Bu blog Emeğin Yoldaşlığına ; Çokluğun emeğinin arşivlenmesine bir katkı olsun diye, HERKESİN,AMA HİÇKİMSENİN şiarıyla var...İSYAN,KOMÜN,ÖZGÜRLÜK...
DUYGULANIYORUM,ÖYLEYSE VARIM...

Bu Blogda Ara

Spinoza

Spinoza'dan Neşe ve Keder olarak yapılan çeviriye karşı ;Cüret ve dumur kavramlarını öneriyoruz...

Hayat Akıyor...

İsyan Büyütür...

İsyan Büyütür...

6 Mayıs 2010 Perşembe

Spinoza'da Etik-Siyaset ilişkisi Üzerine

GAYE ÇANKAYA EKSEN


Spinoza'da etik-siyaset ilişkisi üzerine düşünürken takip edilebilecek bazı
belirgin hatlardan söz etmek mümkündür. Bunlardan ilk akla geleni,
Etika'nın III. kitabında yapılan conatus analizinin, bir varlık ta kalma stratejisi
olarak hem bireysel alanda hem de toplumsal ilişkiler alanında ele alınmasıdır.!
Bu hattı belirginleştiren tema, "varlıkta kalmakta ısrar etme"nin ve bu
ısrarı belirleyen sevinç-üzüntü dinamiğinin hem bireysel bedende (corps individuel)
hem de toplumsal bir gövdede (corps social) ele alınmasıdır. Burada
hem beden ve zihin arasında kurulan bir paralelizmle tanımlanan insandan ve
onu oluşturan bileşimin içerdiği çoğulluktan.f hem de "toplumsal bir gövde"
başlığı altında toplanabilecek bir insan çokluğu düzleminden söz edilmektedir.
Bu yaklaşım, Spinoza düşüncesinin baştan sona bir çoğulluk fikriyle örülmüş
olduğunu düşünmemize izin verir. Her tekil yapı, onu oluşturan bir çoğulluğun,
bir tür bileşkenin fark edilmesiyle anlaşılır. Spinoza'nın düşünce evreninin,
sürekli olarak çoğulluklarla çoğullukların karşılaştığı ve bunların
birbirini etkilediği bir evren olduğunu bu şekilde kavrarız.
1 Örneğin Alexandre Matheron, Etika'nın kapsamlı bir analizini içeren, pek çok çağdaş Spinoza yorumcusunu
etkilemiş olan Individu et Communaute cbez Spinoza adlı kitabında, Spinoza'nın metafiziğinin,
etiğinin ve siyasetinin ana kesişme noktası olarak, canatus önermesini (E III, Önerme
6) ele alır.
2 E II, postulat'larda Spinoza, insan bedeninin bileşik yapısını anlatır ve bu postulat'ları takip eden
ilk önermede de, insan bedeni ile zihni arasında en belirleyici bağlantılardan birini ifade eder:
Önerme 14: "İnsanın bedeni ne kadar çok şekilde etkilenmeye yatkınsa, zihni de o kadar çok şey
algılamaya muktedirdir."
ı8 gaye çankaya eksen
Bu hattı takip ettiğimizde, önemli bir hataya düşmekten de en baştan
kaçınmış oluruz: Bu hata, Etika'yı tek başına, yalıtılmış, örnek bir bireyselliğin3
analizi olarak ele alma hatasıdır. Böyle düşünüldüğünde, siyaseti de bu
bireyselliğin çoğulluk alanındaki varoluş koşullarının incelenmesi olarak ele
alma eğilimi hemen belirir. Dikkatli bir okur Etika'yı, özellikle de onun II. ve
III. kitaplarını okurken, böyle bir yalıtılmış birey tanımının, Spinoza için en
fazla bir kurgu olabileceğini hemen anlayacaktır. Etika'nın belkemiği olan
canatus fikri ve duygulanımlar teorisi, bizi doğrudan çoğulluğun alanına sokar.
Bu birbirini takip eden hatalara düşmeden Spinoza'da etik-siyaset ilişkisi
üzerine düşünmek için, Etika'daki etkilerne-etkilenme dinamiğinin sürekli
akılda tutulması gerekir. Spinoza'ya göre, insan kendini, o kendine özgü ruhbeden
paralelizrnini ancak bir etkileşimler ağı içerisinde anlar." Etika'nın III.
Kitabının 27. Önermesinin Kanıtlama'sında ve Scolie'sinde anlatılan "duygulanımların
taklidi", 5 bu değerlendirmenin ana eksenini oluşturur. Kendini
muhafaza etmek için, varlıkta kalmak için eyleme kudretini artırmak isteyen
insanlar kendi benzerlerine karşı sevgi ve/veya nefret duyarlar. Sevgi ve nefret,
her zaman kısmi kalan, karşılaşmaların tekrarlanmasıyla güçlenen, kelimeler
ve imajların birbirine eklenmesiyle belirginleşen duygulanımların ve fiki
rlerin zincirlenişini ifade eder. Burada benzerlik üzerinden kurulan duygulanımların
ve fikirlerin zincirlenişi, bir nesneden ötekine sirayet eden, bedensel
bireyliklerden birbirlerine doğru yayılan bir ilişkiselliktir. Buradaki birey
kendi dışındaki benzerleri ve ona benzer olmayanlar tarafından sürekli olarak
etkilenmektedir ve tamamen kendisinin yönetemediği bir dışsallığa açıktır.
Dolayısıyla bütünlüğü sürekli tehdit altında olan bir birey gibi varolur.
Aslında, burada konu edilen ruh-beden, düşünce-uzam bileşiminin ifade ettiği
şey (yani bir tür "özne"), bireylik fikrinden vazgeçmeden, bir bileşik yapının
istikrarında ısrar etmeye devam ederek, bu karşılaşmalar sürecinin ta
kendisi olarak düşünülen bir bütünlüktür. Her bireyi içine alan etkilerneler-
3 Spinoza örnek bir bireysellik, örnek bir insan doğası fikrine mesafelidir her zaman. Ama yine de
Spinoza metinlerindeki "ideal" ya da "örnek" durumlara (exemplar) dikkat çekmek gerekir. Bu
örnek durumları işlevselolarak ele almak gerekir. Bu örnek durumları anlamak için, yani mümkün
olduğunca iyi karşılaşmaların yaşanması ve kötü karşılaşmaların, yine mümkün olduğunca
aza indirilmesi için, hem bireyaçısından hem de kolektif yaşam açısından var olan şartların sorgulanması
gerekir. Bu şartların değerlendirilmesi süreci, Spinoza'nın doğaya uygun kurumlar üzerine
düşünüşüne de işaret eder. Kolektif yararın herkes tarafından akli olarak ranınmasıyla sağlanabilecek
bir kendi varlığını muhafaza etme arzusu da bu bağlamda düşünülmelidir.
4 E II, Önerme 19: "İnsan Ruhu, Bedeninin kendisini ve Bedeninin varolduğunu ancak o Bedeni etkileyen
duygulanımların fikirleri vasıtasıyla bilir."
5 E III, Önerme 27,34,40 ve 43, "duygulanımların raklidi" konusuyla ilgilidir.
3- spinoza'da etik-siyaset ilişkisi üzerine 19
etkilenmeler ağının bireyleri oluşturan kısımları tekrar tekrar kat etmesiyle,
onlarda fikirler ve imajlar oluşturmasıyla bu süreç kendini gerçekleştirir. Burada
bireyin dışındaki her şeyonun için bir katkı ya da bir engelolarak hep
gündemdedir ve hem sevginin hem de nefretiri kaynağında durur.f
Sonuç olarak, diyebiliriz ki, Etika'da conatus fikrinin ortaya koyuluşundan?
f/uctuatio animi analizine'' kadar olan kısımda açıklanan "duygulanımlar
teorisi"nin, asıl konusunun ne olduğunu sormak, Spirıoza'da bireylik
ve çoğulluk konuları üzerine düşünen bir okur için son derece önemlidir. Zira
söz konusu kısımda ortaya koyulan analizin konusu birey değildir, bireyliğin
bir biçimidir. Her insan, bireyliğin özgün bir biçimi olarak düşünüldüğünde
kendiyle ve kendi dışındakilerle sürekli bir benzerlik ve benzememe
ilişkisi içinde tanımını bulur. Bu özgünlük, ötekilerin de kendine has özgünlüğü
ve özgürlüğü dolayısıyla hep merkezdedir. Zira onun özgürlüğü de, özgün
varoluşu da (özgün conatus'u da), benimki için bir katkı ya da bir engel
olarak hep hesaba katılmak zorundadır ve bu nedenle sevgimin ve nefretimin
kaynağında durur.? Daha net bir şekilde ifade edecek olursak, Spinoza'rıın
asıl konusu özgün bireylikler arası iletişimdir, yani farklı yetkinlik (ve dolayısıyla
farklı özgürlük) düzeyleri arasında cereyan eden etkileşimdir.
Buraya kadar söylediklerimizle, Spinoza metafiziğinin başından beri bir
çoğulluk düşüncesi üzerine kurulu olduğunu gösteren bazı temel noktalara kısaca
işaret etmiş olduk. Bu metafizik, Spinoza'nın etiğiyle de, yani pratik felsefeyle
tamamen örtüşme iddiasındadır. Bu noktada, Spinoza'da etik-siyaset ilişkisi
üzerine birkaç saptama yapabilmemiz için, şu soruyu sormamız gerekir:
Bir çoğulluk alanında olduğumuzu söylemek, çoğulluk fikri üzerine kurulu bir
metafizik alanla etiği örtüştürmek bizi doğrudan siyasetin alanına da yerleştirebilir
mi? Bizce hayır. .. Spinoza için, siyaseti düşünmemize imkan verecek çoğulluğun
temellerinin metafizik analizlerle atıldığı doğrudur. Üstelik bu metafizik
(yine özellikle E II'yi ve E III'ü düşündüğümüzde) son derece gerçekçi ve
varoluşsal bir metafiziktir de. Ancak, yine son derece yaygın bir hataya düşmekten
burada da kaçınmamız gerekir. Siyasi alanın kurucu öğesi olan insan
çokluğunun metafizik temellerini anlamak, siyaseti metafizikleştirmek, yani
bir şekilde -kelimenin olumsuz anlarnıyla- teorikleştirmek anlamına gelmemelidir.
Hele ki Spinoza gibi bir düşünürü ele almak istiyorsak ... Spinoza siyase-
6 E III, Önerrne 15 ve 16.
7 E III, Önerrne 6.
8 E III, Önerrne 3ı.
9 E III, Önerrne 49, Scolie.
20 gaye çankaya eksen
ti teorik bir idealin üzerine oturtma hatasından açıkça kaçınır. O zaman, Spinoza
düşüncesi için, siyasetin metafizik temelleri olması ne anlama gelmelidir?
Yada metafiziğine dönerek Spinoza'nın siyasete dair görüşlerini ele alabilmek
ne işe yarar? Bu soruya hemen net bir yanıt verilebilir: Duygulanımlar teorisinin
içinde aynı zamanda bir "siyasi paylaşmalar ve karşılaşmalar pratiği"lO de
önerilmektedir ve bu öneri TP'nin ve TTP'nin içeriğini de büyük oranda aydınlatır.
Etika'yı merkeze koyarak TP'yi ve TTP'yi okumak, Spinoza'nın metafizik,
etik ve siyasi niyetlerininl! bütünlüklü çerçevesini anlamak için şarttır.
Burada vurgunun hep siyasetin ve metafiziğin kesiştiği pratik boyut üzerinde
olduğu unutulmamalıdır. Daha doğrusu, Spinoza'nın metafiziğinin pratik boyutu
hep akılda tutulmalıdır. Böyle bakıldığında, Etika okumasının olumsuz
manada siyaseti metafizikleştirmesinin önü alınmış olur. Ya da, başka bir şekilde
söylersek, Spinoza'da siyasetin metafizikleştirilmesi, onun metafiziğinin
pratik boyutunu iyi kavradığımız sürece olumsuz bir anlam taşımaz.
Spinoza'da devlet (imperium) ve etik arasındaki ilişkiyi anlamak içi
iki önemli saptamayı ortaya koymak ve bunların işaret ettiği içeriği geliştirmek,
bize siyaset-etik ilişkisini düşünürken yol gösterebilir. İlk saptama şudur:
Spinoza'nın devlete dair düşüncelerinin onun ahlak felsefesi içinde belirgin
bir yeri vardır ve bu düşüncelerin Spinoza'nın ahlak felsefesi içinde tuttuğu
yeri açıkça göstermek mümkündür: Etika'nın LV. Kitabının 37.
Önermesi'nin 2. Scolie'si.V Bu son derece kapsamlı Scolie'de Spinoza toplum
10 "Spinoza ve Siyaset Soruşturması -1, Baker'le Spinoza Üzerine" başlıklı söyleşide Ulus Baker, şövle
söyler: "Çok ilginç bir nokta Ethica'daki duygular tasnifinin ve belirlenimlerinin aynı zamane
toplumsal hayata da uygulanabilir oluşudur. Bu konuda en iyi okumalardan biri, L'indiuidıı c:
communaute chez Spinoza (Spinoza'da Birey ve Cemaat) adlı kitabında Alexandre Matheron tarafından
yapılıyor. Her şeye rağmen bu bakışıyla Spinoza çağımız sosyologu Durkheim'den bi.:
daha ileridedir. Toplum ile Tanrı'yı (Tanrı felsefesinin her noktasında bulunsa bile) özdeşleş ::e.
mekten uzak durur. Toplumdan çok bir siyasi paylaşmalar ve karşılaşmalar prariği önerilir bu it·
sefede."
11 ITP'den TP'ye geçerken bazı radikal değişimler fark edilir. Bu dönüşümlerin içeriği ve işa-eedebileceği
noktalar için bkz. Alexandre Matheran, «Le problerne de l'evolutiorı de Spinoza c,
Traite tbeologico-politique au Traite politique», Spinoza. lssues and Directions. The Proceedıı.c.
