre, tam tersine inek yememiz anormal gelebilir. Bu sekilde düsünmemizin hic bir mantikli aciklamasi yoktur, sadece subjektif duygular, deger yargilar, kültürel ve dini sartlanmalar üzerine kurulmustur. Etobur hayvanlarin yenmedigi de dogru degildir, cünkü örnegin baliklar, tavuklar, kus cinsleri ve domuzlar et yer. Orta cagida Avrupa’da örnegin ayi ya da kurt eti’de yenirdi. Bugünümüzde etobur hayvanlarin yenmemesi, üretimi daha pahali olmasindan kaynaklanir. 100 misli fazla toprak gerektirir, cünkü otoburlari beslemek icin bile bol tarim alanina ihtiyac vardir; etoburu beslemek icin ise, cok fazla otobur hayvana ihtiyac vardir. Simdi böyle diyen olabilir: „Peki, ama köpekler ineklerden daha zeki, dolayisiyla onlar yenilemez“. Bu mantik cok yaygindir, fakat ona bakarsak, zeka orani köpek cesitlerine göre degisiyor. O zaman IQ’su yüksek olanlari yemeyi red edip, IQ’su düsük olanlari yemeyi kabul etmek mi gerekir?
Ayni sekilde bazi insanlar, örnegin beyin özürlüleri, zeka olarak bazi hayvanlardan daha gerideler. O zaman onlari yemek normal mi olur? Evet, son cümlede belki sicramis olabilirsiniz, fakat bu örnegi bilincli bir sekilde kullandik. Insan konusuna gelince bize itici ya da provokatif gelen birsey, hayvan konusuna gelince, bizlere cok dogal geliyor. Madem zeka belirleyiciyse, neden zeka orani düsük olan bir insanin yasama hakki var da, ondan zeki olan bir hayvanin yasama hakki yok? Bu noktada belki düsünülebilir ki „Insan kanibal (yamyam) olmadigindandir“. Yani insan kendi cinsinden bir varligi yemez. Dogru, aynen bir yigin et yiyen, fakat kendi cinsine dokunmayan hayvanlarda vardir. Fakat bizi onlardan ayiran, ve tekrar celiski dolu olan, birsey vardir: evet, biz insan eti yemeyiz, ama (kanibal olmayan diger canlilara benzemeyen bir sekilde) insan öldürebiliriz, yok edebiliriz, hatta iskence edebiliriz. Bir cok balik cesidi ya da peygamber devesi gibi kanibal canlilar isi kendi cinsini yer, fakat sadece karnini doyurmak icin öldürür – ne mülkiyet sahibi olmak icin, ne stok ve satis icin, ne kiskancliktan, ne de öldürme zevkinden. Bu noktada soru acmak istiyoruz: o zaman kim gercek kannibal?
Insan etobur mudur?
Insanin etobur oldugu bile söylenemez. Dogal etoburlar eti cig yerler. Bünyeleri buna müsaittir. Insan bünyesi ise eti cig yemeye müsait olmadigindan, eti pisirir. Etoburlarin bagirsagi vücüdunun asagi yukari 3-4 misli uzunlugundadir, cünkü cürümeye baslayan etin hizli bir sekilde (patojenler üretmeden) vücüttan cikmasi gerekir. Vejetaryen besinlerin sindirimi ise daha uzun sürer ve bundan dolayi otoburlarin ve insanlarin bagirsagi daha uzundur.
Etoburlarin migde asidi kas veya kemik dokusunu eritmek icin otoburlarinkinden daha güclüdür; 10-20 misli daha fazla pepsin ve hidroklorik asite sahiptir. Insan ise eti yemeden önce pisirerek, sindirimin önemli bir kismini exojen gerceklestirir, yani bu sekilde aslinda zekasiyla kendi dogasini kandirir.
Insanlarin tipki otoburlar gibi yirtici disleri degil, cigneme disleri belirgindir. Etoburlarin tükürügü asitlidir, otoburlarin ve insanlarinki ise alkalik. Agizdaki tükürük bezelerinin salgiladigi Pityalin (bir α-amilaz) enzimi karbonhidratlari daha kisa parcalara (oligosakkaritlere) böler ve bu sekilde ön bir sindirim fonksiyonu gerceklestirir. Pityalin bundan dolayi tahil gibi bitkisel yemlerden beslenen canlilar icin tipiktir ve insanlardada bulunur.
Otoburlar (ve biz insanlar) vitamin c’yi distan alirlar (bitkilerden), etoburlar ise kendi vücutlarinda üretebilme gücüne sahiblerdir. Terleme sistemimiz’de otoburlara benzer, cünkü tipki otobur hayvanlar gibi milyonlarca deri gözenekleri üzerinden terleriz, etoburlar ise organizmalarini ter bezeleri sayesinde degil, dilleri üzerinden sogutur – fakat deri gözenekleri yoktur.
Bazi yag asitleri bizim icin temeldir, yani organizmamiz onlari üretemez ve distan (besinle) almak zorundayizdir. Örnegin omega-3 ve omega-6 yag asit ihtiyacini balik yiyerek giderebildigimiz söylenir. Fakat her ikiside bitkisel yaglarda bulundugu icin, genelde hic balik eti yemesek bile, cok rahatikla ihtiyacimizi karsilayabiliriz. omega-6 asitleri bir yigin bitkisel yaglarda’da bulunur (örnegin ay cicek yaginda). Ayni sekilde omega-3 asitleride bitkisel (kolza ya da soya) yaglarda bulunur. Önemli nokta, bu asitlerin balikta bulunmasinin nedeni, baligin onlari üretmesi degildir. Balikta, onlari yedigi yosunlardan ve fitoplanktondan (bitkisel plankton) alir. Yani aslinda bu temel yaglari et’den degil, endirekt bir sekilde yine bitkiden aliriz.
Insanlar kolaylikla ve saglik durumlari zarar görmeden etsiz beslenebilirler, fakat sadece etden beslenemezler. Bazi insanlar doga sartlarindan dolayi sadece etden besleniyorlar, örnegin bazi eskimo halklarin sadece baliktan beslenmesi gibi. Yinede eksiklik belirtileri olmuyor, fakat bunun nedeni tekrar et yemeleri degil, yedikleri hayvanin bitkilerden aldigi ve etinin icinde bulundugu besinlerdir.
Devletin ders kitaplari hayvanlari iki türe siniflandirip, onlari nasil kullanacagimizi formüle eder. Bir yandan evcil, bir yandan yabani hayvanlar arasinda ayirim yapilir. Oysa ki evcil anlayisi kendimizin cikar amaciyla yarattigi suni bir terimdir.
19 yy’a kadar, insanlar hayvanlarin etinden, sütünden, yumurtasindan, tüyünden ve kemiginden yararlaniyordu ya da savaslarda arac olarak kullaniyordu. 19 yy’in basinda ise endüstrializmin ortaya cikmasiyla, hayvanlarin (ve ayni sekilde insanlarinda) kullanilmasi farkli boyutlara cikti.
Fakat insanlar emeginin karsisinda (adaletsiz de olsa) bir ücret alir, hayvanlarin ise böyle bir sansi yoktur. Insanlarin örgütlenip, isyan ede bilme kosullari varken, hayvanlarin yoktur.
Insanlar her canlinin yaptigi gibi, cevresine uyumsaglayacagina, tam tersine cevresini kendine göre sekillendirir ve gerekirse yok eder. Bu insani siddet’den hayvanlar kadar tüm ekosistemi nasibini almaktadir.
Hayvanlara karsi iliskimiz sadece kullanis üzerine kurulmustur. Hayvanlar insanlar icin bir aractir – eglence icin (örnegin boga güresi, at yarisi, ayi dansi, horoz güresi, hamster gibi “ev hayvani”, vs.), estetik icin (örnegin salyangozlarin anti-aging kremler icin kullanilmasi), tip icin (hayvan deneyleri), hatta cinsel fantaziler icin (zoofili).
Feodal sistemlerdeki dini baskidan, tabulardan ve yasaklardan dolayi, insanlar cinsel isteklerini hayvanlar üzerinde girdermeye baslamislardir. Örnegin kirsal kesimlerde yasayan erkekler eseklerle, köpeklerle, hatta kümes hayvanlariyla cinsel iliskiye girerken, sehirlerde kapitalizmin yarattigi sorunlardan (örnegin insanlarin birbirlerinden isole olmalari) dolayi erkek ve kadinlar evcillestirdikleri hayvanlarla cinsel iliskiye girmektedirler. Güney dogu asya’da ise orangutanlar özel genel evlerde müsterilere satiliyor. Yillarca tecavüz edilen maymunlar, genel evden kurtarilsa bile, ömür boyu travmative ve depresif kaliyor. Kendi türünün sürüsüne artik entegre olamiyorlar ve ömür boyu kaptiklari cinsel hastaliklarinin acisini cekiyorlar (Hepatitis B, Aids, vs.). Cinsel heyecan yaratmak icin kullanilan hayvanlar, ayni sekilde yemekte’de degisik “heyecan”ya da fantaziler yaratmak icin kullanilir. Maymunlarin kafataslari yine Güney Dogu Asya’da canli ve ayik bir sekilde bir aletin icine sikistirilir. Kafa tasinin üst kismi testere ile kesilir ve hayvanin kafasina, beyni püre haline gelene kadar, sopalarla vurulduktan sonra kasiklarla beyni yenir.
Et üretimi hem hayvanlari, hem ücüncü dünya ülkelerini sömürür
Et üretimi icin yüksek derecede dogal kaynaklar harcaniyor. Tarimda, toprak hayvanlara yem üretmek icin kullaniliyor. Bir hayvani semirip, kesilecek hale getirene kadar, senelerce tahil ekip, sulanmasi gerekir. Tek bir kilo inek eti kazanmak icin 8-16 kilo tahila ve 15’000 litre suya ihtiyac vardir (hem hayvanlarin icecek suyu, hem tahilin gelismesi icin gereken su). Tüm dünyadaki tahil biciminin %50’si ve soya biciminin %80’i et prodüksiyonu icin kullaniliyor. Bu günun dünyasinda insandan daha fazla ve yalnizca et üretimi icin yetistirilen hayvanlar var. Tabiki bu dogal bir durum degil. Su an bu kadar inegin, tavugun, kuzunun, vs. olmasinin nedeni, bizim onlari et yeme, süt icme ya da yumurta yeme amaciyla suni bir sekilde özel üretip cogaltma amaciyla fabrikasyonlasmadir. Dünyanin en önemli et export ülkeleri arasina giren Brezilya ve Arjantinde inek eti üretimi icin, her sene hektarlarca yagmur ormani kesiliyor ve böylece tarim topragi yaratiliyor. Tüm dünyadaki tarim topragini, et üretimi icin degil de, direk tahil üretimi icin kullansak, 8 mislisi gida üretebiliriz. Et üretimi ise hem hayvanlari sömürür, hemde ücüncü dünyadaki milyonlarca gidasizliktan ve susuzluktan ölen insanlari – cünkü bunca et üretiminden sadece zengin ülkelerin insanlari faydalanir.
Yumurta üretimi
Kümes hayvani dedikleri tavuklari, sürüler halinde ufacik kafeslere sokup, lamba isiklandirmasiyla suni bir gündüz/gece ritmi yaratilir ve günlerin daha hizli gectigi asilanir.. Bu sekilde yumurta üretimi hem hizlandirilir, hem hava durumuna ya da mevsime bagli olmaktan cikar. Tavuklar daracik kafeslerin icinde strese girer, tüyleri dökülür ve birbirlerini öldürüp yemeye baslarlar. Bunu engellemek icin, bastan gagalari kesilir (asagidaki resim).
Tavuklarin yumurtlama fonksiyonu, üremesi icindir. Biz kendi cikarimiz icin, hayvanin dogasini kaldiririz ve alt üst ederiz. Dogada, tavuk günde en fazla bir yumurta üretir. Fakat bunu sadece bir kac gün üst üste yapar, ta ki yuvasi dolana kadar, yani asagi yukari 10-12 yumurta bir araya gelene kadar. Yeterince yumurta bir araya geldigi an, kuluckaya oturur. Insanlar ise, bu sayi gerceklesmeden yumurtalari hemen aldigi icin, hayvan telasla tekrar ve tekrar yumurtlamaya devam eder. Özgür bir tavuk senede kendiliginden 20 yumurta üretir, fakat “evcil”( fabrikasyon) tavuk üstteki nedenlerden dolayi senede 300 yumurta üretir. Bünyesi abartili yumurta üretiminden tahrip olur. Yemden aldigi kalsiyum bunca yumurta icin yeterli degildir, ve bünyesi gerekli kalsiyumu hayvanin kemiklerinden alir. Bundan dolayi kemik erimesi, kirilmasi ve bir yigin baska hastaliklar cok yaygindir. Normalinde 8 yasina gelebilen tavuk bu sekilde 1-2 sene sonra ölür. Yumurta üretim fabrikalarinda civciv üretimi de önemli bir sektördür. Disi civcivler büyütülüp, yumurta ya da et üretimi icin kullanilir; erkek civcivlerin beslenmesi ise daha fazla yem gerektirir ve daha az et kazandirir, bundan dolayi yumurtadan ciktiktan sonra disiler ve erkekler ayirilir (“sexing”) ve erkek civcivler ya gazlanir ya da canli bir sekilde topluca ögütücü makinalara atilir. Ögütüldükten sonra direk disi tavuklarina yem olarak verilir.
Süt üretimi
Memeli hayvanlarin süt üretmesi icin (tipki insan gibi) gebe olup dogurmasi gerekir. Bu kosul insanlar tarafindan kendi cikarlari icin suni bir sekilde yaratilir. Inekler zorla gebe birakilir ki, bünyesi süt üretsin. Dogumdan sonra, süt hakkina aslinda sahip olan yavru, anneden ayirilir ve süt insanlar icin alinir. Yavru ise disiyse, büyütülüp, o da ayni sekilde süt makinasi olarak kullanilir, erkekse mezbahlarda kesilir. Kesilecek buzagilar özel kan azaltici ilaclar vererek, anemik hale getirilir ve böylece etlerinin suni bir sekilde acik renkte olmasi saglanir. Acik renk tüketicide etin daha taze oldugu hissini yaratmaktadir.
Inek abartili derecede sagildigi icin, süt bezeleri iltihaplanir ve agri yaratir. Bu yöntem bir cok hastaliga yol acar, örnegin mastit (meme iltihabi) ve kan hastaliklarina. Hayvan ise hastalandigi ya da süt veremedigi an, varlik hakkini insan gözünde kaybeder ve kesilir. Inegin dogal yasam beklentisi 25 senedir, fakat süt inegi 5-7 yas arasinda ölür. Insan icin, hayvanlar sadece onlardan faydalandigimiz müddetce degerlidir. Canli degil, kullandigimiz bir maldir. Mal bozuldugu an, cöpe atilir ya da farkli bir sekilde kullanilir (örnegin etini yiyerek). Gercektende bir cok ülkenin yasalarinda, hayvanlar mal olarak gecer. Komsunuzun kedisini pencereden atsaniz, hukukta mal tahribati olarak gecer.
(resimler: memeleri enfeksiyon ve abse (mastit) olmus süt inekleri)
“Foie gras” vahseti
Kazlarin karacigeri bazi bölgelerde lüks ve lezzetli bir yiyecek olarak gecer. Bir ihtiyac yaratildiktan sonra, kapitalizm bir ürünün prodüksiyonunu mümkün oldukca hizlandirmak ve cogaltmak ister. Bundan dolayi „foie gras“ üretimini de fabrikasyon haline getirmistir. Kazlarin kafalari özel makinalarda demir arasi sikistiriliyor ve bogazlarina 50 santim uzunlugunda borular sokuluyor. Günde 5 kere 1 kilogram misir püresi borudan zorla direk migdelerine indiriliyor. Hayvanin organizmasina göre, 1 kilo misir püresi, insanla karsilastirdigimizda, bir insana zorla 24-30 kilo arasinda makarna yedirilmesi ile esittir – vede 5 saniye icerisinde günde 5 kere. Bu sekilde normalinde 120 gram agirliginda olan kara cigeri, az bir sürecte 1,2 kilograma ulasabilir. Kazlar cogu zaman bu kiloya ulasmadan migdeleri patlar, yemek borusu yirtilir, gagalari kirilir, bogazinin icinde kistler ürer, dalaklari ve böbrekleri hastalanir. Bakicilar ise hayvanin ölecegini yere yatmasindan anlar ve böylecesine ölmeden az önce kesip, karacigerini cikartir. Ölmeyenler ise kesme zamanlari geldiginde, metal askilara asilip, elektrik havuzuna“ sokularak öldürülür. Insanlarin yedigi karaciger ise yaglanmis ve hasta bir karacigerdir. Bu yöntem günümüzde en cok Fransa, Maceristan ve Bulgaryada uygulaniyor. Bu sekilde her sene 121 ton „foie gras“ üretiliyor.