of the Chicago Spinoza Conference (1986) içinde, Edwin Curley ve Pierre-François Moreau, L.·
Brill, LeidenlNew York/Kabenhavn/Köln, col!. «Brill's Studies in Inrellectual History», c. :-
1990, s. 258-270. N XIII, 23 (Charles Ramond}.
12 E IV, Önerme 37: "Erdemin peşinden giden, kendisi için arzu ettiği iyiliği, tüm diğer insanlar iç.::
de arzu edecektir ve bu kişi, sahip olduğu Tanrı bilgisinin büyüklüğü ölçüsünde bunu isteyecekri: .
Scolie 2: "Birinci bölüme ekte övgü ve kınamanın, değer ve kabahatin, haklı ve haksızın ne:".
olduğunu açıklama sözü vermiştim. Övgü ve kınamaya gelince, bunları daha önce Bölüm 3. ,,-
3. spinoza'da etik-slvaset itişkisi üzerine 21
içinde yaşam üzerine açıklamalar yapar, doğal hak ve sivil hak kavramlarını
hangi anlamlarda kullandığını özetle anlatır, adalet, adaletsizlik, itaat ve suç
gibi, siyasetle doğrudan ilişkisi olan kavramlara dair kısa bir analiz yapar.
Bu Scolie'nin karşımıza çıktığı bağlam ana hatlarıyla şöyledir: Etika'nin
IV. Kitabı'nın 37. Önermesinden önceki önermelerde, hem bireysel düzlemde
hem de insanlar arası düzlemde, aklın rehberliğinde yaşayan insanlar için En
Yüksek İyi'nin13 (summum bonum) ne olduğu üzerinde durulur. Sonra 37.
29'un scolie'sinde açıklamıştım. Geriye kalanlardan söz etmek için uygun yer burasıdır. Ama daha
önce insanın doğa durumu ve sivil durumu üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.
Herkes en yüksek doğa hakkı ile varolur ve buna göre herkes kendi doğasının zorunluluğundan
gelen şeyleri en yüksek doğa hakkı ile yapar; ve dolayısıyla herkes en yüksek doğa hakkı ile
neyin iyi neyin kötü olduğunu yargılar, herkes kendi anlayışına göre yararını düşünür (Bölüm 4,
ön. 19 ve 20), öç alır (Bölüm 3, ön. 40, ön. sonucu II) ve sevdiklerini sakınmaya ve nefret ettiklerini
yok etmeye çabalar (Bölüm 3, ön. 28). Oysa eğer insanlar aklın kılavuzluğuna göre yaşasalardı,
herkes (Bölüm 4, ön. 35, ön. sonucu i) başkalarına zarar vermeksizin kendi hakkını ileri sürebilirdi.
Ama (Bölüm 4, ön. 6) insanlar güçlerini ya da erdemlerini çok aşan duygulara açık oldukları
için (Bölüm 4, ön. 4, ön. sonucu), sık sık değişik yönlere sürüklenirler (Bölüm 4, ön. 33) ve birbirlerine
ters düşerler (Bölüm 4, ön. 34), üstelik birbirlerinin yardımına gereksinmelerine karşın
(Bölüm 4, ön. 35, Scolie). Öyleyse insanların uyum içinde yasayabilmek ve karşılıklı olarak yardımlaşabilmek
için doğal haklarından vazgeçerek birbirlerine zararlı olacak hiçbir şey yapmayacakları
konusunda birbirlerinde güven yaratmaları zorunludur. Bunun hangi yolla yapılabileceği,
zorunlu olarak duygulara açık (Bölüm 4, ön. 4, ön. sonucu) ve turarsız ve değişebilir (Bölüm 4, ön.
33) olan insanların birbirlerinde nasıl güven ve inanç yaratabilecekleri Bölüm 4, Önerme 7 ve Bö- '::JJL
lüm 3, Önerme 9'da açıktır. Orada gösterildiği gibi, hiçbir duygu daha güçlü ve aykırı duygu yo- 1\
luyla olmaksızın bastırılamaz ve herkes daha büyük bir zarara uğrama korkusuyla zarar vermekten
kaçınır. Öyleyse bu yasayla Toplum (Societas) sağlamlaştırılabilir, yeter ki her bireyin öç alma
ve neyin iyi neyin kötü olduğu yargısında bulunma hakkını kendi için saklı turabilsin ve dolayısıyla
ortak bir yaşam yolunu düzenleme, yasalar çıkarma ve onları duyguları kısıtlamayan akıl yoluyla
değil (Bölüm 4, Önerme 17, Scolie) ama gözdağı yoluyla işler kılma gücünü de taşısın. Yasa ve
kendini koruma gücü üzerine sağlam bir biçimde kurulmuş böyle bir topluma Devlet (Civitas) ve
onun tüzesi tarafından savunulanlara Yurttaşlar (Cives) denir; şimdi kolayca anlaşılabilir ki doğa
durumunda herkesin uzlaşımı yoluyla iyi ya da kötü olan hiçbir şey yoktur, çünkü bir doğa durumunda
herkes kendi yararına bakar, neyin iyi neyin kötü olduğuna salt kendi yararı açısından ve
kendi anlayışına göre karar verir ve herhangi bir yasa ile kendinden başka birine boyun eğme durumunda
değildir, bu yüzden bir doğa durumunda hiçbir suç düşünülemez. Bu ancak orada neyin
iyi neyin kötü olduğuna evrensel uzlaşırnın kar~~diği ve herkesin Devlete itaat etmek zorund
olduğu bir yurttaşlık durumunda düşünülebilir~yleyse itaat etmemekten başka bir şey değildir
ki, yalnızca Devletin tüzesi tarafından cezalaridırılabilir; buna karşı, boyun eğme yurttaş için
bir değer olarak görülür, çünkü yurttaş boyun eğme yoluyla Devlerin üstünlüklerinden yararlanmaya
değer sayılır. Dahası, bir doğa durumunda hiç kimse bir evrensel uzlaşım yoluyla herhangi
bir şeyin efendisi değildir, doğada şu değil de bu insana ait olduğu söylenebilecek bir şey de olamaz;
tersine, her şey herkesindir, öyle ki bir doğa durumunda adil ya da adaletsiz denebilecek hiçbir
şey yer alamaz; bu ancak yurttaşlık durumunda olur ki, orada neyin şu ya da bu insana ait olduğuna
evrensel uzlaşırn karar verir. Öyleyse haklılık ve haksızlık, kabahat ve değer yalnızca dışsal
kavramlardır, zihnin doğasını anlatan yüklemler değiL.Ama bu konuda bu kadar yeter."
13 Aklın rehberliğinde yaşayan insanlar için bu En Yüksek İyi, son tahlilde Zihinsel Tanrı Sevgisi
(Amour intellectuel de Dieu) içerisinde kavranacak olan Tanrı bilgisidir.
22 gaye çankaya eksen
Önerme ve Scolie'leri gelir ve onları takip eden önermelerde de En Yüksek
İyi'ye ulaşmak için yapılabilecekler ve bu yolda karşılaşılabilecek engeller söz
konusu edilir, başka bir deyişle iyinin ve kötünün ne olduğu anlatılır. İşte bu
iki grup arasında karşımıza çıkan 37. Önerme ve onun 2. Scolie'sinin temel
konusunun siyasi toplum isociete politique) olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Zira bu Scolie'den hareketle şunları söylemek mümkündür: Bir siyasi toplum
içerisinde olmak, (E IV'te, Ön. 37, Scolie 2'yi öneeleyerı önermelerde ele alınan)
En Yüksek İyi'ye ulaşma araçlarına sahip olmayı kolaylaştırır. En Yüksek
İyi'ye yönelmiş biri, bir siyasi toplum içinde olmadığı takdirde önüne çıkan
engelleri çok daha zor aşabilir. Bu akış içinde hemen ilk saptamamızı biraz
daha ayrıntılandırarak yineleyebiliriz: Spinoza'da Etika'nın IV. Kitabında
siyasete ayrılmış olan önemli yerin açıkça bir anlamı vardır; ahlak felsefesi
zorunlu olarak Devlet'in ne olduğu ve nasıl işlemesi gerektiği konusuyla ilgilenmelidir.
Zira ahlak felsefesi, kendi ahlaki projesini gerçekleştirmesinin koşullarının
nelere bağlı olduğunu orada keşfedecektir.
Ancak hemen altını çizmemiz gereken nokta, Spinoza'nın kendisinir:
bu bağlantıyı bu açıklıkla ortaya koymamış olmasıdır. Aslında -ikinci saptama
da bu noktada ortaya çıkar- E IV, Ön. 37'nin Scolie 2'si bir çeşit "konudan
sapma" olarak, yan bir konuya kayarak konuyu dağıtma olarak da görülebilir.
I" Bu Scolie'nin içeriği, kendisini öneeleyerı mevzulara dolaysızca
bağlanmaz; ya da daha açık bir şekilde ifade edecek olursak, bu Scolie ne Eı:
Yüksek İyi'yi ilgilendiren önermelerin doğal bir sonucudur, ne de aklın rehberliğinde
yaşayan insanın isteklerini ilgilendiren önermelerden çıkıp gelir.
Bu önermelerin doğrudan sonucu böyle bir Scolie değildir; Etika'nın IV. Kitabının,
37. Önermeye kadar olan ilerleyişi, III. Kitapta sunulan tutkular teorisinden
itheorie des passions) çıkan sonuçların devam ettirilmesidir. Anca -
bu durum, söz konusu Scolie'sinin Spinoza'nın Etika'da kurduğu sistem içersinde
bir yeri olmadığı anlamına da gelmez. Matheron bu Scolie'nin ortaya
çıkışıyla ilgili asıl işaret edilmesi gereken şeyin şu olduğunu söyler: Kuşkusuz.
bir siyasi bütünün içinde yaşamak, iyi düzenlenmiş bir siyasi toplumun içir:-
de olmak En Yüksek İyi'ye ulaşmak için ya da aklın rehberliğinde sürdürülecek
bir hayatı yakalamak için yararlıdır. Ama siyasi bir toplumun varolmasının
başat sebebi bu değildir. Bu noktada formülasyonun özenle yapılması gerekir.
Siyasi bir toplumun varolma sebebini En Yüksek İyi'ye ulaşmak olarak
14 Bu iki saptamanın kapsamlı analizi için bkz. Alexandre Matheron, "Etat et moralite selon Spincza",
Spinoza ne/3SDo anniversario della nascita. Atti del congresso internazionale (Urbina 4-8 ortobre
1982) içinde, a cura di Emilia Giancotti, Bibliopolis, Napoli, 1985, s. 343-354.
3. spinoza'da etik-siyaset ilişkisi üzerine 23
düşündüğümüzde önemli bir risk almış oluruz. Bu risk siyasetin özgün yapısını
etik adına elden kaçırma riskidir. Spinoza etik için de siyaset için de radikal
bir gerçekçilik önerisiyle çıkar hep karşımıza. Etik, kendi metafizik, pratik
ve gerçekçi boyutunu, akli davranışlarımız kadar olumsuz tutkularımızı
da hesaba katabildiği anda kazanır. Etik ancak bu gerçekçi boyut belirginleştiğinde
"bir çeşit Yergi" olmaktan kendini kurtarabilir. Siyasetin gerçekçi boyutu
ise Spinoza'da bir uygulanabilirlik ilkesiyle yakalanır. Gerçekçi siyasetin
ufkunda ütopyalar değil, güncel şartlara uyarlanabilir ilkeler ve çözümler bulunur.
Spinoza'ya göre pek çok filozof, siyasetin ufkuna ütopyaları yerleştirme
yanılsamasına düşmüş ve insan gerçekliğini ıskalamıştır. Spinoza TP'ye
başlarken bizi bütün bu risklere karşı uyarır.P
Spinoza'ya göre Devlet'in nedenlerini ve doğal temellerini yalnızca aklın
öğrettiklerinden çıkarmaya çalışmamak gerekir; bu temelleri "insanların
ortak şartlarında, yani insanların arzularıyla var oldukları şartlar içinde" aramak
gerekir. Akla uygun yaşamayı önermek, insanın akli bir yaşam sürmeye
muktedir olduğunu söylemektir kuşkusuz; ama bu öneri, insanı olduğu gibi
ele almanın önünde bir engel olarak da düşünülebilir pekala. Spinoza'da siyaset
üzerine düşünürken bu noktayı iyi anlamamız gerekir. Eğer Devlet zorunlu
olarak var oluyorsa, bu, insanların arzularıyla var olmaları sebebiyledir.
Spinoza, genellikle ona söyletilmeye çalışılan şeyden, yani arzularının peşinden
giden insanları aklın yoluna çağıran, insanları akli olmaya mecbur eden
bir Devlet anlayışından sö~ ~tmez. Spinoza basitçe bize ş.unu söyler: İnsanlar ~
tutkularıyla var oldukları ıçın, Devletler var olur. .. Ve yıne ınsanlar tutkula- ! .
rıyla var oldukları için, bu tutkuları merkeze alan bir ahlaki alandan söz etmek
zorunludur; bu tutkulardan kaçınılarak yaratılacak bir ideal ahlak alanından
söz etmek, bir öneri olarak önemlidir. Ancak öneriyi ortaya koymakla
onun işler hale gelmesini sağlamak arasındaki önemli mesafeyi de hesap
edebilmek gerekir. Bu hesabı yapabilmek, Spinoza düşüncesinde ağrılığını
hep hissettiren bir tür pratik gerçekçiZikle mümkün olur. Diyebiliriz ki
rf;}TP, Bölüm l, § i: "Filozoflar, içimizde çarpışan duyguları (affection), insanların kendi hatalarıyla
içine- düştükleri kötülükler olarak düşünürler, işte bu yüzdendir ki onları alaya almayı, onlarla ilgili
hayıflanmayı, onları kınamayı ya da daha ahlaklı görünmek istediklerinde onlardan nefret etmeyi
alışkanlık haline getirmişlerdir. Böylece tanrısal biçimde hareket ettiklerini ve hiçbir yerde
varolmayan bir insan doğasına her türden övgüler düzerek, söylemleriyle gerçekte varolanı kötüleyerek
bilgeliğin doruğuna çıktıklarını sanırlar. Onlar insanları aslında oldukları gibi değil, ama
kendileri nasılolmalarını istiyorlarsa öyle tasarlarlar: bunun neticesi olarak çoğu bir Etik yerine
bir Yergi yazmışlardır ve asla Siyasette uygulanabilecek görüşleri olmamıştır, onların tasarladığı
şekliyle Siyaset, gerçekleşmeyecek bir düş olarak, Ütopik ülkelere ya da şairlerin altın çağına uygun
olarak, yani hiçbir kuruma ihtiyaç duyulmayan bir zamana uygun olarak görülmelidir. [...]"
24 gaye çankaya eksen
Spinoza'da ahlak da siyaset de olması gerekenlerin ne olduğuyla ilgilendiği
kadar, hatta belki de daha fazla olanların nasıl işlediğini anlamakla ilgilerıir.
Bu söylediklerimizi akılda tutarak TP'ye baktığımızda şunu açıkça görürüz:
Eğer insanlar bir siyasi toplum içinde yaşamak istiyorlarsa, bu onlanr;
tamamen akla uygun davranıyor olmalarından ileri geliyor değildir (bunu TF
VI, § l'den öğreniyoruz.); bu tercihin sebebi daha ziyade ortak bir korku ye
da ortak bir umuttur.P Ve bu ortak korkunun ya da umudun tetiklediği dönüşüm,
yani sivil hale geçiş, doğa halinden radikal bir kopuş olarak da düşünülmez.
Spinoza bize TP'nin II. Bölümünün § lS'inde, doğa halinin hukuk
düzenden azade bir bağımsızlık hali olmadığını söyler: Her ne kadar dalga:
bir şekilde olsa da, doğa halinde de iktidar ilişkileri roloynamaktadır; herke'
ardı ardına bir diğerine bağımlı hale gelir, dağılır, başkasıyla tekrar bir ba;
kurar ve bu dalgalanma, herkesin başkalarıyla korkuyla ya da yarar elde e:-
me umuduyla kurduğu ilişkiler içinde sürüp gider. iktidarın bir mercide tezahür
etmesini isternek için, hafızanın, bu sürekli tekrarlanan, arka arkaya gelen
deneyimlerin bir dökümünü yapması yeterlidir. Bu merci, demokrasi sc:
konusu olduğunda herkesin ortak gücünün ifadesidir (la puissance de tous
aristokrasilerde bir seçkinler meclisidir, monarşilerde de kraldır. işte sivil h;
li doğa halinden ayıran tek değişiklik bu şekilde oluşur. Bu geçiş üzerine d;
şünürken, Spinoza'da doğal hakkın (drait naturel) güçle (puissance) özdeşlşen
içeriği uyarınca, doğal hakların sivil hal içinde de tamamıyla geçerliliği;
koruduğunu hep akılda tutmak gerekir. Spinoza bunu bize TP III, § 3'te a;
Iatır.V Az önce işaret ettiğimiz şekliyle iktidarın farklı rejimierde nasıl işlec
ğini de, yine TP'nin II. Bölümü'nün § l7'sinde anlatır. Spinoza bu üç rejicde
aynı gerçekçilikle yaklaşma iddiasındadır. Spinoza düşüncesi, merkezin;
duran metafizik-etik itibarıyla insana en çok yaraşan rejimin demokrasi old,
16 Korku temasının belirgin bir rol oynayışı dolayısıyla TP'de TTP'ye oranla daha Hobbesvar. -
~ tabloyla karşılaşırız. m TP, Bolum III, § 3: "l...l Bılerek Kentin kuralı [la regle de la Cıtel dıyorum, zira herkesin d Uhakkı (eğer şeylerı ıyıce rartarsak) sıvıl halde ortadan kalkmış değıldır Insan gerçekte, doğal'
de olduğu gibi sivil halde de kendi doğasının yasalarına göre eylemde bulunur ve çıkarını gözezira
her iki durumda da, insanı şunu ya da bunu yapmaya ya da yapmamaya yönelterı umut v; _
korkudur; ve iki durum arasındaki asıl fark şudur: sivil halde, herkesin korkulan aynıdır ve gı: ,
liğin herkes için nedenleri aynıdır; aynı şekilde, yaşamın kuralı da ortaktır; ama ne olursa 015ı:-
her birinin kendi yargı yerisini ortadan kaldırmaz. İster gücünden korktuğu için olsun, ister:
ginliği sevdiği için, Kentin buyruklarına uymaya karar vermiş olan aslında kendi mizacına c
kendi güvenliğini ve kendi çıkarlarını gözeriyordur."
3. spinoza'da etik-siyaset ilişkisi üzerine 25
ğunu açıkça söyler. Ancak bu durum, TP'de monarşinin ve aristokrasinin, nihai
ve ideal bir demokrasi fikrine ulaşmak için geçilmesi gereken uğraklar ya
da yerilmesi gereken rejimler olduğu anlamına da gelmez, Başka bir deyişle,
farklı yetkinlik düzeylerindeki her bireyin gücünün bileşimiyle tanımlanacak
bir demokrasi, Spinoza için mutlak rejimdir.P ama bu tespit, monarşilerde ya
da aristokrasilerde adaletin ve ortak memnuniyetin sağlanamayacağı anlamına
gelmez. Spinoza, demokratik rejimierin imkanının koşullarıyla ilgilendiği
kadar, bir monarşinin ya da aristokrasinin tirarılığa dönüşmeden, insanların
özgürlük ve haklarını ihlal etmeden nasıl işleyebileceğiyle de, barışı ve güvenliği
nasıl tesis edebileceğiyle de ilgilenir. Özellikle TP'de açıkça kendini hissettiren
siyasi gerçekçilik, mevcut sistemin en iyi şekilde sürdürülmesi fikrini ima
eder.'? Yurttaşların doğal haklarının ihlal edilmediği, güvenlik, barış ve istikrarın
tesis edilebildiği bir krallıkta yaşayan insanlara demokratik rejime geçmeyi
önermeyecektir Spinoza. Etika'nın ve TTP'nin de kendi bağlamlarında
açık ya da örtük olarak övdüğü demokrasi fikri, Spinoza için ulaşılması gereken
bir ütopya değildir. Demokratik rejim, mutlak bir değer olarak değil, bir
demokrasi arzusu olarak, demokrasiye yönelmeyi meşrulaştıran koşullar
oluşmuşsa Spinoza düşüncesini belirler.
Demokrasi, multitudo'nun ortak gücünün ve hakkının ifadesidir demiştik.
Spinoza'nın klasik sözleşmeci mantıktan ayrıldığı noktayı da göz
önünde bulundurarak şunu hatırlatmakta fayda var: Spinoza'da, sadece demokrasilerde
değil, aristokrasi ve monarşilerde de egemenlik isouueraineteı,
"multitudo'nun gücü ile tanımlanan haktır" ve multitudo bu hakkın her an
ve sürekli güncellenerek "egemen"de tezahür etmesini sağlar. Egemen'in
multitudo'nun her bireyine yeterli derecede korku ya da umut vermesi dolayısıyla
herkes kendi gücünün, hakkının kullanımını her an yeniden bu egemende
kullanıma sokar. Ve yine ancak bu şekilde egemen, çokluğun üzerinde
yeterince korkuya ya da umuda yol açabilir vs... Egemenin hükümet etme
şeklini belirleyen şey, ona aktarılan hakkın, gücün güncellenmesini sağlayacak~
ekilde bu mekanizmayı işletebilmesidir. .
~ Ancak, buradan açıkça anlaşıldığı üzere, bu kendi kendini düzenleyen
mekanizma her an sekteye uğrayabilir: TP III, § 9'da açıklandığı üzere,
multitudo'nun gücü, eğer bu egemen genel bir hoşnutsuzluğa (indignatio) yol
açarsa, egemene karşı da tavır alabilir. Ve durum böyle olduğunda egemen
18 TP, Bölüm XI, § 1.
19 Bu anlamda -ama sadece bu anlamda- Spinoza devrimci bir siyaset anlayışına pek de yakın görünmez.
26 gaye çankaya eksen
tüm hakkını ve gücünü kaybeder. Zira Spinoza'nın sözünü ettiği sivil durum,
bu ihtimali hep içinde taşıdığında hakiki tanımına kavuşur. Yani, Spinoza'nın
sivil hal anlayışında (söz konusu sivil hal hangi rejimle tanımlanırsa tanımlansın)
her bireyin, egemenin gücünü kuran bir öğe olarak kendi katkısını geri
çekme ihtimali, karşı koyma ihtimali belirleyicidir. 20 Ve bu ihtimal,
Spinoza'nın siyaset felsefesini belirleyen ve kronolojik olarak da TP'yi önceleyen
TTP' deki iki önemli temadan beslenir: insanların kendi eşiti tarafından,
yani bir başka insan tarafından yönetilmeye gösterdiği direnç ve savaşma
.hakkı.I! Devlet'in işleyişini ve istikrarını belirleyen, kendi kendini düzenleyen
bu mekanizma, Spinoza'da ahlak ve siyaset ilişkisine dair birkaç noktaya daha
işaret etmemizi mümkün kılıyor. Son olarak kısaca bunlara değinelim.
TP'de bu egemenin söz konusu mekanizmayı aksamadan işletebilmesi
için, kendisine hak ve güçlerini devredenler üzerinde yeterli derecede korku
ya da yeterli derecede umut oluşturabilmesi gerektiğini ve bu bağlarnın
TTP'den nasıl beslendiğini söyledik. Yine bu bağlamda TTP'ye dönüp baktığımızda,
bir diğer bağlantıyla daha karşılaşırız: Spinoza bu mekanizmayı işleten
egemenin ortak gücü elinde tutması için, korku salmanın ya da umut vermenin
en etkin yololmadığını söyler. Spinoza'nın, TTP'nin XVII. Bölümü'nün
başında işaret ettiği gibi, yalnızca korku salarak hükümet edenler uzun süre
üstün gücü ellerinde bulunduramazlar.+ En güçlü iktidar, insanların "ruhlarında
da"23 hüküm sürmeye muktedir olan iktidardır. Tabii, bunun mümkün
olması için de Devlet'i oluşturan bireylerin, Devlet tarafından belirlenmiş
olan normları içselleştiimiş olmaları gerekir. Devlet düzeninin sürüp gitmesi
için gerekli olan itaat de bu içselleştirmeyle mümkün olur: TTP XVII: "İtaat
dışsal eylemlerden çok ruhun içsel tezahürlerine ilişkindir. Bu nedenle, bir
başkasının bütün buyruklarına tüm gönlüyle (ruhuyla) itaat etmeye karar
vermiş insan, onun hakimiyeti altına en fazla girmiş olandır" .24 Devlet, böyle
bir içselleştirmeye neden olmak için pek çok yola başvurur ve uygulanan
usul ne olursa olsun, sonuç Spinoza için açıktır: Devlet, kendi sürekliliğini
sağlamak için bireylerin zihinlerinde zorunlu olarak bazı erdemlere sebep 01-
!fo İşte bu bağlamda Spinoza düşüncesi devrimci bir siyasete açık hale gelir; karşı koyma, direnç ve \J devrim ihtimalinin kuruculuğu Spinoza düşüncesini belirler.
21 Bkz. TIP, Bölüm V.
22 Zira korku da umut da bir tür belirsizlikten kaynaklanan, istikrarsız duygulardır. E III, Tanım 12,
Tarum 13 ve E III, Önerme 18, Scolie.
23 Matheran bu kısmı "gônidlerinde de" şeklinde ifade eder ve kendi yorumunu daha açık hale getirir.
24 Benedictus Spinoza, Teolojik-Politik İnceleme, çevirenler: Cemal Bati Akal, Reyda Ergün, Dost,
2008, s. 244.
3. spinoza'da etik-siyaset ilişkisi üzerine 27
mak durumundadır. Bunların ne olduğundan TP'nin II Bölümü'nün § 19'unda
ve § 23'ünde söz edilir: bunlar adilolmak (justus) ve itaattir (obsequium).
Devlet, kendi varlığında diretmek, var kalmak için bir ahlaki amacın, hedefin
gerçekleştirilmesine yönelmemişse bile (var olma amacı bu değilse bile), istikrarı
için, bazı ahlaki sonuçlar, etkiler doğuracak bir işleyişe sahip olmalıdır.
Sonuç olarak daha önce dikkat çektiğimiz temel formulasyonumuzui?
bu noktada, farklı bir şekilde tekrar edebiliriz: Spinoza'da ahlaki erdemler
Devlet'in varlık sebebi olamazlar ama Devlet'in conatus'unu olumlu yönde
etkilerler. Öte yandan, itaat ya da adalet gibi siyaset felsefesini yakından ilgilendiren
kavramların ruhun içselliğinden hareketle anlaşılması gereği, Spinoza
okurken belli bir riski göze aldığımızı da yine düşündürecektir. Bu risk, siyasetin
kavramlarını, bireylerin içselliğine dönerek tanımlama riskidir. Ancak
bizce bu risk de, bildirimizin en başından itibaren ısrarla vurgulamaya çalıştığımız
o temel metafizik yapının nasıl kurulduğunun hatırlanmasıyla bir ölçüde
bertaraf edilebilir.
25 Bir siyasi bütünün içinde yaşamak, iyi düzenlenmiş bir siyasi toplumun içinde olmak En Yüksek
İyi'ye ulaşmak için ya da aklın rehberliğinde sürdürülecek bir hayatı yakalamak için yararlıdır.
Ama siyasi bir toplumun varalmasının başat sebebi bu değildir.