Tip egitiminde hayvan deneylerine alistirma stratejisi
Novartis ülkesi Isvicrenin tip egitiminde ögrenciler daha ilk senede hayvan deneylerine alistiriliyor. Derste tavuk yumurtalari kirilip, embriyonlari mikroskop altinda inceleniyor. Kirik yumurtadan cikartilan embriyonlarin kalb atisi yavas yavas azaliyor, ta ki tamamen stop edene kadar. Amac, embriyonik yapiyi incelemek olsa, tüm sinif rahatlikla tek bir embriyonu inceleyebilir. Fakat her ögrencinin kendine ait bir embriyonu öldürmesi, alistirma yönteminin disinda birsey degildir. Derste ögrencilere yesil floresan fareler sunuluyor (farelere bir denizanasi cinsinin floresan geni entegre edilmistir) ve hocalar tarafindan sevimli ya da eylenceli olarak gösteriliyor. Felc insanlara tedavi bulmak icin, hayvanlar üzerine arastirmalar ve deneyler yapilir. Bu amacla, hayvanlar bilincli bir sekilde insan tarafindan felc ediliyor. Depresyona karsi ilac üretmek icin, hayvanlar kimyasal bir sekilde depresif hale getiriliyor. Dermatolojide yanik yaralarina tedavi üretmek icin, kazayla yaralanan bir insanla ayni kosullar altinda bilincli bir sekilde hayvanlar yaralaniyor: örnegin domuzlar canli ve ayik bir sekilde kaynak aleti ile yakiliyor.
Insan-Doga paradoksonu
Biz insanlari hayvanlara ve dogaya tezatli( celiskili) bir iliski baglar: bir yandan onlara bagimliyizdir, bir yandanda onlari yok ederiz.
Endüstri ülkelerinde bu iki yüzlü iliski bir fenomene yol acar. Normalinde et yiyen insanlar, ölü bir hayvan ya da mezbaha ici gördükleri zaman igrenirler. Kan ve ölü et görüntüsü onlarda tiksinti yaratir, fakat paradoks bir sekilde tipatip aynisini hic rahatsiz olmadan yerler. Tabaklarinin icindeki yemegin bir canli olmasini bir yana iterler ve sanki mezbahada tiksindikleri tabaklarinda degildir. Canli bu sekilden ölümle ( katledilerek) bir ürün haline gelir ve süpermarketlerde hazir paketlenmis, canliligini andirmayacak- hatirlanilmayacak bir sekilde tüketiciye sunulur.
Ayni sekilde bir cok insan kendisinin kesinlikle bir hayvani öldüremeyecegini söyler, fakat cok rahat öldürülmüs bir hayvani yer. Bu acidan aslinda bir canlinin öldürülmesine karsi degildir; sadece kendisi onu öldürmek istemez. Belkide bir canlinin gözüne bakarak, onun yasamini alirken, karsilasacagi vicdandan korkuyordur. Bundan dolayi amac icin gereken „pis isi“ baskasina yaptirir ve isin hazir ürününden faydalanir. Tipki kapitalistlerin isi baskalarina yükleyip, isden cikan kardan kendisinin faydalanmasi gibi. Hayvanlara bagimliligimiz, onlari sömürme, kullanma ve tüketme seklimiz kapitalizmin özellikleriyle aynidir. Türcülük, irkcilik, homofobi gibi yapilar hep ayni bazdan olusur: bir canlinin diger bir canlidan üstün görülmesinden ve bu üstünlügünün diger canliyi diskrimine etme hakkini getirdigi düsüncesinden. Kapitalizm nasil isciye, ögrenciye, vs. bagimliysa, biz insanlarda hayvanlara o kadar bagimliyiz. Kurdugumuz sistemde onlara ihtiyacimiz vardir, cünkü sömürüyü yasantimizin her gözeneginde baz aliyoruz: hayvanlari beslenmek icin, yanlizliga ya da can sikintisina karsi (dost olarak tutulan ev hayvanlari), ücretsiz isci olarak, kiyafet üreticisi olarak (deri, yün, ipek, vs.), eylence faktörü olarak (sirk, hayvanat bahcesi, vs.) kullaniyoruz.
Bunun ötesinde, hayvanlar „sevimlik faktörüne“ göre ayirilir. Sadece insanlara sevimli ya da güzel gözüken hayvanlarin yasami degerli görülür. Örnegin tavuk yenir, fakat kus yenmez – ya da inek yenir, fakat kedi yenmez. Hatta zaman zaman, medya ya da toplum, bazi halklari „sevimli“ hayvanlari yemesinden dolayi yargilar. Cin’de köpek ve kedi yenmesi skandal haline getirilmistir ve bir cok kez „asagilik“ olarak suclanilmistir. Ancak, bir varligin degeri sevimlilik ya da güzellik faktörüne göre belirlenemez. Bu mantik tekrar insan toplumunda bulunan bir sömürü mekanizmasi ile esittir. „Lookism“ dedigimiz yapi (bir insani dis görüntüsünden dolayi diskrimine etmek) örnegin is basvurularinda güzellik anlayisina uygun insanlarin tercih edilmesine yol acar, kapitalist toplumdaki rekabeti dahada körükler, kadinlarin degeri güzelliklerine göre belirlenmesini getirir ve iste et yeme konusunda tekrar ortaya cikar. Bir köpegin yasam hakki varsa, ayni sekilde bir ineginde yasam hakki vardir. Bize bir köpegin yenmesi tuhaf gelebilir, fakat hintli bir insana göre, tam tersine inek yememiz anormal gelebilir. Bu sekilde düsünmemizin hic bir mantikli aciklamasi yoktur, sadece subjektif duygular, deger yargilar, kültürel ve dini sartlanmalar üzerine kurulmustur. Etobur hayvanlarin yenmedigi de dogru degildir, cünkü örnegin baliklar, tavuklar, kus cinsleri ve domuzlar et yer. Orta cagida Avrupa’da örnegin ayi ya da kurt eti’de yenirdi. Bugünümüzde etobur hayvanlarin yenmemesi, üretimi daha pahali olmasindan kaynaklanir. 100 misli fazla toprak gerektirir, cünkü otoburlari beslemek icin bile bol tarim alanina ihtiyac vardir; etoburu beslemek icin ise, cok fazla otobur hayvana ihtiyac vardir. Simdi böyle diyen olabilir: „Peki, ama köpekler ineklerden daha zeki, dolayisiyla onlar yenilemez“. Bu mantik cok yaygindir, fakat ona bakarsak, zeka orani köpek cesitlerine göre degisiyor. O zaman IQ’su yüksek olanlari yemeyi red edip, IQ’su düsük olanlari yemeyi kabul etmek mi gerekir?
Ayni sekilde bazi insanlar, örnegin beyin özürlüleri, zeka olarak bazi hayvanlardan daha gerideler. O zaman onlari yemek normal mi olur? Evet, son cümlede belki sicramis olabilirsiniz, fakat bu örnegi bilincli bir sekilde kullandik. Insan konusuna gelince bize itici ya da provokatif gelen birsey, hayvan konusuna gelince, bizlere cok dogal geliyor. Madem zeka belirleyiciyse, neden zeka orani düsük olan bir insanin yasama hakki var da, ondan zeki olan bir hayvanin yasama hakki yok? Bu noktada belki düsünülebilir ki „Insan kanibal (yamyam) olmadigindandir“. Yani insan kendi cinsinden bir varligi yemez. Dogru, aynen bir yigin et yiyen, fakat kendi cinsine dokunmayan hayvanlarda vardir. Fakat bizi onlardan ayiran, ve tekrar celiski dolu olan, birsey vardir: evet, biz insan eti yemeyiz, ama (kanibal olmayan diger canlilara benzemeyen bir sekilde) insan öldürebiliriz, yok edebiliriz, hatta iskence edebiliriz. Bir cok balik cesidi ya da peygamber devesi gibi kanibal canlilar isi kendi cinsini yer, fakat sadece karnini doyurmak icin öldürür – ne mülkiyet sahibi olmak icin, ne stok ve satis icin, ne kiskancliktan, ne de öldürme zevkinden. Bu noktada soru acmak istiyoruz: o zaman kim gercek kannibal?
Insan etobur mudur?
Insanin etobur oldugu bile söylenemez. Dogal etoburlar eti cig yerler. Bünyeleri buna müsaittir. Insan bünyesi ise eti cig yemeye müsait olmadigindan, eti pisirir. Etoburlarin bagirsagi vücüdunun asagi yukari 3-4 misli uzunlugundadir, cünkü cürümeye baslayan etin hizli bir sekilde (patojenler üretmeden) vücüttan cikmasi gerekir. Vejetaryen besinlerin sindirimi ise daha uzun sürer ve bundan dolayi otoburlarin ve insanlarin bagirsagi daha uzundur.
Etoburlarin migde asidi kas veya kemik dokusunu eritmek icin otoburlarinkinden daha güclüdür; 10-20 misli daha fazla pepsin ve hidroklorik asite sahiptir. Insan ise eti yemeden önce pisirerek, sindirimin önemli bir kismini exojen gerceklestirir, yani bu sekilde aslinda zekasiyla kendi dogasini kandirir.
Insanlarin tipki otoburlar gibi yirtici disleri degil, cigneme disleri belirgindir. Etoburlarin tükürügü asitlidir, otoburlarin ve insanlarinki ise alkalik. Agizdaki tükürük bezelerinin salgiladigi Pityalin (bir α-amilaz) enzimi karbonhidratlari daha kisa parcalara (oligosakkaritlere) böler ve bu sekilde ön bir sindirim fonksiyonu gerceklestirir. Pityalin bundan dolayi tahil gibi bitkisel yemlerden beslenen canlilar icin tipiktir ve insanlardada bulunur.
Otoburlar (ve biz insanlar) vitamin c’yi distan alirlar (bitkilerden), etoburlar ise kendi vücutlarinda üretebilme gücüne sahiblerdir. Terleme sistemimiz’de otoburlara benzer, cünkü tipki otobur hayvanlar gibi milyonlarca deri gözenekleri üzerinden terleriz, etoburlar ise organizmalarini ter bezeleri sayesinde degil, dilleri üzerinden sogutur – fakat deri gözenekleri yoktur.
Bazi yag asitleri bizim icin temeldir, yani organizmamiz onlari üretemez ve distan (besinle) almak zorundayizdir. Örnegin omega-3 ve omega-6 yag asit ihtiyacini balik yiyerek giderebildigimiz söylenir. Fakat her ikiside bitkisel yaglarda bulundugu icin, genelde hic balik eti yemesek bile, cok rahatikla ihtiyacimizi karsilayabiliriz. omega-6 asitleri bir yigin bitkisel yaglarda’da bulunur (örnegin ay cicek yaginda). Ayni sekilde omega-3 asitleride bitkisel (kolza ya da soya) yaglarda bulunur. Önemli nokta, bu asitlerin balikta bulunmasinin nedeni, baligin onlari üretmesi degildir. Balikta, onlari yedigi yosunlardan ve fitoplanktondan (bitkisel plankton) alir. Yani aslinda bu temel yaglari et’den degil, endirekt bir sekilde yine bitkiden aliriz.
Insanlar kolaylikla ve saglik durumlari zarar görmeden etsiz beslenebilirler, fakat sadece etden beslenemezler. Bazi insanlar doga sartlarindan dolayi sadece etden besleniyorlar, örnegin bazi eskimo halklarin sadece baliktan beslenmesi gibi. Yinede eksiklik belirtileri olmuyor, fakat bunun nedeni tekrar et yemeleri degil, yedikleri hayvanin bitkilerden aldigi ve etinin icinde bulundugu besinlerdir.
12 Ocak 2010 Salı
The dotCommunist Manifesto - nokta Komünist Manifesto (Bilgiye Ücretsiz Erişimi Savunanların Manifestosu)

Bir kâbus çok-uluslu kapitalizmin uykularını kaçırmakta – bilgiye ücretsiz erişim kâbusu. “Globalizm”in bütün güçleri; Microsoft ve Disney, Dünya Ticaret Örgütü, Birleşik Devletler Kongresi ve Avrupa Komisyonu bu kâbusu defetmek için acımasız bir ittifak içindeler.
Korsan, anarşist ve komünist gibi etiketlerle yaftalanmamış bu yeni dijital toplumun özgürlük savunucuları nerede? “Fikrî mülkiyet”in, toplumdaki değiştirilemez değişimin gereksiz ayrıcalıklarını elde tutmak için yapılan bir girişimden başka bir şey olmadığını söyleyenlerin ve bu lakapları takanların çoğunun iktidardaki hırsızlar olduklarını görmedik mi? Fakat özgürlük hareketinin kendisinin bir güç olduğu, Globalizm Güçleri tarafından kabul edilmekte. Şimdi, bu serbest bilgi hayali masalını kendimize ait bir Manifesto ile karşılamak için bütün dünyanın karşısında kendi düşüncelerimizi bir an önce haykırmanın vakti.
SAHİPLER VE YARATICILAR
Dünyanın her yerinde var olan özgür bilgi hareketi, kendi yarattığı dijital teknoloji sayesinde burjuva endüstri toplumunun dönüşümünden doğan yeni bir sosyal yapının ortaya çıkmakta olduğunu ilan etmiştir.
Bugüne kadarki tüm toplumların tarihine baktığımızda sınıflar arası çatışmaların hep varolageldiğini görürüz.
Hür ve köle, aristokrat ve avam, lord ve serf, lonca kurucusu ve usta, burjuva ve proletarya, emperyalist ve ikinci sınıf, kısacası zalim ve mazlum; sürekli birbirlerine karşı durmuşlar ve sıklıkla, ya toplumun daha büyük bir bölümünde devrimci geri oluşum ya da savaşan sınıfların müşterek yıkılışları ile sonuçlanan bazen örtülü, bazen açık bir savaşa durmaksızın devam etmişlerdir.
Modernitenin müjdecisi olan Avrupalı gücün evrensel gelişiminden filizlenen endüstri toplumu, sınıf antagonizmasını ortadan kaldırmadı. Bunun yerine yeni sınıflar, yeni zulüm koşulları ve kavganın yeni formlarını oluşturdu. Fakat burjuvazi dönemi, sınıf rekabetini basitleştirdi. İki büyük muhalif kampa ve iki büyük sınıfa ayrılmış olarak görünen toplum, birbiriyle direkt olarak Burjuvazi ve Proletarya olarak yüzleşmektedir.
Fakat devrim genelde oluşmadı ve “proletarya diktatörlüğü” yükseldiği ya da yükseldiğini iddia ettiği yerde de özgürlüğü tesis etmede yetersiz olduğunu kanıtladı. Bunun aksine kapitalizm, teknoloji sayesinde kendine yönelik bir memnuniyet seviyesini güvence altına aldı. Modern işçiler, kendi sınıf koşullarının daha da kötüleşmesinden ziyade endüstrinin ilerlemesi ile yükseldiler. Yoksulluk, nüfus ve zenginlikten daha hızlı ilerlemedi. Fordist tarzda akılcı sanayi, endüstri işçilerini yoksul proletaryalara değil, toplu üretimin kitle tüketicilerine dönüştürmüştür. Proletaryayı medenileştirmek burjuvazinin kendini koruyucu programının bir parçası olmuştur.
Böylece evrensel eğitim ve çocukların endüstriyel istismarına bir son verilmesi proletaryan devrimin küçümsenen programı olmaktan çıkmış, burjuvazinin sosyal ahlak standardı olmuştur. Evrensel eğitimle işçiler, onları ekstra tüketime teşvik edecek medyayı takip edebilir hale geldiler. Ses kaydı, telefon, sinema, radyo ve televizyon yayınının gelişimi kültürün kendisini derinden değiştirirken işçilerin burjuva kültürü ile ilişkilerini de değiştirmiştir.
Örneğin müzik, geçmiş insanlık tarihi boyunca çabuk tüketilen ve kesinlikle ticari olmayan bir maldı, sosyal bir süreçti; bir yer ve zamanda oluşur, üreten ve tüketen insanlar tarafından üretildiği bölgede tüketilirdi. Kayıt sisteminin benimsenmesinden sonra müzik, uzun mesafede taşınabilen, yaratıcısından ister istemez uzaklaştırılan ve kolay bozulmayan bir meta olmuştur. Tüketimin bir malzemesi olarak müzik; ekstra tüketimi yönetmede, yeni toplu tüketim sınıfları üzerinde ihtiyaçlar yaratmada ve ihtiyaçlarını mülkiyet için kârlı rotalara sürmede, yeni sahipleri için bir fırsat haline gelmiştir. İnsan bilişinin doğasına on yıllık süreler içerisinde yeniden yön vermiş olan sinemanın tamamen yeni olan aracılığı ile her işçi, gününün belli bir bölümünü ekstra tüketimi tavsiye eden mesajların alımı için harcamaktadır. Böylesi reklamların onlarca, binlercesi önce her çocuğun gözü önünden geçirilmiş, köleliğin yeni bir formuna indirgenen çocuklar, üretici bir makina olma eğiliminden kurtarılmıştır; şimdi onlar, ister istemez tüketim makinasi olmaya aday gönüllü askerlerdir.
Bu nedenle burjuva toplumunun koşulları, kendilerince yaratılan zenginliği daha iyi kapsayabilecek bir şekilde daraltılmıştır. Böylelikle tekrarlanan aşırı üretim hastalığını tedavi etmiş olduk. Artık bundan sonra istenmeyen fazlalıkta medeniyet, istenmeyen fazlalıkta geçim kaynağı, istenmeyen fazlalıkta endüstri ve istenmeyen fazlalıkta ticaret kalmamıştır.