Spinoza Günleri 
Teolojik-politik inceleme  etrafında 
Yayına Hazırlayan Cemal Bali Akal
Bilgi Üniversitesi yayınları

23 Nisan 2010 Cuma

Sri Lanka ...

OpenDemocracy’de, Susex Üniversitesi’nden Matris Shaw, ‘Güney Asya’nın göz yaşısı’ Sri Lanka’da neredeyse tamamı siyasi tutuklu olan ve yaşamlarını kamplarda sürdüren sivil Tamillerin çektiği çile ve zulümleri yazdı. Tamillerden gelen alarm seslerine kulak vermek bir yana Sri Lanka’nın baskıcı hükümetini cesaretlendirircesine BM İnsan Hakları Konseyi’nin ve büyük devletlerin destek verdiklerini belirtiliyor.
Bugün Sri Lanka’da devlet ve ordu zulmünün yanında Sinhalların çoğunluk şovenizminin can çekiştirdiği Tamillerin bırakın kendi hayatlarını kontrol etmelerine izin verilmesini, haksız bir biçimde topyekûn terörist muamelesi görmeleri karşısında uluslararası toplumun takındığı bu tavırlar İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 61. yılında insanlık onuru adına bir utançtır ve olan bitenin bu şekilde görmezden gelinmesi asla kabul edilemez.

Savaş sonrası devlet daha militerleşti
Birçok dinde Âdem’in cennetten Seylan adasına indirildiğine inanılır ve rivayetlere göre Sri Lanka insanlık tarihinin en eski yurdudur. Asırlar boyu süren sömürge devrinin ardından 1948’de bağımsızlığına kavuşan Sri Lanka’da bu tarihten itibaren de çatışma ve iç savaşlar hiç eksik olmamıştır. Baskıcı bir devlet rejiminin hâkim olduğu ve toplumsal yapısı köken çatırdamaya başlayan ülke, son zamanlarda SOS vermeye başladı.
Sri Lanka’da ayrılma yanlısı Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları’nın (LTTE) geçtiğimiz yılki yenilgisinden sonra devlet daha da militerleşmiş, savaş kazanan komutanlar kahraman olmuş, valiler dahi askerler arasından atanmaya başlanmıştır. Öte yandan, binlerce insanın katledildiği, bir milyon kişinin evlerinden sökülüp atıldığı ve yüz binlercesinin berbat koşullardaki kamplarda yaşamak zorunda bırakıldığı bu acımasız savaş, Sri Lanka’nın terörle mücadelede kazandığı bir başarı gibi lanse edildi. Birçok ülke bu mücadeleden, başvurulan yöntemlerden ders çıkarma gereği dahi duymaya başladı. Türkiye’de de Sri Lanka’nın PKK’sının nasıl yok olduğu ders gibi işlenmişti.
Ülke bugün açık bir ceza evininden farksız. Onlarca kampta tecrit edilmiş bir şekilde yüzbinlerce sivil çok zor koşullarda yaşamlarını sürdürüyor. Uluslararası toplumun gözünü başka yerlere çevirmesi neticesinde de ülkeden gelen feryat sesleri dikkat çekmiyor. Birkaç sol örgüt için temel referans maddesi olmayı sürdüren Sri Lanka defteri, medya ve sivil toplum için pandoranın kutusuna hapsedildi. Öte yandan aşırılıklar içerisinde geçen savaş sonrası dönem yeni bir dönem olsa da değişen bir şey yok. Kolombo rejiminin bir “zaferi” olarak görülen savaş, ülkede Tamillere karşı duyulan nefreti daha da alevlendirirken kökleşmiş sorunlar, ayrımcılık ve yoksulluğun getirdiği problemler var olmaya devam ediyor.