Fakat burjuvazi üretim araçlarında, dolayısıyla üretim ilişkilerinde ve bunlarla beraber toplumun bütün ilişkilerinde sık sık devrim yapmadan varlığını devam ettiremez. Üretimde sık devrim yapma, bütün sosyal koşulların kesintisiz kargaşası, ebedi kararsızlık ve sıkıntı, burjuvazi dönemini öncekilerden ayırır. Bütün kalıplaşmış, donmuş ilişkiler ile onların eski ve saygıdeğer önyargı ve düşünce öğretileri ortadan kaldırılır, yeni formda olanların hepsi katılaşmadan demode olur. Elle tutulan ne varsa eriyip gider.
Dijital teknolojinin benimsenmesi ile toplu tüketici kültürünce desteklenen toplu tüketici sistemi, içinden yeni bir sınıf rekabeti yapısının çıktığı yeni sosyal koşulları doğurmuştur.
Burjuvazi, tüm üretim araçlarının hızla gelişmesi, ulaşım ve iletişimin büyük ölçüde kolaylaşması sonucunda, tüm ulusları, en barbarlarını bile uygarlığın içine çekmektedir. Malların ucuz fiyatları, burjuvazinin Çin duvarlarını yerle bir ettiği ve barbaların yabancılara karşı inatla besledikleri nefreti dize getirdiği ağır toplardır. Burjuvazi, onları yok etme pahasına, ulusların, kültürünün ve fikir mülkiyeti ilkelerini benimsemesini zorlamakta; uygarlık adına verdiği şeyin kabullenilmesini istemekte, yani onları burjuvalaştırmaya çalışmaktadır. Uzun sözün kısası, burjuvazi, kendi suretinde bir dünya yaratmaktadır. Ancak, bunun iletişimi ve kültürsüzleşme için kullanılan araçların ta kendileri, bunlara karşı çıkan direnişin yöntemlerini belirlemektedir.
Dijital teknoloji burjuva ekonomisini dönüştürmektedir. Üretim sistemindeki dominant ürünlerin –hem satılan hem de işçilere neyi ve nasıl alacaklarını gösteren eşyalar olan kültürel tüketimin nesneleri– kültür ve bilginin diğer bütün formlarıyla birlikte son birim maliyetleri sıfırlanmıştır. Müzik, sanat, edebiyat, teknik bilgi, bilim ve bilginin diğer bütün formlarını içeren kültürün bütün ürünlerinden herkes yararlanabilmektedir. Sosyal eşitsizlik ve coğrafi izolasyon engelleri artık bulunmamaktadır. Eski lokal ve ulusal inziva ve kendi kendine yetmenin yerini, sadece maddi değil düşünsel üretimde de her yönde ilişki ve insanların evrensel karşılıklı bağımlılığı almaktadır. Kişilerin entelektüel yaratıları, müşterek mülkiyet haline gelmektedir. Devasa üretim ve değişim araçlarını çağıran bir toplum, modern burjuva toplumu; mülkiyet, değişim ve üretim ilişkileriyle, sihirleri ile çağırdığı cehennem güçlerini artık kontrol edemeyen büyücü çırağına benzemektedir.
Bu değişim ile insanoğlu sonunda, kendi gerçek yaşam koşulları ve kendi türü ile olan ilişkileriyle yüzleşmek zorunda kalır. Toplum –insanın, her bilgi artışına verdiği önem de göz önüne alınırsa– düşünsel çalışmaların güzelliğine ve yararına herkesin sahip olması ile herhangi tek bir kişinin sahip olması arasında maliyet farkı olmadığı ve bunun herhangi bir istisnasının da bulunmadığı gerçeğiyle yüzleşmektedir. Roma, Sezar’ı doyurmak için gerekenden farklı olmayan bir maliyetle herkesi bolca besleyebilecek olanaklara sahip olsaydı eğer, açlık çeken birileri kaldığında insanlar Sezar’ı çoktan ortadan kaldırırlardı. Fakat burjuva mülkiyet sistemi, bilgi ve kültürün, ödeme yetisiyle bağlantılı paylaşılmasını istemektedir. Yaratıcı ve destekleyicilerin gönüllü ortaklıklarını kapsayan ve karşılıklı bağlılık teknolojileri sayesinde yeni yeni uygun kılınan alternatif geleneksel formlar, mülkiyetin güçlü kitle iletişim sistemleriyle eşitsiz bir rekabete sokulmalıdır. Bu kitle iletişim sistemleri ise insanların elektromanyetik spektrumdaki müşterek hakların benimsenmesi üzerine temellendirilir. Dijital toplum içersinde, bilgi işçisi sınıfları –sanatçılar, müzisyenler, yazarlar, öğrenciler, teknoloji uzmanları ve bilgiyi kopyalayarak ve değiştirerek yaşam koşullarını kazanmaya çalışan diğerleri– mümkün olanların farkında olmaları ve burjuva ideolojisi tarafından kabul edilmeleri için neyin dayatıldığını bilmeleri arasındaki çekişme nedeniyle radikalleşirler. Bu uygunsuzluktan yeni bir sınıf bilinci yükselmekte ve bu farkındalıkla da mülkiyetin düşüşü başlamaktadır.
İsteksiz destekçisi burjuvazi olan dijital toplumun gelişimi, rekabet yüzünden oluşmuş yaratıcıların izolasyonunu, işbirliği sayesinde oluşan devrimci kombinasyonla yer değiştirir. Bilgi, teknoloji ve kültür yaratıcıları, mülkiyete dayalı üretim yapısına ve ödeme baskısına dayalı dağıtım yapısına artık gerek duymadıklarını keşfederler. İşbirliği ve mülkiyetsiz üretimin anarşist modeli, yaratıcıların üretim teknolojilerinin kontrolünü kazanmalarını sağlayan ücretsiz yazılımların oluşmasını sağlar. Böylece, yaratıcılar, daha fazla üretimin teknolojisinin kontrolünü de ellerine geçirmiş olurlar.[1] Yayın yapanların ve diğer bant genişliği sahiplerinin kontrolünden çıkmış olan ağın kendisi, yeni bir dağıtım sisteminin mekânı olabiliyor. Bu sistem, tüm müzik, video ve soft ürünlerin dağıtımının zorlayıcı sistemini ortadan kaldırıp, yerine, denklerin hiyerarşik olmayan bir işbirliği içinde çalıştıkları bir sistem getirmektedir. Üniversiteler, kütüphaneler ve ilgili kurumlar bu yeni sınıfın arkadaşları olmaya başladı; daha acemiliklerindeki bu insanları, bilgiye erişimi özgürce ve herkese artırmalarını teşvik ederek, kendilerinin bilgi dağıtıcıları olarak tarihî görevlerini yeniden değerlendiriyorlar. Bilginin, mülkiyetin kontrolünden özgürleşmesi, işçiyi ona yakıştırılan bir makinenin emanetçisi görevinden kurtarmaktadır. Bedava bilgi, işçinin, zamanını steril tüketim çağrısını gittikçe sıklaştıran burjuva kültürünü tüketmeye değil, zihnini ve yeteneklerini beslemeye ayırmasını sağlamaktadır. Yaratma gücünün gitgide farkına varan bu kişi, burjuva toplumunun onu hapsettiği üretim ve tüketim sisteminin edilgen bir katılımcısı olmayı bırakır.
Ancak burjuvazi, yönetimi ele geçirdiği her yerde, tüm feodal, ataerkil ve kırsal ilişkilere son vermiştir. İnsanoğlunu “doğal efendiler”ine bağlı kılan çapraşık feodal bağları acımasızca kesip atmış, insanla insan arasındaki katıksız çıkardan, katı “nakdi ödeme”den başka bir bağ bırakmamıştır. Dinsel gayretin, soylu tutkuların, basit duygusallığın en ulu coşkularını bencil çıkarcılığın buzlu sularında boğmuştur. İnsanoğlunun kişisel değerini, piyasa değerine dönüştürmüş ve onca kazanılmış geri alınamaz özgürlüğün yerine o tek, o vicdansız özgürlüğü –Serbest Ticaret'i– getirmiştir. Kısacası dinsel ve siyasal aldatmacaların örtüsü ardına gizlenen sömürünün yerine çırılçıplak, utanmaz, dolaysız, acımasız sömürüyü getirmiştir.
Burjuva mülkiyet sisteminin, bilgi ve bilginin gücü sayesinde kitle kültürünün tüketicileri olarak önceki basit rollerinden sıyrılan emekçi sınıfların yaklaşan büyük kurtuluşu karşısında uzun süre yaşayabilmesi için savaşması gereklidir. Mülkiyet, tercih ettiği silah olan Serbest Ticaret'i kullanarak, korkulan aşırı üretim krizlerini oluşturmaya çalışmaktadır. Çaresiz, devamlı tüketici rolündeki sahiplerini yakalamak için burjuvazi mülkiyeti, dünyanın bazı bölgelerini ucuz ürün kaynağından mahrum bırakmaya çalışarak barbarlara değil, en çok değer verdiği ilerlemiş toplumlardaki eğitimli kişilere yönelir.
Bu aşamada emekçiler ve üreticiler henüz dünyanın dört bir yanına dağılmış ve kendi içlerindeki rekabet yüzünden parçalanmış, tutarsız bir yığın halindedirler. Kısa süreliğine de olsa bazen üreticilerin üstün geldikleri de olur. Savaşlarının gerçek meyvesi hemen o anda elde edilen sonuç değil, gittikçe büyüyen birlikleridir. Modern sanayi tarafından yaratılan ve farklı bölgelerdeki işçilerin ve üreticilerin birbirleriyle bağlantı kurmalarını sağlayan ulaşım araçları bu birliğe katkı sağlar. Hepsi de aynı niteliği taşıyan birçok yerel mücadeleyi sınıflar arası, tek bir mücadeleye merkezileştirmek için ihtiyaç duyulan bağlantı da budur. Ama her sınıf mücadelesi siyasal bir mücadeledir. Orta Çağ burjuvalarının kötü ulaşım şartları altında elde etmelerinin yüzyıllar aldığı bu birliğe, modern bilginin işçileri, network sayesinde birkaç yılda ulaşmıştır.
ÖZGÜRLÜK VE YARATMA
Burjuvazi sadece kendisine ölüm getiren silahları oluşturmamış, ayrıca bu silahları kullanan –dijital çalışma sınıfı– üreticiler olarak işçilerin varlığına da davetiye çıkarmıştır. Hem sosyal hem de değişim değeri yaratma; metalaşmaya direnme; özgürlük teknolojilerini birlik içersinde yaratabilme bilgi ve yeteneklerine sahip bu işçiler, bir makinenin fazlalıkları olarak görülemezler. Cahillik ve coğrafi izolasyon bağlarıyla sanayi ordusuna bağlanmış proletaryanın –ki bu orduda, fark edilemez ve kolayca yerleri değiştirilebilir bir haldeydiler– aksine, yaratıcılar, kolektif bir şekilde iletişim ağı üzerindeki kontrolü koruduklarından benliklerini koruyabilmişlerdir. Ayrıca, fikrî yaratımlarının pahasını kendi menfaat ve özgürlüklerine çok daha uygun ayarlamalarla belirleyerek burjuva mülkiyet sisteminin onlara sağladığı koşullardan çok daha iyi duruma gelmişlerdir.
Ancak gerçekten serbest ekonomiyi tesis etmede yaratıcıların başarısına sarih oranda burjuvazi, “serbest pazarlama” ve “serbest ticaret” seçimleri içerisine gizlenmiş zorlayıcı üretim ve dağıtım yapısını takviye etmeye çalışacaktır. Her ne kadar güç üzerine kurulu dengeleri güç kullanarak muhafaza etmeye hazır da olsa, burjuvazi, kendi sistemini yeniden aşılamak için, öncelikli olarak kendi kanununu tercih etmektedir. Toplumun modernleşmesine karşın, kanunun tutucu gücüyle feodal yapının sürdürülebileceğini düşünen Fransa'nın ancien régime'i gibi, burjuva kültürünün sahipleri de mülkiyet kanunlarının, kendilerinin serbest bıraktıkları güçler karşısında sihirli bir duvar oluşturmasını beklemektedirler.
Üretim ve değişim araçlarının gelişimi belirli bir aşamaya geldiğinde; feodal toplumun ürettiği ve alışveriş yaptığı koşullar, feodal tarım ve imalat sanayii –yani kısacası– mülkiyetin feodal ilişkileri, ziyadesiyle gelişmiş olan üretim güçleriyle boy ölçüşemez hale geldiler. Onların sökülüp atılması gerekiyordu ve zaten gerçekleşen de bu oldu.
Onların yerini serbest rekabet almış; bununla uyumlu sosyal ve politik bir oluşum, burjuva sınıfının ekonomik ve politik etkisi de bunu takip etmiştir. Ancak “serbest rekabet”, içerisinde her zaman tekelci istekleri barındıran kapitalizmi deneyimleyen burjuva sınıfı için gerçekleşmemiş bir hayal olarak kalmıştır. Burjuva mülkiyeti, burjuva kanununun özgürlük dogmasını pratik düzenlemeler sayesinde inkâr ettiğini tutarsızca ilan ederek, tekel kavramının örneğini oluşturmuştur. Yeni dijital toplumda, üreticiler ekonomik hareketin gerçekten serbest formlarını tesis ederken, burjuva mülkiyet dogması burjuva özgürlük dogmasıyla aktif çatışmaya girer olmuştur. Fikrî mülkiyeti korumak, konuşma özgürlüğünü bastırmak anlamına gelen özgür teknolojinin bastırılmasını gerektirir. Ülkelerin gücü, özgür üretimi yasaklamak için kullanılmaktadır. Bilim adamları, sanatçılar, mühendisler ve öğrencilerin bilgi üretmesini ve paylaşmasını önlemekte, fikirlerinin kültürel üretim ve dağıtım sistemindeki mülkiyet haklarını tehlikeye attığını ileri sürmektedir. Bu nedenledir ki, yaratıcılar ancak sahiplerin mahkemelerinde sınıf kimliklerinin açıkça farkına varıyor ve dolayısıyla da çatışma başlıyor.
Fakat burjuva mülkiyet hukuku, burjuva teknolojisi sonuçları karşısında sihirli bir tılsım değildir: Sihirbaz çırağının süpürgesi süpürmeye, sular yükselmeye devam edecektir. Üretim ve dağıtımın yeni modelleri, modası geçmiş kanun prangalarını parçaladıkça, mülkiyetin mağlubiyeti teknoloji içersinde gerçekleşecektir.
Üstünlüğü ele geçirmiş tüm sınıflar, tüm toplumu kendi mülk edinme koşullarına bağımlı kılarak, zaten elde etmiş oldukları konumu sağlamlaştırmaya çalışmışlardır. Bilgi işçileri ise, kendilerinden önceki mülk edinme biçimlerini ve böylece daha önceki tüm öteki mülk edinme biçimlerini ortadan kaldırmadan toplumun üretici güçlerinin efendisi olamaz. Bilgi işçilerinde olan; özgürlüğe, fikrî mülkiyetin ortadan kaldırılmasına, bilginin özgür dolaşımına ve kültürün, tüm insanların paylaştığı sembolik müşterekler olarak restorasyonuna devrimci bir adanmışlıktır.
Bizler, kültür sahiplerine şöyle sesleniyoruz: Özel mülkiyet fikrine son vermek istememiz karşısında dehşete kapılıyorsunuz. Oysa sizin bugünkü toplumunuzda, özel mülkiyet halkın onda dokuzu için daha şimdiden yok edilmiş bulunuyor. Yarattıkları şeyler, zihinlerinin meyvelerini patent kanunları, telif hakları, ticari sır ve fikrî mülkiyetin diğer formlarıyla ele geçirmek isteyen işverenler tarafından derhal özelleştiriliyor. Cüzi bir miktar karşılığında herkesle iletişim kurmayı ve herkesin birbirinden özgürce öğrenmesini sağlayabilen elektromanyetik spektrumdaki doğum hakkı, burjuvazi tarafından ele geçirilmiş, daha sonra yayın kültürü ve telekomünikasyon servisleri gibi tonla para ödenen tüketim maddeleri olarak geri verilmiştir. Bu düzende toplum bireylerinin yaratıcılıkları çıkış yolu bulamaz: Müzikleri, sanatları, hikâye anlatıcılıkları “yayıncılık” oligopolünün tüm güçleri tarafından yüceltilen kapitalist kültürün metaları tarafından bastırılmıştır. Bu “yayıncılık” karşısında edilgen kalmaları beklenmektedir; yaratıcıdan çok tüketici olmalıdırlar. Kısacası, yasını tuttuğunuz mülk hırsızlık kazancıdır: Mülkün sadece bazılarına mahsus olması, başkalarının elinde olmayışındandır. Bu yüzden siz bizi, toplumun büyük çoğunluğunda olmamasıyla var olabilen böylesi bir mülkiyet biçimine son vermek istemekle itham ediyorsunuz.
Fikir ve kültürdeki özel mülkiyetin kaldırılması üzerine, bütün yaratıcı faaliyetin “teşvik”sizlikten dolayı duracağı ve evrensel tembelliğin bizi ele geçireceği iddia ediliyor.
Bu iddiaya göre, tamamıyla, bilgi ve kültürü para ilişkisine maruz bırakmasıyla ortaya çıkan burjuvazinin belirmesinden önce ne müzik, sanat ne de teknoloji ya da öğrenme olmalıdır. Özgür üretim ve özgür teknolojinin ortaya çıkması, ücretsiz yazılım ve dolayısıyla da ortaya çıkan ücretsiz dağıtım teknolojisinin gelişimi ile karşı karşıya kalan bu iddia, basitçe görünebilen ve karşı çıkılamayacak kadar sağlam olan bu olguları yok sayar. Gerçek, dogmanın altına itilmiştir. Bu dogmaya göre, burjuvazinin en heybetli günlerindeki entelektüel üretim ve kültürel dağıtım düzenlemeleri –hem geçmişin hem de günümüzün kanıtlarına rağmen– tek mümkün yapılanmadır.
Sonuç olarak, biz sahiplere şöyle sesleniyoruz: Mevcut üretim tarzı ve mülkiyet şeklinizden kaynaklanan toplumsal biçimleri (üretim sürecinde ortaya çıkıp kaybolan tarihsel ilişkileri) doğanın ve aklın ölümsüz yasalarına dönüştürmeye zorlayan yanılgıyı, sizler, daha önce iktidara gelmiş tüm yönetici sınıflarla paylaşıyorsunuz. Kadim mülkiyet söz konusu olduğunda açıkça görebildiğiniz, feodal mülkiyet söz konusu olduğunda kabul ettiğiniz şeyi, belli ki kendi burjuva mülkiyet biçiminize gelince kabul etmeye yanaşamıyorsunuz.
Bizim teorik çıkarımlarımız, hiçbir şekilde, o ya da bu dünya değiştiricisinin icat ettiği ya da keşfettiği fikir veya ilkeler üzerinden şekillenmemiştir. Bu teorik çıkarımlar, var olan bir sınıf mücadelesinden, gözümüzün önünde sürmekte olan tarihsel bir hareketten doğan gerçek ilişkileri genel bir biçimde dile getirmektedir.
İnsanlar toplumda devrim yaratan fikirler hakkında konuşurlarken, aslında yeni bir toplumun öğelerinin eski olan toplumda yaratıldığını ve eski fikirlerin çözülümünün eski var oluş şartlarının çözülmesiyle aynı hızda gerçekleştiğini ifade ederler.
Ücretsiz bilgi toplumunun yaratıcıları olan bizler, müşterek insanlık mirasını kademe kademe burjuvaziden zorla almaya kararlıyız. “Fikrî mülkiyet” kisvesi altında bizden çalınan kültürel mirası ve elektromanyetik taşımacılık ortamlarını geri almaya niyetliyiz. Konuşma özgürlüğü, ücretsiz bilgi ve özgür teknoloji savaşına kendimizi adadık. Bu mücadeleyi geliştirdiğimiz adımlar tabii ki de farklı ülkelerde farklılık gösterecektir; ancak aşağıdaki tedbirler genel olarak kolayca uygulanabilir:
Fikir üzerindeki bütün özel mülkiyet biçimlerinin kaldırılması.
Elektromanyetik spektrum kullanımındaki bütün özel lisansların, ayrıcalıkların ve hakların iptal edilmesi. Elektromanyetik frekanslardaki kalıcı hakların temini konusundaki tüm görüşmelerin iptali.
İletişimde herkesin eşit haklara sahip olması için elektromanyetik spektrum altyapısının geliştirilmesi.
Bilgisayar programlarının müşterek toplumsal gelişimi ve genetik bilgi dahil tüm yazılım türlerinin kamu malı haline getirilmesi.
Tüm teknik konuşma biçimlerini de içeren konuşma özgürlüğüne tavizsiz saygı gösterilmesi.
Yaratıcı işlerin bütünlüğünün korunması.
Tüm toplumca oluşturulmuş bilgi ve kamu eğitim sisteminin tüm branşlarında kullanılan tüm eğitim araçlarına ücretsiz ve eşit ulaşım.
Burada belirtilmiş ve belirtilmemiş tüm yollarla, bizler, insan aklını özgürleştirecek olan devrime kendimizi adadık. Böylece, fikirlere uygulanan özel mülkiyet sistemini alaşağı ederek gerçekten adil bir topluma hayat veriyoruz. Bu toplumda, birinin özgür gelişimi, hepimizin özgür gelişimi için bir şarttır.
[1] Özgür yazılım hareketi, GNU/Linux işletim sistemini ve kopyalanabilen, değiştirilebilen ve dağıtılabilen alakalı programları geliştirmek için, erken 1980'lerden beri, tüm dünyadan birçok –maaşlı ya da maaşsız– yazılımcı kullandı. Şimdilerde yaygın olan ve kamu malı olmayan yazılım endüstrisinin ürünlerinden kat ve kat üstün olan bu teknik ortam, bilgisayar kullanıcılarını, bilgisayar devriminin, kapitalizmin hayalini kurduğu teknolojik kontrolün tekelci tarzından kurtarmıştır. Özgür yazılım hareketi, dünyanın en güçlü tekelinin mülki üretimini tahtından indirerek, dijital işçilerin işbirliğinin neler yaratabileceğini göstermiştir. Bu hareketin ürünleri, kapitalist üretimin mülki hak ve dışlayıcı “fikrî mülkiyet” yasası ile yaratılmış ve sıkça göklere çıkarılan “teşvikler”ine rağmen cüzi masraflarla dağıtılan, çok daha iyi ürünlerdir.
Yayımlandığı tarih: Şubat 2003
Eben Moglen: Profesör, Columbia Üniversitesi
Çeviren: Necla Öztürk, Yrd. Doç. Dr. Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Uluslararası Özel Hukuk Öğretim Üyesi
9 Ocak 2010 Cumartesi
Biz Mülteciler
Giorgio Agamben
1943 yılında, Hannah Arendt Ingilizce yayın yapan küçük bir Yahudi mecmuası
olan Menorah Journa!da "Biz Mülteciler" başlıklı bir makale yayımladı. Bu kısa
fakat önemli makalenin sonunda Arendt, asirnilasyon ile yüzde yüz elli Alman,
yüzde yüz elli Viyanalı, yüzde yüz elli Fransız olduktan sonra, en sonunda acı bir
şekilde "on ne parvient pas deux fois" gerçeğini fark etmesi gerekecek olan
Cohn'un tartışmalı bir portresini çizmesinin akabinde, kendinin de içinde
yaşadığı vatansız mültecilik durumunu, mülteciliği yeni bir tarihsel bilincin
paradigması olarak sunmak üzere tersine çevirecektir. Bütün haklarını kaybetmiş
olsa bile kendi durumunu fasih bir biçimde sürdürme isteğiyle ne pahasına
olursa olsun yeni bir milli kimliğe asimile olmaktan geri duran mülteci, yitirmek
durumunda bırakıldığı makbullüğü karşılığında çok kıymetli bir avantaj elde
edecektir: "Onun için tarih artık kapalı bir kitap değildir ve siyasetin Jantillere ait
bir ayrıcalık olma durumu sona ermiştir. Bilir ki Yahudilerin Avrupa'dan
sürülmesini birçok Avrupa halkının sürülmesi izlemiştir. Bir ülkeden diğerine
sürülen mülteciler kendi halklarının öncü kolunu temsil etmektedir".'
Üzerinden tam elli yıl geçtikten sonra, bugün bile güncelliğinden hiçbir şey
yitirmemiş bu analizin anlamı üzerinde bir miktar düşünmeye değer. Durum,
problemin o zamanki aciliyetini Avrupa içinde ve dışında aynı şekilde koruyor
olmasından ibaret değildir. Bu durum aynı zamanda, ulus-devletin içinde olduğu
çökme süreci ve geleneksel siyasal-hukuki kategorilerin genelolarak aşınması
göz önünde bulundurulursa, mültecinin günümüz halkları için belki de tek
düşünülebilir figür olmasıyla ve de bugün, en azından ulus-devletin ve
egemenliğinin çözülüş süreci tamamlanana kadar, gelecek [to come] bir siyasal
toplumun biçim ve sınırlarını görebildiğimiz yegane kategori olmasıyla ilgilidir.
Esasında, yüz yüze geldiğimiz bu tamamıyla yeni görevlerin üstesinden gelmek
istiyorsak, hiçbir kuşkuya kapılmadan ve çekinmeksizin şu ana kadar siyasi
özneyi temsil etmek için kullandığımız temel kavramlardan (insan, vatandaş ve
hakları kadar egemen halk, işçi kavramlarından da) vazgeçmemiz ve siyasal
felsefemizi bu biricik mülteci figüründen başlayarak yeniden inşa etmemiz
gerekecektir.
Mültecilerin kitlesel bir olgu olarak ilk ortaya çıkışı Rusya, Avusturya-Macaristan
ve Osmanlı İmparatorluklarının yıkılmasının ve akabinde imzalanan barış
anlaşmalarının sonucunda Orta ve Doğu Avrupa'nın demografik ve bölgeselyapısının tamamıyla altüst olduğu ı. Dünya Savaşı sonlarına rastlar. Çok kısa bir
süre zarfında, bir buçuk milyon Beyaz Rus, yedi yüz bin Ermeni, beş yüz bin
Bulgar, bir milyon Yunan ve yüz binlerce Alman, Macar ve Romanyalı ülkelerini
terk edip başka yerlere göç etmiştir. Hareket halindeki bu büyük kitlelere,
tırmanış arz eden şu durumu da eklemek gerekir; yapılan barış antlaşmaları
sonucunda ulus-devlet modeline dayanarak ortaya çıkan yeni ülkelerde (örneğin
Yugoslavya ve Çekoslovakya'da) nüfusun yüzde otuz gibi bir kısmı,
azınlıklardan oluşmaktaydı. Bu azınlıkların korunmaları için bir dizi uluslararası
antlaşma (sözde Azınlık Antlaşmaları) yapılması gerekecek, ancak bu
antlaşmalar pek de uygulanmayacaktı. Birkaç yıl sonra, Almanya' daki ırk temelli
yasalar ve İspanya'daki iç savaş Avrupa geneline yeni ve önemli miktarda
mülteci yayılmasına neden olmuştur.
Mülteciler ile uyruksuz kişiler arasında ayrım yapmaya alışkınız, fakat bu ayrım,
o zaman olduğu gibi bugün de ilk bakışta göründüğü kadar kolay değildir. En
başından beri, teknik anlamda uyruksuz denemeyecek birçok mülteci kendi
ülkelerine dönmernek adına uyruksuzluğu tercih etmiştir. (Savaşın sonunda
Fransa ve Almanya'da bulunan Polenyalı ve Romanyalı Yahudilerin ya da
günümüzde siyasal zulüm kurbanları ile ülkelerine dönmeleri hayatta kalma
olanağını riske atmak anlamına gelecek olanların durumu böyledir.) Öbür
taraftan, Rus, Ermeni ve Macar mülteciler, Sovyet ve Türk devletlerince süratle
ulusal haklarından mahrum bırakılmıştır. ı. Dünya Savaşı ile birlikte birçok
Avrupa devletinin vatandaşlarını vatandaşlıktan çıkaran ya da ulusal haklarından
mahrum bırakılmalarının önünü açan yasalar çıkarmaya başladığını belirtmek
önem arz etmektedir. Bunların ilki 1915 yılında Fransa'da, "düşman" kökenlere
sahip vatandaşlara ilişkindir; bunu 1922'de savaşesnasında "ulus aleyhinde"
eylemlerde bulunmuş olanların vatandaşlığa kabul edilmesini yürürlükten
kaldıran Belçika örneği takip edecektir; 1926'da İtalya'daki faşist rejim "İtalyan
vatandaşlığına layık olmadıklarını" ortaya koyan vatandaşlar hakkında benzer bir
kanun berıimsemiştir; 1933 yılında sıra Avusturya'ya gelmiş ve bu silsile,Alman
vatandaşlarını tam vatandaşlar ve siyasal haklardan mahrum vatandaşlar şeklinde
ikiye bölen 1935 tarihli Nürnberg Yasaları'na kadar devam etmiştir. Bu yasalar
ve sonucunda ortaya çıkan kitlesel uyruksuzluk, hem modern ulus-devletin
ömrü hem de bu fikrin naif "halk" ve "vatandaş" nosyonlarından mutlak bir
şekilde ayrılması açısından bir dönüm noktası teşkil eder.
Ülkelerin, Milletler Cemiyeti'nin ve daha sonra Birleşmiş Milletler'in mülteci
sorunuyla yüzleşmeye çalıştıkları, Rus ve Ermeni mülteciler için Nansen Mülteci
Bürosu'ndan (1921) başlayarak Almanya'dan gelen mülteciler için Yüksek
Komisyon'a (1936), Devletlerarası Mültecilik Komitesi'ne (1938), Birleşmiş
Milletler Uluslararası Mülteciler Örgütü'ne (1946) ve tüzüğüne bakılırsa etkinliği
siyasal değil de sadece "insancıl ve sosyal" bir karakter sahibi mevcut BM
Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne (1951) kadar uzanan çeşitli uluslararasıorganizasyonların tarihini değerlendirmenin yeri burası değil. Temel husus,
mültecilerin bireysel bir durum olmaktan çıkıp kitlesel bir olgu halini aldıkları
bütün durumlarda (iki savaş arasında yaşandığı ve şimdi tekrar vuku bulduğu
üzere), bu örgütlerin ve üye ülkelerin, insanların elinden alınamayacak haklar
konusunun ciddi anlamda üzerinde durmalarına rağmen, bu meseleyi sadece
çözmekten değil, bununla gerektiği ölçüde yüzleşmekten bile tamamen aciz
olduklarını göstermiş olmalarıdır. Bu şekilde bütün mesele polislere ve
insaniyeıçi örgütlere devredilmiştir.
Bu acizlik sadece bürokrasi aygıtlarının bencilliği ve körlüğünden değil, aynı
zamanda doğumlu olanın [nativiry] (yani hayatın) ulus-devletin hukuki düzenine
işlenmesini düzenleyen temel kavramlardaki muğlaklığın bizzat kendisinden
kaynaklanmaktadır.s Hannah Arendt, Imperialism kitabının mülteci sorununa
ayırdığı beşinci bölümüne "Ulus-Devlet'in Çöküşü ve İnsan Haklarının Sonu"
başlığını koymuştu.' İnsan haklarının kaderini içinden çıkı1maz bir şekilde
modern ulus-devlete, ulus-devletin sonunun zorunlu olarak insan haklarını da
işlevsiz kılacağı fikri aracılığıyla bağlayan bu formülasyonu ciddiye almak gerekir.
Buradaki paradoks, insan hakları kavramına kıyas götürmez bir şekilde başlı
başına vücut vermesi gereken bir figürün, Mültecinin, insan hakları kavramının
krizini tesis ediyor olmasında yatmaktadır. Arendt, insanın bütün sıfatlarının
ötesinde bir insan olarak var olduğu varsayımına dayanan İnsan Hakları
kavramının, bu kavramı ortaya atmış kişilerin kendilerini, insan olma sıfatı
dışında bütün diğer özel niteliklerini ve bağlantılarını yitirmiş insanların
karşılarında buldukları ilk anda yerle bir olduğunu belirtir." Ulus-devlet
sisteminde, güya kutsal ve insanın elinden alınamayacak olan hakların, şayet bir
devlete tabi bir vatandaşın hakları değil ise, tamamıyla korunmasız olduğu
görülür. Bu durum aslında dikkat edilirse 1789 Beyannamesi'nin başlığının
muğlaklığında zaten zımnen mevcuttur; Diclaration des droits de l'homme et du
citryen' deki insan ve vatandaş terimlerinin iki ayrı gerçekliği mi isimlendirdiği
yoksa, ikinci terimin aslında ilkini içerdiği bir hendiadys mi oluşturduğu hususu
belirsizdir.>
Saf insan gibi bir şey için ulus-devletin siyasal düzeni içerisinde otonom bir alan
olmadığı, en azından, en iyi koşullarda bile mültecilik statüsünün vatandaşlığa
kabul edilme ya da ülkesine geri gönderilme durumlarından biriyle sonuçlanması
gereken geçici bir durum şeklinde değerlendiriliyor. olmasından açıkça
anlaşılmaktadır. Başka bir sıfatı haiz olmaksızın insanın bu durumunu sürekli
koruması ulus-devlet yasaları açısından tasavvur edilemez bir durumdur.
1789'dan bu yana yazılmış hak beyannamelerine kanun koyucuları kendisine tabi
olmaya mecbur bırakan ebedi ve hukuk-üstü değerler bildirileri muamelesi
yapmayı bir yana bırakıp bunları modern devlet içerisinde gördükleri işlevler
itibarıyla değerlendirmenin zamanı gelmiştir. Esasında, İnsan Hakları öncelikleçıplak doğal hayatın ulus-devletin hukuki-siyasal düzenine işleniminin asli
figürünü temsil etmektedir. Antikitede Tanrı'ya ait olan ve klasik dünyada siyasal
hayattan [bios] açıkça ayrı olan (zoe olarak) çıplak hayat (insan) şimdi devletin
yönetiminde sahnenin merkezine geçerek, deyim yerindeyse, devletin dünyevi
temeli halini almıştır. Ulus-devlet, doğumlu olmayı ya da doğumu [nascita] (yani
çıplak insan hayatını) kendi egemenliğinin temeli haline getiren devlet demektir.
1789 Beyannamesi'nin ilk üç maddesinin (hiç de gizli olmayan) anlamı budur:
ancak doğumluluk unsuru bütün siyasal ilişkilerin özüne işlenerek (1. ve 2.
maddeler) egemenlik prensibi (3. madde) ulusa sıkı sıkıya bağlanabilmiştir (bu,
doğumluluğun [natıo] önceleri basitçe doğum [nascita] anlamına geldiği
düşünülürse kelimenin kökeniyle de uyum içerisindedir). Buradaki zımni kurgu,
iki kavram arasında bir ayrıma yer bırakmayacak şekilde doğumun [naseita]
doğrudan ulus olarak hayat bulmasıdır. Başka bir deyişle, haklara, ancak insamn
vatandaş olmamn derhal uçup kaybolacak bir varsayımım teşkil etmesi
ölçüsünde (ki bu asla olduğu gibi gün ışığına da çıkmaması gereken bir
varsayımdır) sahip olunabilecektir.