Göç, Tamil sorununu taşıyacaktır
Sri Lanka’da Tamil meselesi bitmiş değil, şimdilik sadece halının altına süpürüldü. Halının üstünde ise yüzbinlerce insanın cansız bedeni yatıyor. Meselenin şimdiki boyutu bize ülkeden büyük kitlesel kaçışların devam etmesini ummak için yeterli argümanı ortaya koyuyor. Bu da sorunu sadece Sri Lanka’yı muhatap kılmaktan çıkarıyor. Ve bugün göçe en yoğun kaynaklık eden 5 ülkeden biri Sri Lanka.
Göç, Tamil sorununu taşıyacak ve gelecekte tekrar Sri Lanka’nın önüne koyacaktır. Bu kez şiddetini, etkisini ve kabul edilebilirliğini kuvvetlendirerek. Yani Sri Lanka’nın kan gölünde ilan ettiği zafer sahte bir zafer ve ülke ileride yeni şiddet olaylarına gebe. Tahminler ise bunun çok da geç olmadığı yönünde.
Recep Korkut: Sosyal Çalışmacı, Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği

21 Nisan 2010 Çarşamba

15 Nisan 2010 Perşembe

''1. sınıf askeri cezaevi demek 1. sınıf işkence demektir''

İnan Suver: Vicdani retçi

Şu an, şu saatlerde Mamak Askeri Cezaevi'nde coplanmadan ötürü inleyen vücutları, yara bere içinde kalmış mahkumlar olduğunu iddia ediyorum.

"Oysa ben iddia ediyorum; Mamak Askeri Cezaevi'nde askeri mahkumlara karşı cok ciddi bir şekilde işkence ve baskı var. Çünkü, eskiden beri 1. sınıf demek; 1. sınıf dayak, 1. sınıf baskı, 1. sınıf işkence, 1. sınıf temizlik, 1. sınıf disiplin, 1. sınıf spor, 1 sınıf eğitim demektir. 1. sınıf demek kesinlikle abartmıyorum tam bir esir kampı demektir. Çırıl çıplak soyulup, havalandırmada koşturulup, coplanmak demekdir"
'TBMM İnsan Hakları Komisyonu Mamak Askeri Cezaevi'nde incelemede bulundu. Komisyonun cezaevi izlenimleri olumlu.' Okuduğumuz bu haber, tahmin ediyorumki kimilerimizin içine su serpmiştir. İçinize su serpmiş olan haber benim ise saatlerdir içimi beynimi yakıyor.


Meclis, askeri ceza evlerinde inceleme kararı verdiği daha ilk gün bu sonucun çıkacağını tahmin ediyordum. evet gittik gördük tespit ettik: İşkence var, dayak, baskı var diyecek değillerdi. Peki kaçımız inanabiliyoruz? Zafer üskül, Güler Zere'den de tanıdığımız bu adamın sözüne ne kadar itibar ediyoruz? Ne kadar inanıyoruz? inanmıyoruz elbette. İnanmıyorsak ne yapacağız peki?
Askeri cezaevlerinde işkence var diyenler, ortalığı velveleye verenler, Meclise sunanlar, medyaya yansıtanlar ne yapacaklar? Bence, hiç, hiç bir şey. elimizden geleni yaptık deyip, çaresiz duygularla sessizliği sececekler. Acaba kendileri farklı bir sonuç çıkacağınımı bekliyorlardı? Beklemiyorlardı ise ne gibi hazırlıkda, ne gibi çalışmalarda bulundular? O günden bu güne askeri cezaevlerinden tahliye olan kaç kişiyle görüşebildiler? Kaçını kamuoyuna ''gerçekleri'' anlatması için ikna edebildiler? Sıfıra sıfır elde var sıfır. İşte sonuç budur.
Oysa ben iddia ediyorum; Mamak Askeri Cezaevi'nde askeri mahkumlara karşı cok ciddi bir şekilde işkence ve baskı var. Çünkü, eskiden beri 1. sınıf demek; 1. sınıf dayak, 1. sınıf baskı, 1. sınıf işgence, 1. sınıf, temizlik, 1. sınıf disiplin, 1. sınıf spor, 1 sınıf eğitim demektir. 1. sınıf demek kesinlikle abartmıyorum tam bir esir kampı demektir. Çırıl çıplak soyulur, havalandırmada koşturulup, coplanmak demekdir.
1. sınıf askeri cezaevlerinde mahkum mahkuma hiç bir üstünlük, güç, baskı haksızlık, hakaret uygulayamaz. Tüm bunları ancak ve ancak gardiyanlar uygular. 2. sınıf demek ise tüm bu baskı işkence, disiplin, eğitim spor diye yapılan hakaret ve eziyetlerin biraz daha rahatlatılması, tüm bu uygulamaların asker gardiyanlardan alınıp ağır cezalar ile yargılanan mahkumlara verilmesidir. Her koğuşda bir abi yanında ise 2, 3 yardımcı ile diğer mahkumlara uyguladıkları dayak işkence baskıdır. Bunları, bizzat iç idare amiri yönetmekde. Bu abi denen sahısların, bu görevleri karsılığında uyuşturucu, cep telefonu kullanmalarına, içerdeki mahkumlardan topladıkları paradan sınırlı bir biçimde kendilerine almalarına izin verilmektedir. Aklı başında her düşünebilen insan biliyordur; hiç sorun olmayan yerde sorunların gizlendiğini. Heleki bunlar 20 yaşlarında gençler ise... Askeri cezaevinde kaldığım dönemde defalarca buna benzer denetlemeler bizde yaşadık. Bu yüzden bugün denetleme adı ile yapılan dalaverayı ancak acı bir gülümseme ile okuyabildim. Burada bu işkenceleri yapan kişiler bunların açıklanmaması içinde gereken pisikolojik baskıyıda uyguluyorlar.
Yaşadığım bir kac örnek vermek istiyorum. Cezaevi Müdürü Pazartesi sabahları koğuşları denetler. Bu denetlemelerin birinde bizlere Müdür: 'Çocuklar, burada gardiyan komutanlarınız, sizlere işkence ediyorlarmı?' diye sorardı. Cezaevine yeni gelmiş durumu bilmeyen bir arkadaş çıkıp: 'evet komutanım, bizleri şöyle, böyle dövüyorlar, copluyorlar' diye anlatmaya başladı. Bunun üzerine Müdür gardiyanlara dönüp: 'bunu az coplamışsınız ki sizi şikayet edebiliyor, iyi coplamamışsınız birazda daha coplayın' dedi.
Bir örnek de işkence sonucu kolu kırılan bir mahkumdu. Götürüldüğü askeri doktorun baskısı üzerine kolunun işkence sonucu kırıldığını anlatmsı işkencenin kaldırılması yada azaltılması konusunda hiç bir değişikliğe neden olmamıştı. Doktora vermiş olduğu bu şikayetden dolayı da geri kalan cezası süresince cezasını ağırlaştırmışdı. Yani: Yani: bu tür denetlemeler de sorun yaşamamak için işkenceciler orada ki mahkumları bu tür oyunlarla sindiriyorlar.
Firar, izin tecavüzü suçlarından aranan kişiler genelikle ya memleketlerinde yada calışmak için gittikleri büyük şehirlerde yakalanırlar. Askeri suçlardan arananlar ilkin yakalandıkları bölgenin toplama kamplarına ya da askeri cezaevlerinde tutulur ve eninde sonunda birliklerinin olduğu bölgenin askeri cezaevine nakil edilirler. Bundan dolayıda, genellikle yakalanan mahkumlar iki veya üç farklı cezaevinde kalmış olurlar. Bunlar gittikleri ikinci ceza evlerinde arkadaş muhabbetlerinde geldikleri hapishanenin özelliklerini, nasıl bir yer olduğu hakkında sohbetlerde bulunurlar. 2002 yılından bu yana Hasdal ve Şirinyer askeri ceza evlerinde iki şer defa kalmış olmam bana Türkiye genelinde tüm askeri cezaevleri hakkında bilgi sahibi olma imkanı vermiştir.
Yanılmıyorsam, Mamak Askeri Cezaevi 2000'li yılların ortalarında çıkarılan isyan ile 2. sınıfa dönüştürülmüş, içeriye kameralar yerleştirilmiş, rahatlatılmıştı. Tekrardan 1. sınıf olması gecenin bu saatine kadar uykumu kaçırmasına neden oldu.
Geçen aylarda Şirinyer Askeri Cezaevi'nden tahliye edilen bir akrabam: Şirinyer Askeri Cezaevi'nin 2. sınıfa dönüştürüldüğünü söylemişti. Cezaevinde eskiye nazaran idarenin baskıyı azalttığını, banyoya çıplak götülülüp getirilmediklerini, ilk girişte makat kontrolü yapılmadıklarını, baş eğmenin kaldırıldığını söylesede, sorularıma geçiştirerek cevaplar vermesi, o konuda fazla konuşmak istememesi, 22 yaşındaki bir gencin kendisine yaşatılanları gururuna dokunduğundan dolayı pek anlatmadığı, gizlediği eskiden beri bildiğim bir durumdur.
Peki, bundan sonra ne olacak? bir kaç haftadır denetleme olacağı haberleri ile mahkumlar üzerindeki dayak, işkenceler azaltılmışdır. Saldırganlaştırılan bu yönlü eğitim almış gardiyanlar tüm bir kaç haftanın hıncını bu geceden itibaren almaya başlamışlardır. Şu an, şu saatlerde Mamak Askeri Cezaevi'nde coplanmadan ötürü inleyen vücutları, yara bere içinde kalmış mahkumlar olduğunu iddia ediyorum.