Eğer mülteci, ulus-devlet sistemi içerisinde böylesine tedirginlik verici bir
unsursa, bu her şeyin ötesinde mültecİnin insan ile vatandaş, doğumluluk ile
milliyet arasındaki özdeşliği bozarak egemenlik üretim kurgusunu krize
sokmasından kaynaklanır. Bu prensibin tek tük istisnaları tabii ki her zaman
olmuştur. Çağımızın yeniliği, ki bu yenilik ulus-devletin tam da temelini tehdit
etmektedir, insanlığın giderek artan bir oranının ulus-devlet içerisinde artık
temsil edilememesidir. Bu sebeple, mülteci, devlet/ulus/toprak teslisini
menteşelerinden ayırması itibarıyla siyasal tarihimizin marjinal değil, temel
figürü olarak ele alınmayı hak etmektedir. Avrupa'daki ilk kampların mültecileri
kontrol etmek üzere inşa edilen yerler olduğunu ve bu kademeli ilerleyişin
(gözaltı kampları, toplama kampları, imha kampları) son derece gerçek bir soy
devamı teşkil ettiğini hatırlamak yerinde olacaktır. Nazilerin "nihai çözüm"
doğrultusunda sıkı sıkıya uydukları pek az kuraldan biri, Yahudilerin ve
Çingenelerin ancak ve ancak milli haklarından (Nürnberg Yasaları çerçevesinde
sahip oldukları ikinci sınıf vatandaşlıktan bile) tamamen yoksun bırakılmaları
akabinde imha kamplarına gönderilebilir oluşuydu. İnsan, hakları artık vatandaş
hakları olmaktan çıktığı zamandır ki, eski Roma hukukunda kullamldığı
anlamıyla gerçekten kutsa~ yani ölüm yoleusu haline gelir.
Mülteci kavramım "İnsan Hakları" kavramından keskin bir şekilde ayırmak
gereklidir ve sığınma hakkı (ki şu anda Avrupa devletleri mevzuatında öyle veya
böyle büyük ölçüde kısıtlanmaktadır) artık mülteci olgusunun ithaf edildiği
kavramsal kategori olarak değerlendirilmekten çıkmalıdır. (Bunun bugün bizi
çetrefıl kafa karışıklanna sürüklemekten başka bir işe yaramadığım fark etmek
için Agnes Heller'in Tesi sul diritto d'asilo (Sığınma Hakkı Üzerine Tei/er)
çalışmasına bakmak yeterli olacaktır.) Mülteci mutlaka olduğu gibi, yani aynı anda hem ulus-devletin prensiplerini ciddi anlamda krize uğratan hem de
kavramlarda artık daha fazla erteleyemeyeceğimiz bir yenilenmenin önünü açan
bir sınır-kavram olarak değerlendirilmelidir.
Bu arada, Avrupa Birliği ülkelerine sözde yasadışı göç olgusu, bahsettiğim
perspektif değişikliğinin zorunlu olduğunu tamamıyla haklı çıkaran özellikler ve
oranlar sergiliyor (ki Orta Avrupa ülkelerinden gelmesi tahmin edilen yirmi
milyon göçmen göz önüne alındığında bu durum yoğunlaşarak devam
edecektir). Sanayileşmiş devletlerin bugün karşı karşıya olduğu şey, ne
vatandaşlığa kabul edilebilen ne ülkelerine geri gönderilebilen ne de bu iki
durumdan birini talep eden sürekli ikamet durumundaki vatandaş olmegan insanlar
kitlesidir. Bu insanlar çoğunlukla bir uyruk sahibi olsalar da, kendi ülkelerinin
himayesini tercih etmemeleri itibarıyla, mülteci olarak kendilerini bir "de jacto
uyruksuzluk" durumu içerisinde bulurlar. Tomas Hammar, bu vatandaş
olmayan mukimler için "vatandaş" kavramının modern devletlerin sosyopolitik
gerçekliğini tamrn1amakta ne denli yetersiz kaldığım göstermeyi başarmış denizen6
sözcüğünü turetmiştir.? Öbür yandan, ileri derecede sanayileşmiş devletlerin
vatandaşları (ABD ve Avrupa' da) gitgide artan bir şekilde siyasal katılımın
nizami gereklerini terk etmek suretiyle açık bir şekilde denizen'lere, sürekli
yerleşik gayrı-vatandaşlara dönüşme eğilimi göstermekte ve dolayısıyla
vatandaşlar ile denizen'ler en azından belirli bir sosyal katman düzeyinde
birbirlerinden ayrılamayacakları bir alana girmektedir. Buna paralel olarak,
mevcut biçimsel farklılıklara esaslı bir asimilasyorıun eşlik ettiği şartlar altında
nefret ve hoşgörüsüzlüğün de şiddetlerıeceğini söyleyen hepimizin malumu bu
prensibin öngördüğü üzere yabancı düşmanı tepkiler ve korunmacı
seferberlikler de yükseliş göstermektedir.
Avrupa'da imha kampları yeniden açılmadan evvel (ki bu gerçekleşmeye
başlıyor), ulus-devletler doğumlu olmayı işleme prensiplerini ve de dayanağını
bu prensipten alan devlet/ulus/toprak teslisini yeniden sorgulama cesaretini
gösterebilmelidir. Burada bunun somut bir şekilde nasıl yapılacağıyla ilgili yollar
belirtmek kolay bir şey değil. Kudüs sorunu için değerlendirilen çözüm
alternatiflerinden birisi Kudüs'ün bölgesel sınırlar olmaksızın aynı anda iki ayrı
devletin başkenti olmasıdır. Bu. çift taraflı olarak egemenlik sınırının dışında
olma (ya da daha doğrusu böyle bir sınıra sahip olmama) halinin ifade ettiği
paradoksal durum, yeni uluslararası ilişkiler modeli olacak şekilde
genelleştirilebilir. Belirsiz ve tehditkar sınırlarla ayrılan iki ulusal devlet yerine
aym bölgede ikamet eden, karşılıklı nüfus akışları olan ve kılavuz kavramı
vatandaşın ius'undan (hak) ziyade bireyin rifugium'u (iltica) olan, birbirlerinden
karşılıklı egemenlik sınırı dışında kalan bir dizi bölgeyle ayrılacak iki siyasal
toplum tasavvur edilebilir. Benzer bir mantıkla, Avrupa'ya, feci sonuçları
olabileceğini halihazırda kısa vadede öngörebildiğimiz bir "uluslar Avrupası"
şeklinde değil de, burada yaşayan (vatandaş olsun olmasın) herkesin bir toplu
İnsangöç ya da iltica halinde olacağı egemenlik sınırı olmayan ya da bir kısmı hep bu
sırurların dışında kalan bir alan şeklinde bakabiliriz; bu durumda, Avrupalı
olmak da toplu göç halinde bir vatandaşlık hali anlamına gelecektir (bunun
hareket edilmeyen durumları da içine aldığı açıktır). Eski halk kavramının (ki
bilindiği üzere hep bir azınlık belirtir) yeniden siyasalbir anlam kazanıp (şu ana
kadar halk kavramını haddinden fazla bastırmış) ulus kavramına kesin bir
biçimde karşıtlık oluşturmasıyla, Avrupa sahası doğum ve ulus arasında
indirgenemez bir farka işaret ediyor olacaktır.
Bu saha, herhangi bir homojen ulusal bölgeyle ya da bu bölgelerin topografik
toplamıyla örtüşen bir durum arz etmeden, bu bölgeler üzerinde delikler
oluşturan ya da bu bölgeleri topolqjik olarak Klein şişesi ya da Möbius şeridi gibi
içeri ve dışarının birbirlerini hem belirlediği hem de belirsiz kıldığı bir tarzda
bölümleyen bir etkinlik içerisinde olacaktır. Bu yeni sahada, Avrupa şehirleri,
karşılıklı bir egemenlik sınırı dışında olma ilişkisi içerisine girerek 'eski
zamanlarda sahip oldukları dünya şehirleri olma yetilerini yeniden
keşfedeceklerdir.
Ben bu makaleyi yazarken İsrail tarafından sınır dışı edilen 425 Filistinli
kendilerini bir çeşit sahipsiz bir bölgede buluyor. Hannah Arendt'e göre bu
insanlar kesinlikle "kendi halklarının (jncü kollar/'nı teşkil etmektedir. Fakat bu,
sadece ya da zorunlu olarak bu insanların müstakbel bir ulusal devletin ilk
çekirdeğini oluşturacakları ya da Filistin problemini tam da İsrail'in Yahudi
meselesine getirdiği gibi yetersiz bir şekilde çözecekleri anlamına gelmiyor.
Daha ziyade, Filistinlilerin sığındıklarıbu sahipsiz bölge, İsrail devletinin toprak
sahasını, üzerinde delikler açmak ve o karlı dağ imajını Eretz İsrail'in tüm
bölgelerine kıyasla o topraklara çok daha ait kılacak bir şekilde başkalaştırrnak
suretiyle karşı eyleme zaten başlamış durumdadır. Bugün insanın siyasal
anlamda kurtuluşu, ancak ve ancak, ülke sahalarının böyle delinip topolojik
olarak deforme edildiği ve her vatandaşın kendi mülteciliğini teslim etmeyi
öğrendiği bir dünya dahilinde tasavvur edilebilir.
ingilizceden çeviren: Emre Koyuncu
(*) Bu çeviri Agamben'in farklı dergi ve kitaplar içerisinde kimi zaman güncelleyerek
yayımladığı "We Refugees" başlıklı yazısının yaygın versiyonu olan Michael Rocke
çevirisi büyük ölçüde esas alınarak yapılmıştır. Yazı ıçın bkz.
Bu yazı daha sonra Means Without End
içerisinde yeni bir çeviriyle yayımlandı. Agamben Homo Sacer'de farklı bağlamın
gerektirdiği birtakım değişiklikler ve eklemeler yaparak bu yazısından tekrar istifade
etmiştir.
Notlar
1. Hannah Arerıdt, ''We Refugees," Menorah Journal, No. 1 (1943), s. 77.
2. Nativiry bir yerde doğmuş olma, bir yerin yerlisi olma, bir yer "doğumlu" olma
arılamında kullanılmaktadır, (Ç.N.)
3. Hannah Arendt, Imperialism, The Origins 0/ Totalitarianism içinde 2. Bölüm (New
York: Harcourt, Brace, 1951), ss. 266-98.
4. A.g.e. ss. 290-295.
5. Betimlerne yaparken sıfat-isim ikilisi yerine "ve" ile birleştirilmiş iki ismin
kullanılması durumu. Özellikle İngilizce ve Latincede hem sıfat hem de isim olarak
kullanılabilen kelimeler vasıtasıyla anlamı pekiştirrnek üzere kullanılır.(Ç.N.)
6. Deny (reddetmek) ile cıtızen (vatandaş). kelimelerinin kaynaştırılmasıyla
oluşturulmuş bir neolojizm. (Ç.N.)
7. Thomas Hammar, Democraçy and the Nation State: .Aliens, Denizens, and Citizens in a
World o/InternationalMigration (Brookfield, Vt.: Gower, 1990).
1943 yılında, Hannah Arendt Ingilizce yayın yapan küçük bir Yahudi mecmuası
olan Menorah Journa!da "Biz Mülteciler" başlıklı bir makale yayımladı. Bu kısa
fakat önemli makalenin sonunda Arendt, asirnilasyon ile yüzde yüz elli Alman,
yüzde yüz elli Viyanalı, yüzde yüz elli Fransız olduktan sonra, en sonunda acı bir
şekilde "on ne parvient pas deux fois" gerçeğini fark etmesi gerekecek olan
Cohn'un tartışmalı bir portresini çizmesinin akabinde, kendinin de içinde
yaşadığı vatansız mültecilik durumunu, mülteciliği yeni bir tarihsel bilincin
paradigması olarak sunmak üzere tersine çevirecektir. Bütün haklarını kaybetmiş
olsa bile kendi durumunu fasih bir biçimde sürdürme isteğiyle ne pahasına
olursa olsun yeni bir milli kimliğe asimile olmaktan geri duran mülteci, yitirmek
durumunda bırakıldığı makbullüğü karşılığında çok kıymetli bir avantaj elde
edecektir: "Onun için tarih artık kapalı bir kitap değildir ve siyasetin Jantillere ait
bir ayrıcalık olma durumu sona ermiştir. Bilir ki Yahudilerin Avrupa'dan
sürülmesini birçok Avrupa halkının sürülmesi izlemiştir. Bir ülkeden diğerine
sürülen mülteciler kendi halklarının öncü kolunu temsil etmektedir".'
Üzerinden tam elli yıl geçtikten sonra, bugün bile güncelliğinden hiçbir şey
yitirmemiş bu analizin anlamı üzerinde bir miktar düşünmeye değer. Durum,
problemin o zamanki aciliyetini Avrupa içinde ve dışında aynı şekilde koruyor
olmasından ibaret değildir. Bu durum aynı zamanda, ulus-devletin içinde olduğu
çökme süreci ve geleneksel siyasal-hukuki kategorilerin genelolarak aşınması
göz önünde bulundurulursa, mültecinin günümüz halkları için belki de tek
düşünülebilir figür olmasıyla ve de bugün, en azından ulus-devletin ve
egemenliğinin çözülüş süreci tamamlanana kadar, gelecek [to come] bir siyasal
toplumun biçim ve sınırlarını görebildiğimiz yegane kategori olmasıyla ilgilidir.
Esasında, yüz yüze geldiğimiz bu tamamıyla yeni görevlerin üstesinden gelmek
istiyorsak, hiçbir kuşkuya kapılmadan ve çekinmeksizin şu ana kadar siyasi
özneyi temsil etmek için kullandığımız temel kavramlardan (insan, vatandaş ve
hakları kadar egemen halk, işçi kavramlarından da) vazgeçmemiz ve siyasal
felsefemizi bu biricik mülteci figüründen başlayarak yeniden inşa etmemiz
gerekecektir.
Mültecilerin kitlesel bir olgu olarak ilk ortaya çıkışı Rusya, Avusturya-Macaristan
ve Osmanlı İmparatorluklarının yıkılmasının ve akabinde imzalanan barış
anlaşmalarının sonucunda Orta ve Doğu Avrupa'nın demografik ve bölgeselyapısının tamamıyla altüst olduğu ı. Dünya Savaşı sonlarına rastlar. Çok kısa bir
süre zarfında, bir buçuk milyon Beyaz Rus, yedi yüz bin Ermeni, beş yüz bin
Bulgar, bir milyon Yunan ve yüz binlerce Alman, Macar ve Romanyalı ülkelerini
terk edip başka yerlere göç etmiştir. Hareket halindeki bu büyük kitlelere,
tırmanış arz eden şu durumu da eklemek gerekir; yapılan barış antlaşmaları
sonucunda ulus-devlet modeline dayanarak ortaya çıkan yeni ülkelerde (örneğin
Yugoslavya ve Çekoslovakya'da) nüfusun yüzde otuz gibi bir kısmı,
azınlıklardan oluşmaktaydı. Bu azınlıkların korunmaları için bir dizi uluslararası
antlaşma (sözde Azınlık Antlaşmaları) yapılması gerekecek, ancak bu
antlaşmalar pek de uygulanmayacaktı. Birkaç yıl sonra, Almanya' daki ırk temelli
yasalar ve İspanya'daki iç savaş Avrupa geneline yeni ve önemli miktarda
mülteci yayılmasına neden olmuştur.
Mülteciler ile uyruksuz kişiler arasında ayrım yapmaya alışkınız, fakat bu ayrım,
o zaman olduğu gibi bugün de ilk bakışta göründüğü kadar kolay değildir. En
başından beri, teknik anlamda uyruksuz denemeyecek birçok mülteci kendi
ülkelerine dönmernek adına uyruksuzluğu tercih etmiştir. (Savaşın sonunda
Fransa ve Almanya'da bulunan Polenyalı ve Romanyalı Yahudilerin ya da
günümüzde siyasal zulüm kurbanları ile ülkelerine dönmeleri hayatta kalma
olanağını riske atmak anlamına gelecek olanların durumu böyledir.) Öbür
taraftan, Rus, Ermeni ve Macar mülteciler, Sovyet ve Türk devletlerince süratle
ulusal haklarından mahrum bırakılmıştır. ı. Dünya Savaşı ile birlikte birçok
Avrupa devletinin vatandaşlarını vatandaşlıktan çıkaran ya da ulusal haklarından
mahrum bırakılmalarının önünü açan yasalar çıkarmaya başladığını belirtmek
önem arz etmektedir. Bunların ilki 1915 yılında Fransa'da, "düşman" kökenlere
sahip vatandaşlara ilişkindir; bunu 1922'de savaşesnasında "ulus aleyhinde"
eylemlerde bulunmuş olanların vatandaşlığa kabul edilmesini yürürlükten
kaldıran Belçika örneği takip edecektir; 1926'da İtalya'daki faşist rejim "İtalyan
vatandaşlığına layık olmadıklarını" ortaya koyan vatandaşlar hakkında benzer bir
kanun berıimsemiştir; 1933 yılında sıra Avusturya'ya gelmiş ve bu silsile,Alman
vatandaşlarını tam vatandaşlar ve siyasal haklardan mahrum vatandaşlar şeklinde
ikiye bölen 1935 tarihli Nürnberg Yasaları'na kadar devam etmiştir. Bu yasalar
ve sonucunda ortaya çıkan kitlesel uyruksuzluk, hem modern ulus-devletin
ömrü hem de bu fikrin naif "halk" ve "vatandaş" nosyonlarından mutlak bir
şekilde ayrılması açısından bir dönüm noktası teşkil eder.