İktidarın Muhalefeti / Muhalefetin İktidarı

Zeynep Gambetti

Haziran ayının başında İstanbul'da gerçekleşen "Medeniyetler Arası Diyaloglar" başlıklı bir konferans dizisinde ABD'li bir akademisyen oturduğu koltuktan ayağa fırlayarak, "Benim ailemin altı ferdi Holokost'ta katledildi" diye başlayan bir cümle kurdu. Bu cümle, kendisi hakkında söylenen ve söylenebilecek herşeyi gayri-meşru ilan etmesinin bahanesi oldu. Ermenilerden özür dileme kampanyasını konu alan bir paneli dinlememiş olmasını bu şekilde gerekçelendirdi. Türklerle Ermeniler arasındaki ilişkinin kendini ilgilendirmediğini söyleyebildi, ve onu kınayanları kınadı. Kısacası, bir mağduriyeti iktidar aracına dönüştürdü.
Aynı konferansta kendine liberal demokrat etiketini yakıştıran yine ABD'li bir akademisyen, ülkesinin Irak'ı işgal etmiş olmasını haklı çıkarmak için vicdan özgürlüğü argümanına başvurdu. Konu laiklik ve sekülarizmin yeniden düşünülmesi idi. Ancak tartışma, laikliği sorgulamak şöyle dursun, önkoşulsuz savunulmasına doğru evrildi. Köktendincilikle mücadele ederken gerekirse yasaklara, zora ve hatta savaşa başvurulmasının meşru olduğu savı dile geldi. Oysa panelin niyeti, laikliğin tek bir tanımının olmadığını, İslam'ın da farklı laiklik-sekülerlik biçimlerine açık olduğunu konuşabilmekti. Vicdan özgürlüğünden başlayıp Irak'ın işgalinin haklılığına varan mantık zincirinin, doğruluğu veya yanlışlığı bir yana, fiili olarak yaptığı bir şey vardı. Konferansın başından itibaren geçen birkaç gün içinde ABD'li, İtalyan, Türkiyeli, İranlı, Mısırlı akademisyenlerin hasbelkader oluşturdukları dinleme ve anlama pratiklerinin etkisini dağıttı. Hemfikir olmayanların dahi aralarında oluşan yakınlaşma sona erdi, saflar oluştu, bireyler birtakım temsillerin içine sıkıştırıldılar. Taraftarlar birbirlerine alkış tutmaya başladılar. İkna etmek değil, altetmek esas oluverdi.
Bu yazının konusu işte çok yakın geçmişte tanık olduğum ve beni çok düşündüren bu diyalektiktir. Söylemde savunduğu çoğulculuk, akılcılık ve ortak fayda prensiplerini fiili olarak ihlal eden bir liberal demokrat; azınlık olmaktan doğan mağduriyetini başka bir azınlığın acısını sahiplenmemenin bahanesine dönüştüren bir mağdur - işte bu tersyüz olma halleri, bu en masum söylemlerin tuhaf bir biçimde kendi tersine dönme, zıt etkiler yaratabilme halleri, bunlar çok sinsi bir şiddetin görünmez yüzleri. Zira kişinin söylediği ile yaptığı arasındaki farkları tesbit edebilen keskin gözler bile, söylerken veya söylemekle yaptıklarını göremeyebiliyor. Özellikle Türkiye'de geçtiğimiz yıl Marksizm ve Ergenekon tartışmalarında beliren bu şiddet, çok eril bir egemenlik refleksinin özgürlüğü savunanların bile içine düştükleri bir tuzak olduğunu gözler önüne serdi. Buradaki şiddet açığa çıkarılmadan, deşifre edilip üzerinde düşünülmeden iktidar ile mücadele ediyor olduğumuzu iddia etmek, kendi kendini kandırmaktan başka birşey değil korkarım ki. Bu yüzden bu yazıda Türkiye'de özgürlüklerin önünü açacak olan sorgulamaların buralardan başlaması gerektiğini iddia ediyorum. Er meydanında laf etme cüreti gösteren bir kadın olarak, eğer zihnimizdeki ve dilimizdeki iktidar sevdasını sorgulamazsak, ister Ergenekon operasyonunu destekleyelim, ister filler tepişiyor diyelim; ister solcu olalım, ister kendimize liberal demokrat etiketini yakıştıralım, hiçbirimizden ne demokrat olur, ne de özgürlük savaşçısı diyorum.
Sorun sanırım sözün "salt söz" olarak algılanmasında başlıyor. Batı'nın başat felsefe tarihinde sofistlere karşı amansız bir mücadele veren Eflatun'un başlattığı varsayılan düalist düşünsel sisteme göre sözcüklerin asıl işlevi, bir şeyin özünü teşkil eden Idea'ya gönderme yapmaktır. Eflatun her ne kadar retoriğin pedagojik öneminin farkında olsa da bunun felsefesini yapmadı. Aksine, sözü bir vasıtaya indirgedi. Eflatun'dan beri Batı metafiziğinin belkemiğini oluşturan bu anlayış, sözcüklerin tasvir ve iletişim vasıtaları dışında bir şey olmadıkları, bir şey yapmadıkları konusunda sonsuz bir rahatlık içindedir. Bir fikri tartışmakla, o fikrin gönderme yaptığı gerçekliğin etkilenmeyeceği, zira gerçekliğin sözün dışında varolduğu düşünülür. Keza, liberal demokrasinin üzerine oturduğu zemin olan tartışma kültürü, sözlerin içeriğine odaklanmıştır. John Austin'in kitabının başlığında belirttiği fenomen ile, yani Sözcüklerle Nasıl Şeyler Yapılır ile ilgilenmez.[1]
Oysa sözcüklerle çok şeyler yapılır. Bunu ilk sofistler anlamışlardı, ancak daha sonraları da teolojiyle eklemlenemediği için Batı felsefesinde yüzyıllar boyunca marjinal kalan farklı akımlar, sofistlerin kah izinden yürümek, kah onlardan ayrılmak suretiyle, Eflatun'un düalizmini reddettiler. Sözün salt vasıta olmadığını, daha sonra "söz edimi" olarak adlandırılacak olan fiili birtakım etkiler yarattığını iddia etmekten vazgeçmediler.
Söz edimini John Austin'in verdiği bir örnekle açıklamak gerekirse, birine evlilik teklif etmenin gönderme yaptığı bir dış gerçeklik yoktur. İki kişi arasındaki evlilik ilişkisinin temeli, bir söz ile kurulur. "Söz kesmek" tabirinin gayet iyi anlattığı gibi, bu durumda sözün kendi dışında bir nesnesi yoktur. Daha doğrusu, sözün nesnesi (biri ile "sözlü" olma durumu), sözün edilme anında oluşan bir nesnedir. Söz edimi, bir sözün hangi etkiyi gözeterek söylendiği ile oluşmaz. Örneğin evlenme teklif edilirken romantik bir tonla konuşursunuz, veya esprili bir tavır takınırsınız, ancak her halükarda sözünüzün edimi "teklif"tir. Bir teklifin "teklif" sayılmasının elbette ki bazı asgari koşulları vardır - birine söylenmeyen bir teklif, teklif değildir mesela. Ancak bu koşullar tuttuğu andan itibaren, yaratılmak istenen etki, edimin kendisini etkilemez. İyi bir tekliften, kötü bir tekliften, kötü ifade edilmiş bir tekliften bahsedebiliriz, ama edilmiş bir teklif vardır.[2] Edim ile etki üstüste örtüşmek zorunda değildir. Edimi görünmez kılan da belki budur. Zira hümanist sözcükler içeren, yumuşaklıkla sarfedilmiş sözlerin etkisi, içerdikleri olası baskı veya şiddet edimlerini gizleyebilmektedir.
İktidar alanının maddi ve kurumsal birtakım pratikler dışında söz ile de kurulduğu, ve hatta toplumsal alanın tanzim ve tasnif edilmesinde sözün belirleyici bir rol oynadığı kuşku götürmez. İktidarı sadece belirli aktörlerin sahip olduğu bir baskı aracı olarak algılamak çok eksik olur. Muhalefet veya demokratlık da bir -izm'e veya bir gruba içkin değildir. Böyle düşünmenin verdiği rahatlığın bir sakıncası, iktidarın muhalif gibi gözüken alanlarda yeniden üretilmesinin önünde duramamaktır. Mağdur olma halinin iktidardan arınmışlık olduğu sanılır. Oysa iktidarı bir varlık durumu veya sahip olunan bir nesne olarak tasavvur etmek, onun pratikte ve sözde sürekli olarak yeniden kurulan bir ilişkilenme şekli olduğunun üzerini örtmek suretiyle, mağdurları veya muhalefeti de iktidar kurulumuna ortak eder. Dolayısıyla sözün sadece içeriğine değil, yaptığına da bakmak elzemdir.
Tartışamamaya dair
Aydınlanma'dan beri siyasal hayatta tartışmaya çok büyük normatif anlamlar yüklenmiştir. Tartışma sadece çatışmanın alternatifi olmakla kalmaz, ayrıca birlikte yaşamı mümkün kılan ilkelerin akılcı zeminlere oturtulmasını sağlar. Gerek Kant, gerekse Mill'de tartışma ve münazara kamusal doğruya ulaşmanın yegâne yoludur. Çoğul niteliklere sahip bir toplulukta, birinin hatasının bir diğeri tarafından tartışma aracılığıyla düzeltilmesi, ortak aklın oluşturulmasının şartıdır. Amiyane tabiriyle, insanlar konuşa konuşa anlaşırlar. Tartışmayı engelleyen faktörler ortadan kaldırılırsa, örneğin fikir ve vicdan özgürlüğünün yanı sıra ifade özgürlüğü garanti altına alınırsa, ortak faydayı gözeten bir anlaşmaya veya uzlaşmaya varılacağı konusunda kuvvetli bir inanç gelişmiştir. İyimserlik olarak nitelenebilecek bu inancın gücü öyledir ki, siyasette meclis, senato gibi kanun yapıcı kurumlar birer tartışma forumu olarak tasarlanmıştır. Bu anlayışa göre meclis, toplumdaki farklı çıkarların koltuk sayısı olarak temsil edildiği niceliksel bir alan olmasının yanı sıra, aynı zamanda niteliksel özelliklere sahiptir. Farklı görüşlerin dile gelmesi sayesinde mecliste ortak aklın inşa edileceğine inanılır. Zora veya şiddete başvurmadan birbirleriyle temas içine girecek olan toplumsal kesim ve ideolojiler, salt tartışarak - yani salt sözle - kendi dar çıkarlarının ötesine geçip tüm toplum için doğru olanı belirleyecek yetiye sahip olabileceklerdir.
Bu inanca sonsuz saygı duymakla beraber, tartışma ve münazaranın özgürlük ve demokrasiye katkıda bulunabilme koşullarını iyi değerlendirmedikçe, tam aksi yönde gelişmelere tanık olmanın kaçınılmaz olacağına kanaat getirmiş bulunmaktayım. Bu tam bir paradokstur, yani en demokratik, en akılcı, en uzlaşmacı görünen bir yöntemin bile kutuplaşmalara ve bölünmelere yol açması, hatta bunun ötesinde, yeni kutuplaşmalar yaratması ihtimali vardır.
Bu paradoksu anlamak için öyle sanırım ki Türkiye fevkalade uygun bir başlangıç noktası teşkil ediyor. Sözün edimsel özelliği ve iktidarla olan ilişkisi, 2008 yılında Marksizm üzerinden dönen bir tartışmanın savrulduğu yönlerde çok belirgin bir hal aldı. Birkaç yıldan beri epey canlı (ve heyecanlı) olan siyasal yaşantımız, günaşırı yeni tartışma malzemesi üretmek suretiyle basını ve kamuoyunu epey meşgul ediyordu zaten. AKP'nin iktidara gelmesinden bu yana, Güneydoğu'daki 15 yıllık iç savaş döneminde bile asla görülmemiş bir aciliyet hissi içinde sürdürülen tartışmaların ana eksenlerinden biri din-laiklik hattıydı. Ancak daha sonra Ergenekon operasyonları çerçevesinde ikinci bir hat daha açıldı. Demokrasinin ne olduğunu, gerçek demokratın hangi tarafta durması gerektiği gibi bir duruş kıstası üzerinden belirleyen tartışmanın "gerçek sol"/"liberal sol" gibi bir hat üzerinden ilerlemesi oldukça manidardı.
Bu yazıda sorunları düşünsel kalıplarda aramanın ne denli kısıtlı bir bakış açısı olduğunun bilinciyle, bu coğrafyada aydınların mutat kez giriştiği cinsten bir zihniyet analizi yerine, özellikle soldaki son yarılmayı, sözün kurduğu ilişkilenme pratiği üzerinden anlamaya çalışacağım.
Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) ve özellikle Birikim dergisi ve Radikal İki etrafında toplanan "özgürlükçü sol" aydınların ideolojik ufuklarını giderek sınıftan uzaklaştırmaları ve kimlik siyasetine kaydırmaları, solda halihazırda bir gerginlik yaratmıştı. Burjuva değerlerini savunmak, üçüncü yolcu olmak ve 1980 sonrasının postmodern söylemine yenik düşmekle suçlanan bu kesim ise kendini demokrasi kavramı üzerinden haklı çıkarmaya yönelmişti. Bunlara göre Soğuk Savaş solculuğu, demokrasiyi burjuva diktatörlüğü ile eşitlerken, Doğu Bloku'nda insan haklarının ne derece ayaklar altına alındığını farkedememiş, etse bile davaya ihanet etmeme uğruna eleştirmemişti. Özgürlükçüleri eleştirenler geçmişte Stalinist totalitarizmin dalkavukluğunu yapmış ve özellikle 1980 sonrasında dünyanın değiştiğini, sınıf olgusunun farklılaştığını, öncü parti taktiğinin artık işe yaramayacağını, sınıfı temelli politikanın dışladığı baskı ve sömürü ilişkilerinin de özgürleştirici bir potansiyel taşıdığını görememişlerdi.
Ergenekon ve AKP'yi kapatma davası sürecinde sol içerisindeki ayrılıklar iyice su yüzüne çıktı, yeni polemikler doğurdu. Kabaca özetlemek gerekirse, görünen tartışma sol gelenekten gelen (bundan uzaklaşanların yanı sıra, dünyayı hâlâ sol tahayyül içerisinden anlamlandıran) bir kısım aydının AKP'yi muhafazakâr değil, ilerici veya en azından Türkiye'nin önünü açan bir parti olarak görmesi; bunların çeşitli cemaatlerin gazetelerine ve toplantılarına AB taraftarı ve/veya Kemalist düzen karşıtı katkılarda bulunması; son olarak da Ergenekon operasyonunu desteklemesi yüzünden alevlendi. Bir kesim solcu aydın, diğer solcu kesimleri (ki bunlardan da çeşit çeşit olduğu kuşku götürmez) AKP'nin ve Ergenekon davasının yanında yer almadıkları için suçladı ve kendini yegâne demokrat ilan etti. Bu formüle göre Ergenekon sürecinde "doğru" tarafta değilseniz, demokrat değildiniz. Başka bir deyişle, "‘solcu olduğum için demokratım' diyenlerle ‘demokrat olduğum için solcuyum' diyenler arasında radikal bir kopuş yaşanmakta" idi.[3] Türkiye'deki "sosyalist sol" devletçi, cuntacı, milliyetçi, dogmatik olmakla suçlanıyordu. Bunu en şiddetle ifade edenlerden biri de Rasim Ozan Kütahyalı'ydı: Türk solu, "Enternasyonal duruş sahibiyiz diyen ama kendi ülkelerindeki etnik çeşitliliği bile kuşatamayan bir sol", "Ergenekon sürecinde aldıkları pespaye tavırlardan sonra tamamen ‘Etnik Türk solculuğu' denebilecek bir zavallı pozisyona düşen bir sol"[4] idi. "Türk devrimci/sol ve ülkücü/sağ hareketi arasında dış boyalarının farklı olması dışında ideolojik anlamda özsel bir ayrılık"[5] yoktu. BirGün gazetesi gibi taraf tutmamayı seçmek veya Ergenekon'u önemsediği halde AKP'den yana olmamak kabul edilemezdi.
Öte yandan, diğer solcu kesimlerin her biri (ulusalcısından devrimcisine ve özgürlükçüsüne kadar) liberal solcu olarak nitelendirdikleri bu kesime karşı savaş açmıştı. Örneğin muhafazakârlığı temsil ettiği düşünülen AKP'yi Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyelik şartlarını yerine getirebilecek yegâne parti olarak görenler "dönek" olarak yaftalanıyorlardı: "bazı eski (gelenekselci) sol kesimlerden gelenler arasında İslamcı harekete yaslanan bir döneklik eğilimi teşvik ediliyor. Bunlar özellikle yeni iktidar güçlerinin elindeki büyük medya imparatorluğu tarafından allanıp pullanıp ortaya sürülüyor ve yarattıkları kafa karışıklığıyla solun etkisizleştirilmesinde büyük katkılar sağlanıyor."[6] Keza, "iktidar tetikçisi istihbarat bülteni, entel-liboşların ve CIA ajanlarının ‘aşk gemisi' Taraf' etrafında toplanan ve "Soros'cu ya da Açık Toplum fedaisi" olan "ömründe 1 Mayıs eylemi görmemiş tatlı su solcuları"[7] kendi tutarsızlıklarını gizlemeye bile gerek duymuyorlardı. Akademik tartışmayı eylem sanan salon sosyalistleri ile tabandan gelen solcu arasındaki fark onanamayacak kadar büyüktü.
Velhasıl, bir yanda "ortodoks sol" etiketli bir sepet, diğer yanda ‘liberal sol" etiketli bir sepet örülmüş, isteyen isteyeni bunlardan birinin içine atıvermişti. Binbir parçaya bölünmezden önce kimse bir durup düşünmemişti. Türkiye'de sol veya ilerici kesimlerin geçmişini eleştireyim derken, mutat hastalığımız olan garezlenme, kişiselleştirme, etiketleme ve didişmeye kapılma ihtimali kimsenin aklından geçmemişti. Geçmişin hatalarından arındığımızı sandığımız anda bunları yeniden üretiyor olma riski kimseyi duraklatmamıştı. Türkiye'de sadece aydınlara özgü olmayan bir yaftalama hastalığının varlığı elbette ki yadsınamaz. Kaldı ki böylesi refleksler dünyanın sadece siyah-beyaz kategoriler üzerinden algılanmasına izin veren resmî söylemin basit yan ürünleri değiller. Gayri-resmî söylemler çok daha karmaşık ilişkisellikler ifade edebiliyor. Aidiyet grupları küçüldükçe daha nüanslı yaftalara rastlanabiliyor örneğin ("bizim köydekiler çok iyidir de, karşı köyün erkekleri içki içer" veya "Kayserililer ticarette kurnaz olur" gibi). En uzak ve hakkında en az fikre sahip olunan Afrikalıları "yamyam" yapmaya kadar uzanan bir spektrumda bu kategoriler sadece kimliklerin sınırlarını çizmekle kalmaz, konuşma hakkını da belirler. Daha doğrusu her yafta, konuşanın nasıl dinlenmesi gerektiğine dair ipuçları barındırır. Herhangi bir iddiayı söylenenin niteliğine değil de, söyleyenin niteliğine göre değerlendirme refleksinin arka planında bu yatmaktadır. Mantıkta ad hominem adı verilen bu argüman biçimine göre, sözün söyleyenden bağımsız bir varlığı ve değeri yoktur, kimin söylediğine göre değişik manalar kazanır. Mantıkta böyle düşünmek bir hatadır tabii, ama formel mantık sözün ettiklerini tüm giriftliğiyle kavramakta acizdir.
Ancak burada vurgulamak istediğim olgu, 2000'li yılların sonunda Türkiye solunun içinde bulunduğu durumdur. 1980 darbesi ile dağılan toplumsal tabanını bir daha asla toparlayamayan sol hareketlerin serbest piyasa rejiminin ordu eliyle inşa edildiği ve dünya piyasalarına endekslenme açısından birçok gelişmekte olan ülkeden çok daha fazla yol katetmiş bir Türkiye'de neyi nasıl temsil ettiği bir soru işaretidir. Maddi pratikleri olmayan bir düşün ve yazın evrenine sıkışmış, söyleminde baştacı yaptığı "halk" kavramının gönderme yaptığı gerçekliğin 1980 öncesine nazaran ne denli farklı olduğunu anlamamış veya anlamak istememiş sol grupların, bu yazının sonunda açacağım gibi, birbirlerine düşmeleri belki de kaçınılamazdı. Zira ironik olan, iktidara muhalefet etme iddiasında olan bu grupların, birbirlerinin iktidarla olan ilişkisini deşifre etme yarışına girmeleri ve birbirlerine muhalefet etmeye başlamalarıdır. Başlangıçta Marksizm üzerine, solun yenilenmesi üzerine, demokratlık üzerine yoğunlaşacakmış gibi duran bir tartışmanın ikili bir kodifikasyona doğru sürüklenmesinin nedeni ise, iktidarın yanında veya karşısında olmak gibi bir kıstas üzerinden gerçekleşmiş olmasıdır.



Muhalefete muhalefet etmeye dair
Ortodoks Marksizmin (paradoksal olarak) liberalizmle paylaştığı kanılardan biri, düşünsel dünya ile faal dünyanın birbirlerinden ayrı gerçeklik düzlemleri olduğudur. Dayanağı "Feuerbach üzerine 11. Tez"dir. Bunun gayet yüzeysel bir okumasına göre artık felsefe değil, devrim yapılacaktır. Oysa çok daha karmaşık ve kıyaslanamayacak derecede daha derin olan birinci tez iyi okunabilseydi, Marx'ın Feuerbach'a itirazının kaba maddeciliğe yöneltilen bir itiraz olduğu, Marx'ın düşünmeden eylemek gibi bir kolaylığa kaçmayacak kadar büyük bir düşünür olduğu, her şeyden önce de eylem adamı değil düşünür olduğu gözden kaçmazdı. Bu yazı açısından önemli olduğu için hatırlatmakta fayda var, Marx birinci tezde teori ve pratik, nesnel ile öznel olan arasındaki diyalektiği mükemmel bir biçimde ifade eder. Ona göre materyalizm gerçekliği bir nesne veya tefekkür edilen pasif varlık olarak algıladığı için, gerçekliğin aktif, öznel şeklini kavrayamamaktadır. İdealizm ise sadece buna bakar, ama soyutlayarak. Bu ikisi arasında bir seçim yapmayı reddeden Marx'ın geliştirdiği kuramın özgünlüğü, yine birinci tezin son cümlesinde "eleştirel-pratik faaliyet" olarak ifade edilen ve kanımca devrimci gelenek tarafından çok da anlaşılamayan diyalektikte yatar. Frankfurt Okulu'nun eleştirel kuramına ilham kaynağı olan bu diyalektik, gerçekliği bir dışsallık olarak algılamak ve düşünceyi bundan ayırmak yerine; düşünceyi somutluğu ve etkileri olan bir pratik, pratiği de düşünceyi ve öznelliği şekillendiren bir düzen olarak kurar. Bu sayede, gözden kaçan iktidar ilişkilerini ve özgürleşme imkânlarını ortaya çıkarır.
Bu açıdan bakıldığında, satır araları çok dolu olan bu polemik, bir fikri tartışmadan ziyade bir hegemonya mücadelesi olarak belirir. Bu anlamda bir iktidar pratiğidir aslında. Sinsi ve görünmez olan da budur. Eleştiri olarak başlayan bir ilişkilenme tarzı, damgalama ve karşısındakinin meşruiyetini elinden alma haline dönüşmesiyle başka bir ilişkiselliği çağırır; bir birlikte düşünme, düzeltme, tamamlama, genişletme jesti olmaktan çıkıp hiçleme jestine evrilir. Farklılıktan ziyade karşıtlık kurar. Farklılık, örtüşmeseler bile iki fikrin yanyana yürüyebilmesini sağlayabilecekken, karşıtlık halinde bir görüş, diğerinin önüne engel olarak çıkar.
İki (veya daha çok) sol grubun birbirleriyle karşıtlık ilişkisi içine girmesinin olsa olsa iktidarın işine yarayacağını görmek çok zor değildir. "Böl ve yönet" formülünün maalesef en güzel örneklerine sol muhalefetin tarihinde rastlanır. Ancak kendi dışındaki pozisyonları hiçleme refleksinin kendinin de bir iktidar yarattığı daha az dikkate şayan bulunur. Şiddetin sadece iktidarın tekelinde olduğu inancı; hâkim ideoloji, etnik grup, toplumsal cinsiyet, din ve dilin dışında kalanlara bir tür ‘kendiliğinden demokratlık' bahşediyor hissi uyandırır zira. Oysa "muhalefetin iktidarı" diye adlandırabileceğimiz olgu bu noktada peydah olur.
Muhalefetin iktidarı, iktidarın aynası gibidir. Eleştirdiği ve karşısında durduğunu sandığı şiddeti yeniden üretir. İktidar kadar dışlayıcıdır; sınır çizer, kendi dünya görüşünü paylaşmayanları damgalar, meşruiyetlerini ellerinden alır. Egemen gibi o da bir kanun yapıcı, yasak koyucudur. Üstelik kendi içini ve dışını belirlerken bir değil, iki dışlama mekanizmasını birden harekete geçirir. Bir yandan iktidar olarak belirlediği güç odağıyla mücadele ederken, diğer yandan kendi gibi muhalefette olanlarla da mücadeleye kalkışır. İktidarı yapısal anlamda yeniden üretmekle kalmaz, kendi dışındaki muhalefeti zayıflattığı için fiilî olarak iktidarın ekmeğine yağ sürer. İktidarın karşısında yeraldığını sandığı noktada aslında yanındadır. En masum, en mağdur, en demokrat, en ilericiyi oynarken yarattığı fiilî etki tam tersidir. Kendi dışındaki muhalefeti yerden yere vurarak egosunu sivriltirken nasıl bir ilişkilenme modeli ürettiğinin farkına varamaz. Demokrasiyi savunayım derken bilfiil ezer, parmak sallar, başöğretmenliğe soyunur, laf keser, dinlemez. Birlikten doğacak gücü savunayım derken bilfiil imkânsız kılar.
Kendi vizyonunuzun ahlâki üstünlüğünden şüphe duymuyorsanız, pratiklerinizi sorgulama yoluna da gitmezsiniz. Oysa kendini yüzde yüz haklı görmek, her türlü farklılığa ve eleştiriye karşı derhal savunma mekanizmalarını harekete geçirmek iktidara has bir güdüdür; başkalarından önce kendini sorgulama refleksi geliştirmek ise egemen refleksten kurtulmanın olmazsa olmaz şartıdır.
Somutlayacak olursak, Türkiye'de özgür ve demokratik toplumsallığın önündeki sayısız yapısal engelden birini (örneğin Kemalizm, neoliberalizm veya muhafazakarlık) seçip diğerlerini azımsamakla, yani varolan sistem içerisinde tek bir tarafı tutmakla, bir iktidar şekline karşı mücadele ederken diğerini desteklemiş oluruz. Konjonktürel olarak açılan bir manevra alanında köşe kapmak politik açıdan doğru bir strateji gibi gözükse de, ne bir sonraki dönemde kalıcı dönüşüm vaadeder, ne de özgül konumumuzdan doğan mikro iktidar alanlarını bertaraf eder. Demokrasi karşıtı güçlerin ekmeğine yağ sürmemek uğruna AKP'nin Kürt sorununu çözmek için son döneme kadar parmağını kıpırdatmamasını, dolu dizgin neoliberal politikalar gütmesini, 1 Mayıs'larda ve başka her fırsatta işçilerin haklı taleplerini copla ve dayakla susturmasını, yeni anayasa sürecini rafa kaldırmasını, Alevilerin ve gayrimüslimlerin hakları konusunda ayak sürmesini, üniversitelerin sorunlarını bilerek ve isteyerek ağırlaştırmasını eleştirmekten kaçınan bir ‘liberal demokrat', omlet yapacaksanız yumurtaların ne hissettiğini sormazsınız cinsinden bir araçsallığı da bilfiil savunmaktadır.
Keza, muhafazakâr güçlerin ekmeğine yağ sürmemek uğruna AKP'nin farklı kesimleri birleştirmeyi bir miktar başarmasını, kendinden gayrı demokratik güçlerin ezikliği veya dağınıklığı karşısında yegâne demokratik ümit olarak belirmesini, Kemalizm-cumhuriyet- laiklik kavramlarını dogmalıktan kurtarma zemini yaratmasını, TSK ile köşe kapmaca oynama cesareti göstermesini, bugüne dek kamusal alandan dışlanan dindarları, başörtülüleri Kemalizmin pençesinden kurtarmaya çalışmasını, belediyecilikte hasbelkader iyi hizmet vermesini takdir etmek istemeyen bir ‘devrimci solcu', liberal demokrattan biçimsel anlamda zerre kadar farklı değildir. Onun gözünde de yarınlar adına bugünden harcanmasında sakınca olmayan yumurtalar vardır.
Araçlar ile amacın belli bir oranda örtüşmemesi halinde, ortaya çıkacak sonucun, aktörleri koşullandıran bir yapıya dönüşmemesi neredeyse imkânsızdır. Troçkistlere "ben demokratım, sen sosyal faşistsin" diye bağıran bir solcunun sözü sadece söz değil, bir edimdir aynı zamanda. BirGün'ü parmakla gösterip Ergenekon'da taraf tutmadı diye yerden yere vuran bir "liberal solcu", aynı zamanda bir edimde bulunur: fiili olarak dışlar, meşruiyetini sorgular, kamusal alanda konuşma, sol adına konuşma veya demokrasi adına konuşma hakkını elinden almaya çalışır. Kim daha demokrat üzerinden veya Ergenekon'da nerede duruyorsun üzerinden, gelmiş ve geçmiş tüm solu yargılamaya kalktıklarında, muhalif bir kamusal alandan beklenen alternatif anlam ve dayanışma üretme potansiyeline balta vurmuş olurlar. Bu yüzden kolektif bir güç yaratmak şöyle dursun, varolan muhalif-alternatif etkileşim alanını kapatacak kadar ağır olan bir düşmanlık ve onur yarası biriktirmiş olurlar.
Bu iki anlayış arasında bir üçüncü yol yoktur. ‘Öteki'yle ilişkilenme biçimileri aynıdır. Aynı araçsal mantık, aynı egemenlik sevdası, aynı zihinsel kapalılıktan muzdariptirler. Zira her iki anlayış da kendi konumunu iktidara göre belirler. Güç odaklarının birinin yanında veya karşısındadır. Demokrasiyi kuracak olanın iktidar değil, tabandan gelen bir güç olabileceği, bunun için farklı kesimlerin birleşmesi gerekeceği, birleşme kıstasının hangi normatif duruş veya ideolojiyi benimsediği değil, kendi konum ve davasının mutlaklığını sorgulama yeteneği olabileceği gibi birçok alternatif siyaset zemini tahayyül edebilecekken, varolan tarzlarından birine sıkışır kalır. Bunun fiili olarak etkisi, bir fasit daire yaratmaktır. Öncelik verdiği davada başarılı olsa bile, başka egemenlik reflekslerine dokunmadığı için, demokrasi yine Godot misali nafile beklenen bir hal olmaya devam eder.
Masanın ayırdıkları ve birleştirdikleri