Ülkelerin, Milletler Cemiyeti'nin ve daha sonra Birleşmiş Milletler'in mülteci
sorunuyla yüzleşmeye çalıştıkları, Rus ve Ermeni mülteciler için Nansen Mülteci
Bürosu'ndan (1921) başlayarak Almanya'dan gelen mülteciler için Yüksek
Komisyon'a (1936), Devletlerarası Mültecilik Komitesi'ne (1938), Birleşmiş
Milletler Uluslararası Mülteciler Örgütü'ne (1946) ve tüzüğüne bakılırsa etkinliği
siyasal değil de sadece "insancıl ve sosyal" bir karakter sahibi mevcut BM
Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne (1951) kadar uzanan çeşitli uluslararasıorganizasyonların tarihini değerlendirmenin yeri burası değil. Temel husus,
mültecilerin bireysel bir durum olmaktan çıkıp kitlesel bir olgu halini aldıkları
bütün durumlarda (iki savaş arasında yaşandığı ve şimdi tekrar vuku bulduğu
üzere), bu örgütlerin ve üye ülkelerin, insanların elinden alınamayacak haklar
konusunun ciddi anlamda üzerinde durmalarına rağmen, bu meseleyi sadece
çözmekten değil, bununla gerektiği ölçüde yüzleşmekten bile tamamen aciz
olduklarını göstermiş olmalarıdır. Bu şekilde bütün mesele polislere ve
insaniyeıçi örgütlere devredilmiştir.
Bu acizlik sadece bürokrasi aygıtlarının bencilliği ve körlüğünden değil, aynı
zamanda doğumlu olanın [nativiry] (yani hayatın) ulus-devletin hukuki düzenine
işlenmesini düzenleyen temel kavramlardaki muğlaklığın bizzat kendisinden
kaynaklanmaktadır.s Hannah Arendt, Imperialism kitabının mülteci sorununa
ayırdığı beşinci bölümüne "Ulus-Devlet'in Çöküşü ve İnsan Haklarının Sonu"
başlığını koymuştu.' İnsan haklarının kaderini içinden çıkı1maz bir şekilde
modern ulus-devlete, ulus-devletin sonunun zorunlu olarak insan haklarını da
işlevsiz kılacağı fikri aracılığıyla bağlayan bu formülasyonu ciddiye almak gerekir.
Buradaki paradoks, insan hakları kavramına kıyas götürmez bir şekilde başlı
başına vücut vermesi gereken bir figürün, Mültecinin, insan hakları kavramının
krizini tesis ediyor olmasında yatmaktadır. Arendt, insanın bütün sıfatlarının
ötesinde bir insan olarak var olduğu varsayımına dayanan İnsan Hakları
kavramının, bu kavramı ortaya atmış kişilerin kendilerini, insan olma sıfatı
dışında bütün diğer özel niteliklerini ve bağlantılarını yitirmiş insanların
karşılarında buldukları ilk anda yerle bir olduğunu belirtir." Ulus-devlet
sisteminde, güya kutsal ve insanın elinden alınamayacak olan hakların, şayet bir
devlete tabi bir vatandaşın hakları değil ise, tamamıyla korunmasız olduğu
görülür. Bu durum aslında dikkat edilirse 1789 Beyannamesi'nin başlığının
muğlaklığında zaten zımnen mevcuttur; Diclaration des droits de l'homme et du
citryen' deki insan ve vatandaş terimlerinin iki ayrı gerçekliği mi isimlendirdiği
yoksa, ikinci terimin aslında ilkini içerdiği bir hendiadys mi oluşturduğu hususu
belirsizdir.>
Saf insan gibi bir şey için ulus-devletin siyasal düzeni içerisinde otonom bir alan
olmadığı, en azından, en iyi koşullarda bile mültecilik statüsünün vatandaşlığa
kabul edilme ya da ülkesine geri gönderilme durumlarından biriyle sonuçlanması
gereken geçici bir durum şeklinde değerlendiriliyor. olmasından açıkça
anlaşılmaktadır. Başka bir sıfatı haiz olmaksızın insanın bu durumunu sürekli
koruması ulus-devlet yasaları açısından tasavvur edilemez bir durumdur.
1789'dan bu yana yazılmış hak beyannamelerine kanun koyucuları kendisine tabi
olmaya mecbur bırakan ebedi ve hukuk-üstü değerler bildirileri muamelesi
yapmayı bir yana bırakıp bunları modern devlet içerisinde gördükleri işlevler
itibarıyla değerlendirmenin zamanı gelmiştir. Esasında, İnsan Hakları öncelikleçıplak doğal hayatın ulus-devletin hukuki-siyasal düzenine işleniminin asli
figürünü temsil etmektedir. Antikitede Tanrı'ya ait olan ve klasik dünyada siyasal
hayattan [bios] açıkça ayrı olan (zoe olarak) çıplak hayat (insan) şimdi devletin
yönetiminde sahnenin merkezine geçerek, deyim yerindeyse, devletin dünyevi
temeli halini almıştır. Ulus-devlet, doğumlu olmayı ya da doğumu [nascita] (yani
çıplak insan hayatını) kendi egemenliğinin temeli haline getiren devlet demektir.
1789 Beyannamesi'nin ilk üç maddesinin (hiç de gizli olmayan) anlamı budur:
ancak doğumluluk unsuru bütün siyasal ilişkilerin özüne işlenerek (1. ve 2.
maddeler) egemenlik prensibi (3. madde) ulusa sıkı sıkıya bağlanabilmiştir (bu,
doğumluluğun [natıo] önceleri basitçe doğum [nascita] anlamına geldiği
düşünülürse kelimenin kökeniyle de uyum içerisindedir). Buradaki zımni kurgu,
iki kavram arasında bir ayrıma yer bırakmayacak şekilde doğumun [naseita]
doğrudan ulus olarak hayat bulmasıdır. Başka bir deyişle, haklara, ancak insamn
vatandaş olmamn derhal uçup kaybolacak bir varsayımım teşkil etmesi
ölçüsünde (ki bu asla olduğu gibi gün ışığına da çıkmaması gereken bir
varsayımdır) sahip olunabilecektir.
Eğer mülteci, ulus-devlet sistemi içerisinde böylesine tedirginlik verici bir
unsursa, bu her şeyin ötesinde mültecİnin insan ile vatandaş, doğumluluk ile
milliyet arasındaki özdeşliği bozarak egemenlik üretim kurgusunu krize
sokmasından kaynaklanır. Bu prensibin tek tük istisnaları tabii ki her zaman
olmuştur. Çağımızın yeniliği, ki bu yenilik ulus-devletin tam da temelini tehdit
etmektedir, insanlığın giderek artan bir oranının ulus-devlet içerisinde artık
temsil edilememesidir. Bu sebeple, mülteci, devlet/ulus/toprak teslisini
menteşelerinden ayırması itibarıyla siyasal tarihimizin marjinal değil, temel
figürü olarak ele alınmayı hak etmektedir. Avrupa'daki ilk kampların mültecileri
kontrol etmek üzere inşa edilen yerler olduğunu ve bu kademeli ilerleyişin
(gözaltı kampları, toplama kampları, imha kampları) son derece gerçek bir soy
devamı teşkil ettiğini hatırlamak yerinde olacaktır. Nazilerin "nihai çözüm"
doğrultusunda sıkı sıkıya uydukları pek az kuraldan biri, Yahudilerin ve
Çingenelerin ancak ve ancak milli haklarından (Nürnberg Yasaları çerçevesinde
sahip oldukları ikinci sınıf vatandaşlıktan bile) tamamen yoksun bırakılmaları
akabinde imha kamplarına gönderilebilir oluşuydu. İnsan, hakları artık vatandaş
hakları olmaktan çıktığı zamandır ki, eski Roma hukukunda kullamldığı
anlamıyla gerçekten kutsa~ yani ölüm yoleusu haline gelir.
Mülteci kavramım "İnsan Hakları" kavramından keskin bir şekilde ayırmak
gereklidir ve sığınma hakkı (ki şu anda Avrupa devletleri mevzuatında öyle veya
böyle büyük ölçüde kısıtlanmaktadır) artık mülteci olgusunun ithaf edildiği
kavramsal kategori olarak değerlendirilmekten çıkmalıdır. (Bunun bugün bizi
çetrefıl kafa karışıklanna sürüklemekten başka bir işe yaramadığım fark etmek
için Agnes Heller'in Tesi sul diritto d'asilo (Sığınma Hakkı Üzerine Tei/er)
çalışmasına bakmak yeterli olacaktır.) Mülteci mutlaka olduğu gibi, yani aynı anda hem ulus-devletin prensiplerini ciddi anlamda krize uğratan hem de
kavramlarda artık daha fazla erteleyemeyeceğimiz bir yenilenmenin önünü açan
bir sınır-kavram olarak değerlendirilmelidir.
Bu arada, Avrupa Birliği ülkelerine sözde yasadışı göç olgusu, bahsettiğim
perspektif değişikliğinin zorunlu olduğunu tamamıyla haklı çıkaran özellikler ve
oranlar sergiliyor (ki Orta Avrupa ülkelerinden gelmesi tahmin edilen yirmi
milyon göçmen göz önüne alındığında bu durum yoğunlaşarak devam
edecektir). Sanayileşmiş devletlerin bugün karşı karşıya olduğu şey, ne
vatandaşlığa kabul edilebilen ne ülkelerine geri gönderilebilen ne de bu iki
durumdan birini talep eden sürekli ikamet durumundaki vatandaş olmegan insanlar
kitlesidir. Bu insanlar çoğunlukla bir uyruk sahibi olsalar da, kendi ülkelerinin
himayesini tercih etmemeleri itibarıyla, mülteci olarak kendilerini bir "de jacto
uyruksuzluk" durumu içerisinde bulurlar. Tomas Hammar, bu vatandaş
olmayan mukimler için "vatandaş" kavramının modern devletlerin sosyopolitik
gerçekliğini tamrn1amakta ne denli yetersiz kaldığım göstermeyi başarmış denizen6
sözcüğünü turetmiştir.? Öbür yandan, ileri derecede sanayileşmiş devletlerin
vatandaşları (ABD ve Avrupa' da) gitgide artan bir şekilde siyasal katılımın
nizami gereklerini terk etmek suretiyle açık bir şekilde denizen'lere, sürekli
yerleşik gayrı-vatandaşlara dönüşme eğilimi göstermekte ve dolayısıyla
vatandaşlar ile denizen'ler en azından belirli bir sosyal katman düzeyinde
birbirlerinden ayrılamayacakları bir alana girmektedir. Buna paralel olarak,
mevcut biçimsel farklılıklara esaslı bir asimilasyorıun eşlik ettiği şartlar altında
nefret ve hoşgörüsüzlüğün de şiddetlerıeceğini söyleyen hepimizin malumu bu
prensibin öngördüğü üzere yabancı düşmanı tepkiler ve korunmacı
seferberlikler de yükseliş göstermektedir.
Avrupa'da imha kampları yeniden açılmadan evvel (ki bu gerçekleşmeye
başlıyor), ulus-devletler doğumlu olmayı işleme prensiplerini ve de dayanağını
bu prensipten alan devlet/ulus/toprak teslisini yeniden sorgulama cesaretini
gösterebilmelidir. Burada bunun somut bir şekilde nasıl yapılacağıyla ilgili yollar
belirtmek kolay bir şey değil. Kudüs sorunu için değerlendirilen çözüm
alternatiflerinden birisi Kudüs'ün bölgesel sınırlar olmaksızın aynı anda iki ayrı
devletin başkenti olmasıdır. Bu. çift taraflı olarak egemenlik sınırının dışında
olma (ya da daha doğrusu böyle bir sınıra sahip olmama) halinin ifade ettiği
paradoksal durum, yeni uluslararası ilişkiler modeli olacak şekilde
genelleştirilebilir. Belirsiz ve tehditkar sınırlarla ayrılan iki ulusal devlet yerine
aym bölgede ikamet eden, karşılıklı nüfus akışları olan ve kılavuz kavramı
vatandaşın ius'undan (hak) ziyade bireyin rifugium'u (iltica) olan, birbirlerinden
karşılıklı egemenlik sınırı dışında kalan bir dizi bölgeyle ayrılacak iki siyasal
toplum tasavvur edilebilir. Benzer bir mantıkla, Avrupa'ya, feci sonuçları
olabileceğini halihazırda kısa vadede öngörebildiğimiz bir "uluslar Avrupası"
şeklinde değil de, burada yaşayan (vatandaş olsun olmasın) herkesin bir toplu
İnsangöç ya da iltica halinde olacağı egemenlik sınırı olmayan ya da bir kısmı hep bu
sırurların dışında kalan bir alan şeklinde bakabiliriz; bu durumda, Avrupalı
olmak da toplu göç halinde bir vatandaşlık hali anlamına gelecektir (bunun
hareket edilmeyen durumları da içine aldığı açıktır). Eski halk kavramının (ki
bilindiği üzere hep bir azınlık belirtir) yeniden siyasalbir anlam kazanıp (şu ana
kadar halk kavramını haddinden fazla bastırmış) ulus kavramına kesin bir
biçimde karşıtlık oluşturmasıyla, Avrupa sahası doğum ve ulus arasında
indirgenemez bir farka işaret ediyor olacaktır.
Bu saha, herhangi bir homojen ulusal bölgeyle ya da bu bölgelerin topografik
toplamıyla örtüşen bir durum arz etmeden, bu bölgeler üzerinde delikler
oluşturan ya da bu bölgeleri topolqjik olarak Klein şişesi ya da Möbius şeridi gibi
içeri ve dışarının birbirlerini hem belirlediği hem de belirsiz kıldığı bir tarzda
bölümleyen bir etkinlik içerisinde olacaktır. Bu yeni sahada, Avrupa şehirleri,
karşılıklı bir egemenlik sınırı dışında olma ilişkisi içerisine girerek 'eski
zamanlarda sahip oldukları dünya şehirleri olma yetilerini yeniden
keşfedeceklerdir.
Ben bu makaleyi yazarken İsrail tarafından sınır dışı edilen 425 Filistinli
kendilerini bir çeşit sahipsiz bir bölgede buluyor. Hannah Arendt'e göre bu
insanlar kesinlikle "kendi halklarının (jncü kollar/'nı teşkil etmektedir. Fakat bu,
sadece ya da zorunlu olarak bu insanların müstakbel bir ulusal devletin ilk
çekirdeğini oluşturacakları ya da Filistin problemini tam da İsrail'in Yahudi
meselesine getirdiği gibi yetersiz bir şekilde çözecekleri anlamına gelmiyor.
Daha ziyade, Filistinlilerin sığındıklarıbu sahipsiz bölge, İsrail devletinin toprak
sahasını, üzerinde delikler açmak ve o karlı dağ imajını Eretz İsrail'in tüm
bölgelerine kıyasla o topraklara çok daha ait kılacak bir şekilde başkalaştırrnak
suretiyle karşı eyleme zaten başlamış durumdadır. Bugün insanın siyasal
anlamda kurtuluşu, ancak ve ancak, ülke sahalarının böyle delinip topolojik
olarak deforme edildiği ve her vatandaşın kendi mülteciliğini teslim etmeyi
öğrendiği bir dünya dahilinde tasavvur edilebilir.
ingilizceden çeviren: Emre Koyuncu
(*) Bu çeviri Agamben'in farklı dergi ve kitaplar içerisinde kimi zaman güncelleyerek
yayımladığı "We Refugees" başlıklı yazısının yaygın versiyonu olan Michael Rocke
çevirisi büyük ölçüde esas alınarak yapılmıştır. Yazı ıçın bkz.
içerisinde yeni bir çeviriyle yayımlandı. Agamben Homo Sacer'de farklı bağlamın
gerektirdiği birtakım değişiklikler ve eklemeler yaparak bu yazısından tekrar istifade
etmiştir.
Notlar
1. Hannah Arerıdt, ''We Refugees," Menorah Journal, No. 1 (1943), s. 77.
2. Nativiry bir yerde doğmuş olma, bir yerin yerlisi olma, bir yer "doğumlu" olma
arılamında kullanılmaktadır, (Ç.N.)
3. Hannah Arendt, Imperialism, The Origins 0/ Totalitarianism içinde 2. Bölüm (New
York: Harcourt, Brace, 1951), ss. 266-98.
4. A.g.e. ss. 290-295.
5. Betimlerne yaparken sıfat-isim ikilisi yerine "ve" ile birleştirilmiş iki ismin
kullanılması durumu. Özellikle İngilizce ve Latincede hem sıfat hem de isim olarak
kullanılabilen kelimeler vasıtasıyla anlamı pekiştirrnek üzere kullanılır.(Ç.N.)
6. Deny (reddetmek) ile cıtızen (vatandaş). kelimelerinin kaynaştırılmasıyla
oluşturulmuş bir neolojizm. (Ç.N.)
7. Thomas Hammar, Democraçy and the Nation State: .Aliens, Denizens, and Citizens in a
World o/InternationalMigration (Brookfield, Vt.: Gower, 1990).
26 Kasım 2009 Perşembe
23 Kasım 2009 Pazartesi
Hollanda’dan Dayanışma Çağrısı
Bizler Hollandalı ev işgalcileriyiz. Sizlerden kendi ülkenizde (mesela Hollanda konsolosluklarında) Hollanda’da yakında başlatılacak olan ev işgali yasağına karşı bir eylem organize etmenizi istiyoruz. Görüşmeler 26-28 Kasım tarihlerinde Eerste Kamer’de (Hollanda meclisi 1. basamağı) yapılacağı ve Aralık başında yasa oylaması yapılacağı için eylem için en uygun tarihler 26-28 Kasım olacaktır.
Tüm ev işgali yasağına karşı olanlara,
Tüm ev işgalcilerine,
Tüm eski ev işgalcilerine,
Tüm ev işgalcisi olmak isteyen gençlere,
Tüm ev işgalcilerinin arkadaşlarına,
Tüm politik aktivistlere,
Tüm antifa aktivistlerine,
Tüm işgal evlerinde sanatını üretmiş ve/veya sergilemiş sanatçılara,
Tüm işgal evlerinde çalmış müzik grupları ve DJ’lere,
Tüm ev işgallerindeki konser ve partilerden zevk alanlara,
Tüm işgal evlerini ziyaret etmiş ve orada kalmış gezginlere,
Ve yukarıda bahsedemediğimiz herkese…
Büyük ihtimalle biliyorsunuz, Hollandalı ev işgalcileri için karanlık günler yaklaşıyor. 15.10.2009′da ev işgali yasağı Tweede Kamer’de (Hollanda meclisi’nin 2. basamağı) oylandı. Unutmayalım ki bu oylama ırkçı ve yabancı düşmanı politikacılar Rita Verdonk ve Geert Wilders olmadan olmazdı. 1 Ocak 2010′dan itibaren Hollanda’da ev işgali bir suç olabilir. Aralık başında Eerste Kamer’de bu konu görüşülecek ve oylanacak. Eğer yasa orada da onaylanırsa boş bir binayı işgal etmek isteyenler birer suçlu muamelesi görecek ve Hollanda otoriteleri tarafından cezalandırılacak. Cezalar da 1 yıl ila 2 yıl arasında hapis cezası gibi gayet ağır olacak.
Bu gerçekten ciddi bir tehdit! Politikacıların Hollanda’daki ev işgali hareketini yıkmasına izin vermemeliyiz! Bekleyecek vakit yok! Şimdi harekete geçmeliyiz!
Ana akım medya ve politikacılar bizim az olduğumuzu söylüyor, ama bizim ruhumuz onların yarattığı çürümüş ve insanlık dışı yasalarından daha güçlü. Polislere ve politikacılara evlerimizi koruma niyetimizi göstereceğiz. Hollanda’da ucuz ev konusunda ciddi bir eksik var. Örneğin Amsterdam’da bir odanın aylık kirası 300 – 550 euro gibi fiyatlarda.
Ana akım medya ve politikacılar bizim şiddet yanlısı olduğumuzu söylüyor ama asıl şiddet yanlısı olanlar CDU (Hristiyan Demokratik Partisi), CU (Hristiyan Birliği) ve SGP’dir (Ortodoks Protestan Parti). Onlar için boş evler insanların kendilerine bir ev bulabilmesinden daha önemli. Hristiyanlar istediği için 31 Aralık 2009′dan sonra ev işgal etmek isteyenlerin hepsi birer suçlu olacaklar.
Politikacılar bize başka seçenek bırakmıyorlar! 1 Ocak’tan itibaren evsiz olmak veya suçlu olmak arasında bir seçim yapmamızı istiyorlar! Bu bizim için hiçte uygun değil! Biz ne sokaklarda yaşayacağın ne de hapishanelerde! Bizler insanız ve saygıyı hakediyoruz!
Hollanda’da yüzlerce işgal evi var. Böyle büyük bir altyapıyı asla kaybedemeyiz! Bunlar evler, otonom bölgeler ve kültürel aktivite alanlarıdır. Tüm bu binalarda bizler yaşıyoruz ve/veya politik fikirlerimizi geliştiriyor ve pratiklerini yapıyoruz. Bu mekanları özgür sanatı ve yeraltı kültürlerini geliştirmek ve ana akım sanat ve kültürlere karşı ortaya koymak için kullanıyoruz.
Biraz da duygusal olalım. Birçoğumuz için ev işgalciliği bir yaşam tarzı. Birçoğumuz hayatının en güzel zamanlarını işgal evlerinde geçirdi. Unutulmaz maceralarımız oldu. Bir yığın paha biçilemez deneyimlerimiz oldu, kendiliğinden organize komünler ve ev kollektifleri gibi. Birçoğumuz en iyi arkadaşlarıyla buralarda tanıştı. Bunlar bile işgal evi yasaklarına karşı çıkmak için fazlasıyla yeterli.
Hollanda’daki ev işgali için doğan bu ciddi tehditi görmezden gelmeyin! Hayalgücünüzü kullanın, gözlerinizi açın, ayağa kalkın ve harekete geçin!
Bizim direnişimiz kapitalizmin, ırk ve cinsiyet ayrımlarının, gücün ve savaşın olmadığı bir dünya için!
Her türlü desteğiniz bizi çok memnun edecektir. Dayanışma en büyük silahımız!
Eerste Kamer’e her türlü yorumunuzu iletmek için bu adrese mail atabilirsiniz;
mail: postbus@eerstekamer.nl
Tüm ev işgali yasağına karşı olanlara,
Tüm ev işgalcilerine,
Tüm eski ev işgalcilerine,
Tüm ev işgalcisi olmak isteyen gençlere,
Tüm ev işgalcilerinin arkadaşlarına,
Tüm politik aktivistlere,
Tüm antifa aktivistlerine,
Tüm işgal evlerinde sanatını üretmiş ve/veya sergilemiş sanatçılara,
Tüm işgal evlerinde çalmış müzik grupları ve DJ’lere,
Tüm ev işgallerindeki konser ve partilerden zevk alanlara,
Tüm işgal evlerini ziyaret etmiş ve orada kalmış gezginlere,
Ve yukarıda bahsedemediğimiz herkese…
Büyük ihtimalle biliyorsunuz, Hollandalı ev işgalcileri için karanlık günler yaklaşıyor. 15.10.2009′da ev işgali yasağı Tweede Kamer’de (Hollanda meclisi’nin 2. basamağı) oylandı. Unutmayalım ki bu oylama ırkçı ve yabancı düşmanı politikacılar Rita Verdonk ve Geert Wilders olmadan olmazdı. 1 Ocak 2010′dan itibaren Hollanda’da ev işgali bir suç olabilir. Aralık başında Eerste Kamer’de bu konu görüşülecek ve oylanacak. Eğer yasa orada da onaylanırsa boş bir binayı işgal etmek isteyenler birer suçlu muamelesi görecek ve Hollanda otoriteleri tarafından cezalandırılacak. Cezalar da 1 yıl ila 2 yıl arasında hapis cezası gibi gayet ağır olacak.
Bu gerçekten ciddi bir tehdit! Politikacıların Hollanda’daki ev işgali hareketini yıkmasına izin vermemeliyiz! Bekleyecek vakit yok! Şimdi harekete geçmeliyiz!
Ana akım medya ve politikacılar bizim az olduğumuzu söylüyor, ama bizim ruhumuz onların yarattığı çürümüş ve insanlık dışı yasalarından daha güçlü. Polislere ve politikacılara evlerimizi koruma niyetimizi göstereceğiz. Hollanda’da ucuz ev konusunda ciddi bir eksik var. Örneğin Amsterdam’da bir odanın aylık kirası 300 – 550 euro gibi fiyatlarda.
Ana akım medya ve politikacılar bizim şiddet yanlısı olduğumuzu söylüyor ama asıl şiddet yanlısı olanlar CDU (Hristiyan Demokratik Partisi), CU (Hristiyan Birliği) ve SGP’dir (Ortodoks Protestan Parti). Onlar için boş evler insanların kendilerine bir ev bulabilmesinden daha önemli. Hristiyanlar istediği için 31 Aralık 2009′dan sonra ev işgal etmek isteyenlerin hepsi birer suçlu olacaklar.
Politikacılar bize başka seçenek bırakmıyorlar! 1 Ocak’tan itibaren evsiz olmak veya suçlu olmak arasında bir seçim yapmamızı istiyorlar! Bu bizim için hiçte uygun değil! Biz ne sokaklarda yaşayacağın ne de hapishanelerde! Bizler insanız ve saygıyı hakediyoruz!
Hollanda’da yüzlerce işgal evi var. Böyle büyük bir altyapıyı asla kaybedemeyiz! Bunlar evler, otonom bölgeler ve kültürel aktivite alanlarıdır. Tüm bu binalarda bizler yaşıyoruz ve/veya politik fikirlerimizi geliştiriyor ve pratiklerini yapıyoruz. Bu mekanları özgür sanatı ve yeraltı kültürlerini geliştirmek ve ana akım sanat ve kültürlere karşı ortaya koymak için kullanıyoruz.
Biraz da duygusal olalım. Birçoğumuz için ev işgalciliği bir yaşam tarzı. Birçoğumuz hayatının en güzel zamanlarını işgal evlerinde geçirdi. Unutulmaz maceralarımız oldu. Bir yığın paha biçilemez deneyimlerimiz oldu, kendiliğinden organize komünler ve ev kollektifleri gibi. Birçoğumuz en iyi arkadaşlarıyla buralarda tanıştı. Bunlar bile işgal evi yasaklarına karşı çıkmak için fazlasıyla yeterli.
Hollanda’daki ev işgali için doğan bu ciddi tehditi görmezden gelmeyin! Hayalgücünüzü kullanın, gözlerinizi açın, ayağa kalkın ve harekete geçin!
Bizim direnişimiz kapitalizmin, ırk ve cinsiyet ayrımlarının, gücün ve savaşın olmadığı bir dünya için!
Her türlü desteğiniz bizi çok memnun edecektir. Dayanışma en büyük silahımız!
Eerste Kamer’e her türlü yorumunuzu iletmek için bu adrese mail atabilirsiniz;
mail: postbus@eerstekamer.nl
Hollanda’dan Dayanışma Çağrısı
Bizler Hollandalı ev işgalcileriyiz. Sizlerden kendi ülkenizde (mesela Hollanda konsolosluklarında) Hollanda’da yakında başlatılacak olan ev işgali yasağına karşı bir eylem organize etmenizi istiyoruz. Görüşmeler 26-28 Kasım tarihlerinde Eerste Kamer’de (Hollanda meclisi 1. basamağı) yapılacağı ve Aralık başında yasa oylaması yapılacağı için eylem için en uygun tarihler 26-28 Kasım olacaktır.
Tüm ev işgali yasağına karşı olanlara,
Tüm ev işgalcilerine,
Tüm eski ev işgalcilerine,
Tüm ev işgalcisi olmak isteyen gençlere,
Tüm ev işgalcilerinin arkadaşlarına,
Tüm politik aktivistlere,
Tüm antifa aktivistlerine,
Tüm işgal evlerinde sanatını üretmiş ve/veya sergilemiş sanatçılara,
Tüm işgal evlerinde çalmış müzik grupları ve DJ’lere,
Tüm ev işgallerindeki konser ve partilerden zevk alanlara,
Tüm işgal evlerini ziyaret etmiş ve orada kalmış gezginlere,
Ve yukarıda bahsedemediğimiz herkese…
Büyük ihtimalle biliyorsunuz, Hollandalı ev işgalcileri için karanlık günler yaklaşıyor. 15.10.2009′da ev işgali yasağı Tweede Kamer’de (Hollanda meclisi’nin 2. basamağı) oylandı. Unutmayalım ki bu oylama ırkçı ve yabancı düşmanı politikacılar Rita Verdonk ve Geert Wilders olmadan olmazdı. 1 Ocak 2010′dan itibaren Hollanda’da ev işgali bir suç olabilir. Aralık başında Eerste Kamer’de bu konu görüşülecek ve oylanacak. Eğer yasa orada da onaylanırsa boş bir binayı işgal etmek isteyenler birer suçlu muamelesi görecek ve Hollanda otoriteleri tarafından cezalandırılacak. Cezalar da 1 yıl ila 2 yıl arasında hapis cezası gibi gayet ağır olacak.
Bu gerçekten ciddi bir tehdit! Politikacıların Hollanda’daki ev işgali hareketini yıkmasına izin vermemeliyiz! Bekleyecek vakit yok! Şimdi harekete geçmeliyiz!
Ana akım medya ve politikacılar bizim az olduğumuzu söylüyor, ama bizim ruhumuz onların yarattığı çürümüş ve insanlık dışı yasalarından daha güçlü. Polislere ve politikacılara evlerimizi koruma niyetimizi göstereceğiz. Hollanda’da ucuz ev konusunda ciddi bir eksik var. Örneğin Amsterdam’da bir odanın aylık kirası 300 – 550 euro gibi fiyatlarda.
Ana akım medya ve politikacılar bizim şiddet yanlısı olduğumuzu söylüyor ama asıl şiddet yanlısı olanlar CDU (Hristiyan Demokratik Partisi), CU (Hristiyan Birliği) ve SGP’dir (Ortodoks Protestan Parti). Onlar için boş evler insanların kendilerine bir ev bulabilmesinden daha önemli. Hristiyanlar istediği için 31 Aralık 2009′dan sonra ev işgal etmek isteyenlerin hepsi birer suçlu olacaklar.
Politikacılar bize başka seçenek bırakmıyorlar! 1 Ocak’tan itibaren evsiz olmak veya suçlu olmak arasında bir seçim yapmamızı istiyorlar! Bu bizim için hiçte uygun değil! Biz ne sokaklarda yaşayacağın ne de hapishanelerde! Bizler insanız ve saygıyı hakediyoruz!
Hollanda’da yüzlerce işgal evi var. Böyle büyük bir altyapıyı asla kaybedemeyiz! Bunlar evler, otonom bölgeler ve kültürel aktivite alanlarıdır. Tüm bu binalarda bizler yaşıyoruz ve/veya politik fikirlerimizi geliştiriyor ve pratiklerini yapıyoruz. Bu mekanları özgür sanatı ve yeraltı kültürlerini geliştirmek ve ana akım sanat ve kültürlere karşı ortaya koymak için kullanıyoruz.
Biraz da duygusal olalım. Birçoğumuz için ev işgalciliği bir yaşam tarzı. Birçoğumuz hayatının en güzel zamanlarını işgal evlerinde geçirdi. Unutulmaz maceralarımız oldu. Bir yığın paha biçilemez deneyimlerimiz oldu, kendiliğinden organize komünler ve ev kollektifleri gibi. Birçoğumuz en iyi arkadaşlarıyla buralarda tanıştı. Bunlar bile işgal evi yasaklarına karşı çıkmak için fazlasıyla yeterli.
Hollanda’daki ev işgali için doğan bu ciddi tehditi görmezden gelmeyin! Hayalgücünüzü kullanın, gözlerinizi açın, ayağa kalkın ve harekete geçin!
Bizim direnişimiz kapitalizmin, ırk ve cinsiyet ayrımlarının, gücün ve savaşın olmadığı bir dünya için!
Her türlü desteğiniz bizi çok memnun edecektir. Dayanışma en büyük silahımız!
Eerste Kamer’e her türlü yorumunuzu iletmek için bu adrese mail atabilirsiniz;
mail: postbus@eerstekamer.nl
Tüm ev işgali yasağına karşı olanlara,
Tüm ev işgalcilerine,
Tüm eski ev işgalcilerine,
Tüm ev işgalcisi olmak isteyen gençlere,
Tüm ev işgalcilerinin arkadaşlarına,
Tüm politik aktivistlere,
Tüm antifa aktivistlerine,
Tüm işgal evlerinde sanatını üretmiş ve/veya sergilemiş sanatçılara,
Tüm işgal evlerinde çalmış müzik grupları ve DJ’lere,
Tüm ev işgallerindeki konser ve partilerden zevk alanlara,
Tüm işgal evlerini ziyaret etmiş ve orada kalmış gezginlere,
Ve yukarıda bahsedemediğimiz herkese…
Büyük ihtimalle biliyorsunuz, Hollandalı ev işgalcileri için karanlık günler yaklaşıyor. 15.10.2009′da ev işgali yasağı Tweede Kamer’de (Hollanda meclisi’nin 2. basamağı) oylandı. Unutmayalım ki bu oylama ırkçı ve yabancı düşmanı politikacılar Rita Verdonk ve Geert Wilders olmadan olmazdı. 1 Ocak 2010′dan itibaren Hollanda’da ev işgali bir suç olabilir. Aralık başında Eerste Kamer’de bu konu görüşülecek ve oylanacak. Eğer yasa orada da onaylanırsa boş bir binayı işgal etmek isteyenler birer suçlu muamelesi görecek ve Hollanda otoriteleri tarafından cezalandırılacak. Cezalar da 1 yıl ila 2 yıl arasında hapis cezası gibi gayet ağır olacak.
Bu gerçekten ciddi bir tehdit! Politikacıların Hollanda’daki ev işgali hareketini yıkmasına izin vermemeliyiz! Bekleyecek vakit yok! Şimdi harekete geçmeliyiz!
Ana akım medya ve politikacılar bizim az olduğumuzu söylüyor, ama bizim ruhumuz onların yarattığı çürümüş ve insanlık dışı yasalarından daha güçlü. Polislere ve politikacılara evlerimizi koruma niyetimizi göstereceğiz. Hollanda’da ucuz ev konusunda ciddi bir eksik var. Örneğin Amsterdam’da bir odanın aylık kirası 300 – 550 euro gibi fiyatlarda.
Ana akım medya ve politikacılar bizim şiddet yanlısı olduğumuzu söylüyor ama asıl şiddet yanlısı olanlar CDU (Hristiyan Demokratik Partisi), CU (Hristiyan Birliği) ve SGP’dir (Ortodoks Protestan Parti). Onlar için boş evler insanların kendilerine bir ev bulabilmesinden daha önemli. Hristiyanlar istediği için 31 Aralık 2009′dan sonra ev işgal etmek isteyenlerin hepsi birer suçlu olacaklar.
Politikacılar bize başka seçenek bırakmıyorlar! 1 Ocak’tan itibaren evsiz olmak veya suçlu olmak arasında bir seçim yapmamızı istiyorlar! Bu bizim için hiçte uygun değil! Biz ne sokaklarda yaşayacağın ne de hapishanelerde! Bizler insanız ve saygıyı hakediyoruz!
Hollanda’da yüzlerce işgal evi var. Böyle büyük bir altyapıyı asla kaybedemeyiz! Bunlar evler, otonom bölgeler ve kültürel aktivite alanlarıdır. Tüm bu binalarda bizler yaşıyoruz ve/veya politik fikirlerimizi geliştiriyor ve pratiklerini yapıyoruz. Bu mekanları özgür sanatı ve yeraltı kültürlerini geliştirmek ve ana akım sanat ve kültürlere karşı ortaya koymak için kullanıyoruz.
Biraz da duygusal olalım. Birçoğumuz için ev işgalciliği bir yaşam tarzı. Birçoğumuz hayatının en güzel zamanlarını işgal evlerinde geçirdi. Unutulmaz maceralarımız oldu. Bir yığın paha biçilemez deneyimlerimiz oldu, kendiliğinden organize komünler ve ev kollektifleri gibi. Birçoğumuz en iyi arkadaşlarıyla buralarda tanıştı. Bunlar bile işgal evi yasaklarına karşı çıkmak için fazlasıyla yeterli.
Hollanda’daki ev işgali için doğan bu ciddi tehditi görmezden gelmeyin! Hayalgücünüzü kullanın, gözlerinizi açın, ayağa kalkın ve harekete geçin!
Bizim direnişimiz kapitalizmin, ırk ve cinsiyet ayrımlarının, gücün ve savaşın olmadığı bir dünya için!
Her türlü desteğiniz bizi çok memnun edecektir. Dayanışma en büyük silahımız!
Eerste Kamer’e her türlü yorumunuzu iletmek için bu adrese mail atabilirsiniz;
mail: postbus@eerstekamer.nl
4 Kasım 2009 Çarşamba
''Diyarbakır cezaevinden bir farkı yoktu'' Benim de söyleyecek sözüm var!
DOĞUBEYAZIT - Askeri cezaevinde yaşadığı günleri ‘Beyaz Saray’ isimli kitabında anlatacak olan Doğubayazıt’lı Adem Kara, “Oranın Diyarbakır cezaevinden bir farkı yoktu. Her gün kalaslarla bizi dövüyorlardı. Bütün Kürt askerleri oraya toplamışlardı. Bazı askerlerin kaşlarını bile kesiyorlardı. Güneydoğu’da yaşanan asker ölümlerinden sonra bizi avluya çıkartıp zorla marş okutuyorlardı” dedi.
Doğubayazıt’lı Adem Kara, 2004 Ağustosunda Erzincan’da acemi birliğini yaptıktan sonra Balıkesir Burhaniye’de usta birliğine katıldı. Ancak burada kendisine yapılan baskılara dayanamayan Kara, firar ederek ailesinin yanına sığındı. 2 ay firar gezen Kara daha sonra ailesinin baskısıyla yeniden birliğine teslim oldu. Fakat kendisine yönelik baskılar sona ermeyince çareyi yeniden firar etmekte buldu.
9 ay firar dolaştıktan sonra Doğubayazıt’ta yakalanarak İzmir Ege Ordu Mahkemesine çıkarıldı. Tutuklanarak konulduğu Şirinyer 1. Sınıf Askeri Cezaevinde ağır işkencelere maruz kaldı. Tam 3.5 yıl askerlik yapan Kara tezkere aldığında “Eğer sivilde burada yaşadıklarını gördüklerini anlatırsan, bizim doğuda ağabeylerimiz var. Seni oralarda yaşatmayız” denilerek tehdit edilmiş. Cezaevinde yaşadıklarını Beyaz Saray isimli kitabında ayrıntılı olarak anlatacağını belirten Kara 2 yıl boyunca yaşadıklarını kimseye anlatmamış ve psikolojik tedavi görmüş.
‘HÜCREDE GÜNLERCE İŞKENCE GÖRDÜM’
Cezaevi girişinde 10 tane gardiyanın kendisini tekme tokat dövdüğünü ve kanlar içinde kaldığını anlatan Kara, cezaevine gardiyanların çarşaf adını verdikleri bir hücrede günlerce aç susuz bekletildiğini söyledi. O odanın duvarlarının kan ile kaplı olduğunu anlatan Kara, “Duvarlar hep kan içindeydi. Beni orada copla, tekmelerle günlerce dövdüler, ben bayılmıştım. Gözümü açtığımda kendimi bir koğuşta gördüm” dedi.
‘BAZI MAHKUMLARIN KAŞLARI BİLE KESİLİYORDU’
Gözünü koğuşta açtığında gördüğü manzara karşısında adeta şok geçirdiğini belirten Kara, “Yaklaşık 20 mahkum vardı. Hepsinin kafası jilete vurulmuştu. Bazılarının kaşları bile alınmıştı. Çok ürkütücü bir durumdu. Çok korktum. 12 eylül Diyarbakır cezaevinde yaşananları daha önce okuduğum için bu cezaevi ile Diyarbakır cezaevi arasında benzerlikleri fark ediyordum. Orası da tam aynı onun gibi bir yer. Herkes tek tip, siyah ve kirli bir elbise giyiyordu. Oradakilerin psikolojisi tamamen bozulmuştu. Sabahın dördünde hepimiz ayağa dikiliyorduk. Bazı mahkumları yere yatırıyorlardı. Sonra bize diyorlardı ki şimdi çıkın bunları ezin ve tekmeleyin. Biz kendi arkadaşlarımızı bir süre ezip tekmeledikten sonra biz yere yatıyorduk ve diğer mahkumlar bize aynı şeyi yapıyordu. Tüm mahkumları paspaslarla dövüyorlardı. Sabahları cezaevi temizliğine çıkarıyorlardı. Bizi her gün her tarafımızdan kanlar akıncaya kadar kalaslarla dövüyorlardı.”
‘GARDİYANLAR ÇOK GADDARDI’
Kara, yaşananlardan kurtulmak için kalp hastası olduğunu ve tedavi olmak istediğini söyleyince buna sinirlenen cezaevi yönetimi Kara’yı cinayetten yatan askerlerin bulunduğu bölüme göndermiş. Ordaki durumun ise daha kötü olduğunu anlatan Kara, “Orda cinayetten yatanlar vardı, orası daha kötüydü. Müebbet yatan mahkumlar vardı. Sabahtan akşama kadar dayak vardı. Askeri suçtan yatanlarla gardiyanlar işbirliği içindeydi. Zaten günde 2 saat mutlaka bizi gardiyanlara dövdürüyorlardı. Sonrada kendileri dövüyordu” dedi.
‘ZORLA MARŞ OKUTUYORLARDI’
Gardiyanlar hepsinin takma isim kullandığını belirten Kara şöyle dedi: “Kurtlar Vadisindeki isimleri lakap olarak kullanıyorlardı. Onlara çok özeniyorlardı. Birbirlerini Polat, Abdülhey, Memati, Bozo, Çakır ve Halit gibi isimlerle çağırıyorlardı. Orada kimin ne için dayak yediği belli değildi. Özellikle bölgede çatışma haberleri geldiğinde Kürt mahkumlar avluya çıkarılıyorduk. Bize zorla Kurtlar Vadisi adını verdikleri bir marş okutuyorlardı. Bize zorla ‘Kahrolsun PKK’, ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’ ve ‘Ne mutlu Türküm diyene’ diye bağıracaksınız diyorlardı. İstediklerini yapmayınca kalaslarla dövüyorlardı. Askeri mahkemede ifademi bile almadan direkt 20 ay ceza verdi. Sonra yedi ay askeri cezaevinde kaldım oradan beni sivil cezaevine sevk ettiler orada kendimi toparlayamadım. İnsanlardan nefret etmeye başladım. Sonra yavaş yavaş alışmaya başlamışken beni bu seferde Manisa’ya sevk ettiler. Oraya da alışana kadar cezam bitti artık sonra tekrar askere yolladılar. Orda da 8 ay kaldıktan sonra teskereye aldım.”
‘ORAYA BEYAZ SARAY CEZAEVİ DİYORLARDI’
Kaldığı askeri cezaevinin bir diğer adının Beyaz Saray olduğunu anlatan Kara, yakın zamanda piyasaya çıkacak olan kitabına da bu ismi verdiğini söyledi. Türkiye’deki herkesi bu askeri cezaevi konusunda duyarlı olmaya çağıran Kara, kitabında yaşadıklarını ayrıntılı olarak anlattığını da sözlerine ekledi.
ANF - 31 Ekim 2009
Doğubayazıt’lı Adem Kara, 2004 Ağustosunda Erzincan’da acemi birliğini yaptıktan sonra Balıkesir Burhaniye’de usta birliğine katıldı. Ancak burada kendisine yapılan baskılara dayanamayan Kara, firar ederek ailesinin yanına sığındı. 2 ay firar gezen Kara daha sonra ailesinin baskısıyla yeniden birliğine teslim oldu. Fakat kendisine yönelik baskılar sona ermeyince çareyi yeniden firar etmekte buldu.
9 ay firar dolaştıktan sonra Doğubayazıt’ta yakalanarak İzmir Ege Ordu Mahkemesine çıkarıldı. Tutuklanarak konulduğu Şirinyer 1. Sınıf Askeri Cezaevinde ağır işkencelere maruz kaldı. Tam 3.5 yıl askerlik yapan Kara tezkere aldığında “Eğer sivilde burada yaşadıklarını gördüklerini anlatırsan, bizim doğuda ağabeylerimiz var. Seni oralarda yaşatmayız” denilerek tehdit edilmiş. Cezaevinde yaşadıklarını Beyaz Saray isimli kitabında ayrıntılı olarak anlatacağını belirten Kara 2 yıl boyunca yaşadıklarını kimseye anlatmamış ve psikolojik tedavi görmüş.
‘HÜCREDE GÜNLERCE İŞKENCE GÖRDÜM’
Cezaevi girişinde 10 tane gardiyanın kendisini tekme tokat dövdüğünü ve kanlar içinde kaldığını anlatan Kara, cezaevine gardiyanların çarşaf adını verdikleri bir hücrede günlerce aç susuz bekletildiğini söyledi. O odanın duvarlarının kan ile kaplı olduğunu anlatan Kara, “Duvarlar hep kan içindeydi. Beni orada copla, tekmelerle günlerce dövdüler, ben bayılmıştım. Gözümü açtığımda kendimi bir koğuşta gördüm” dedi.
‘BAZI MAHKUMLARIN KAŞLARI BİLE KESİLİYORDU’
Gözünü koğuşta açtığında gördüğü manzara karşısında adeta şok geçirdiğini belirten Kara, “Yaklaşık 20 mahkum vardı. Hepsinin kafası jilete vurulmuştu. Bazılarının kaşları bile alınmıştı. Çok ürkütücü bir durumdu. Çok korktum. 12 eylül Diyarbakır cezaevinde yaşananları daha önce okuduğum için bu cezaevi ile Diyarbakır cezaevi arasında benzerlikleri fark ediyordum. Orası da tam aynı onun gibi bir yer. Herkes tek tip, siyah ve kirli bir elbise giyiyordu. Oradakilerin psikolojisi tamamen bozulmuştu. Sabahın dördünde hepimiz ayağa dikiliyorduk. Bazı mahkumları yere yatırıyorlardı. Sonra bize diyorlardı ki şimdi çıkın bunları ezin ve tekmeleyin. Biz kendi arkadaşlarımızı bir süre ezip tekmeledikten sonra biz yere yatıyorduk ve diğer mahkumlar bize aynı şeyi yapıyordu. Tüm mahkumları paspaslarla dövüyorlardı. Sabahları cezaevi temizliğine çıkarıyorlardı. Bizi her gün her tarafımızdan kanlar akıncaya kadar kalaslarla dövüyorlardı.”
‘GARDİYANLAR ÇOK GADDARDI’
Kara, yaşananlardan kurtulmak için kalp hastası olduğunu ve tedavi olmak istediğini söyleyince buna sinirlenen cezaevi yönetimi Kara’yı cinayetten yatan askerlerin bulunduğu bölüme göndermiş. Ordaki durumun ise daha kötü olduğunu anlatan Kara, “Orda cinayetten yatanlar vardı, orası daha kötüydü. Müebbet yatan mahkumlar vardı. Sabahtan akşama kadar dayak vardı. Askeri suçtan yatanlarla gardiyanlar işbirliği içindeydi. Zaten günde 2 saat mutlaka bizi gardiyanlara dövdürüyorlardı. Sonrada kendileri dövüyordu” dedi.
‘ZORLA MARŞ OKUTUYORLARDI’
Gardiyanlar hepsinin takma isim kullandığını belirten Kara şöyle dedi: “Kurtlar Vadisindeki isimleri lakap olarak kullanıyorlardı. Onlara çok özeniyorlardı. Birbirlerini Polat, Abdülhey, Memati, Bozo, Çakır ve Halit gibi isimlerle çağırıyorlardı. Orada kimin ne için dayak yediği belli değildi. Özellikle bölgede çatışma haberleri geldiğinde Kürt mahkumlar avluya çıkarılıyorduk. Bize zorla Kurtlar Vadisi adını verdikleri bir marş okutuyorlardı. Bize zorla ‘Kahrolsun PKK’, ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’ ve ‘Ne mutlu Türküm diyene’ diye bağıracaksınız diyorlardı. İstediklerini yapmayınca kalaslarla dövüyorlardı. Askeri mahkemede ifademi bile almadan direkt 20 ay ceza verdi. Sonra yedi ay askeri cezaevinde kaldım oradan beni sivil cezaevine sevk ettiler orada kendimi toparlayamadım. İnsanlardan nefret etmeye başladım. Sonra yavaş yavaş alışmaya başlamışken beni bu seferde Manisa’ya sevk ettiler. Oraya da alışana kadar cezam bitti artık sonra tekrar askere yolladılar. Orda da 8 ay kaldıktan sonra teskereye aldım.”
‘ORAYA BEYAZ SARAY CEZAEVİ DİYORLARDI’
Kaldığı askeri cezaevinin bir diğer adının Beyaz Saray olduğunu anlatan Kara, yakın zamanda piyasaya çıkacak olan kitabına da bu ismi verdiğini söyledi. Türkiye’deki herkesi bu askeri cezaevi konusunda duyarlı olmaya çağıran Kara, kitabında yaşadıklarını ayrıntılı olarak anlattığını da sözlerine ekledi.
ANF - 31 Ekim 2009
27 Ekim 2009 Salı
Güney Kosta Rika'nın Onuru için Halk Yürüyüşü yapıldı.

6 Ekim 2009, Salı günü, ABD ile serbest ticaret anlaşmasının hileli biçimde onaylanmasının ikinci yılında Güney Kosta Rika'nın Onuru için Halk Yürüyüşü yapıldı. 150'den fazla eylemci yerli yerleşimi Térraba'nın girişinden Buenos Aires ilçesinin merkezine yürüdü. Eylemciler sabah 8:00'de yola çıkarak 13 kilomtetrelik bir güzergahı adım adım katettiler. Yürüyüş, Güney bölgesinde ananas plantasyonlarının yayılmasına, Diquís Hidroelektrik Santrali projesine, "Finca 9" bölgesinde yapılması planlanan uluslararası havalimanına, ton balığı üretim çiftlikleri ve marinalar kurulmasııyla ilgili girişimlere karşı, yerlilerin otonomi hakları için mücadele eden birçok grubun katılımıyla gerçekleşti. Bölgede muz plantasyonlarının yerini alan ananas plantasyonları nedeniyle akarsular cılızlaşıyor ve kullanılan kimyasal tarım ilaçları halk tarafından kullanılan akarsulara karışıyor, plantasyonlarda çalışan işçiler bu kimyasallardan doğrudan etkileniyor ve buna bağlı sağlık sorunları yaşıyorlar. Bu konuyu gündeme taşıyan sosyal hareketler ve örgütlerin eylemcileri ise ölüm tehditleri alıyor. Halk Yürüyüşü öğleden sonra 14:00'da ilçe merkezine ulaştı, 15:30'da ise eylem sonlandırıldı ve gruplar dağıldı
14 Ekim 2009 Çarşamba
1 Ekim 2009 Perşembe
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