Bir dava uğruna mücadele idealinin içinin birileriyle ağız dalaşı ile dolmasının, acıklı olmakla birlikte, toplumsallık hakkında anlattığı çok şey vardır. Günlük hayatın somutluğunda yoğrulan mücadele pratiklerinin yokluğu, egoyu temel eksen haline getirir.
Hannah Arendt'in kullandığı bir metafor aracılığıyla anlatmak gerekirse, kişilerin arasında ortak bir kaygı/ilgi/çıkar olması bir masa etrafında oturmalarına benzer. Masa, kişileri hem birleştiren, hem de birbirlerinden ayıran maddi bir gerçekliktir. Masanın işaret ettiği maddiyatı Arendt "inter-est" tabiriyle ifade eder. Çok katmanlı bir kelime oyunudur bu. "Interest" İngilizce'de "çıkar"a tekabül eder, daha çok da maddi çıkarı anlatmak için kullanılır. Ancak "inter" aradalığı anlatır, "est" ise, Latince "esse"nin çekilmiş halidir, yani "olmak" fiilinin. Bu şekilde kavramsallaştırıldığında "inter-est", kişisel-egoist bir çıkarı değil, ortaklaşabilen bir ilgiyi anlatır. Masa, etrafından oturanların ilgi odağıdır, ortak kaygısıdır. Bizi ortaklaştıran bir somutluğu, bir maddi çıkarı temsil eder. Ancak biz onun etrafında oturduğumuz sürece birbirimizin üzerine düşmekten de alıkoyulmuş oluruz. Aramızda masa vardır zira. Masa hem birleştiren, hem de bizi tekilleştiren, ayırandır. Her birimiz masanın farklı bir yerinde oturur, farklı bir perspektiften bakarız. "Sen" ile "ben" masanın etrafında ayrı uzamlar işgal ettiğimiz için birbirimizle tıpatıp aynı değilizdir. "Sen" masayı ve onun etrafında oturanları belli bir açıdan görürsün, "ben" başka bir açıdan.

Peki, aramızdaki masa birdenbire ortadan kalkarsa ne olur? Metaforik olarak biz birbirimize bakan, ama aramızda bizi birleştirecek ve aynı zamanda ayıracak bir maddiyata sahip olmayan şahsiyetlere dönüşürüz. Bu durumda benim yegane ilgi odağım "sen"sindir. "Sen" ile ilişkilenmem masanın dolayımından geçmez artık, birbirimizle doğrudan karşı karşıya kalırız. Ortaklaştıracak somut bir "çıkar"ımız yoktur, "inter-est"imiz kalmamıştır. Bizi birbirimizle ilişkilendirecek maddiyatın yokluğunda kuracağımız yegane ilişki, senin şahsınla benim şahsın arasındadır. Çıkarlarımız şahsileşmiştir. Biz artık birer egoyuzdur.
Bu metaforla anlatmak istediğim sanırım yeterince açıktır. Somut pratiklerin değişmesi, dönüşmesi için verilen mücadelede egoyu ikinci planda tutan, aynı "çıkar" uğruna mücadele edenlere karşı dönmesini engelleyen şey "inter-est"tir. Aynılaşmasak bile aynı somut sonuç uğruna mücadele vermekteyizdir. Sonuca ulaşılmasını engelleyen faktörlerin çeşitliliği bizim egolarımızı bastıran, ilgimizi sürekli olarak somut pratiklere çeken bir etkendir. Sözümüz birbirimiz üzerinde iktidar etkisi yaratacak edimlerde somutlaşmak yerine, ortak mücadelemizin bahşettiği bir muktedir olma halini inşa eder. Egolarımızı sınırlayan pratiklerin yokluğunda ise, kendi konumumuzun mutlaklaşmasını engelleyen etkiler azalır. Yukarıda bahsetmiş olduğum ortaklaşamama, birleşememe hali, yani muhalefetin iktidarı olma halinin çoğalması ise, kanımca, tabandan ve somut mücadelelerden kopuk olma durumunun işaretidir.
Bu noktada iktidar-muhalefet ikilemini başka bir açıdan incelemek ve Zapatista örneğini açmak faydalı olacaktır.



Özgürleşme'den özgürlüğe

Özellikle Foucault'nun etkisiyle son yıllarda üniversite öğrencilerinin ağzından düşmeyen "direniş" kavramının ne denli klostrofobik olduğuyla başlayalım. İkili bir yapıya sahip bir toplumsallık anlayışı içeren bu erken dönem Foucaultcu kavramsallaştırmaya göre, direnişin iktidarı yıkma şansı yoktur. Her ikisi birbirini doğurduğu ve beslediğine göre, başarılı bir direniş yeni bir iktidar inşa edecek; başarısız bir iktidar ise direnişe dönüşecektir. Yani sistem çıkışsızdır. Direniş alanını esas itibariyle iktidar belirler, çünkü direniş iktidara direniştir, feyzini iktidardan alır. Duruş değil, karşı duruştur. Buna rağmen öğrencilerin ve günümüz sosyal bilimcilerinin gözünde çağımızda mücadelenin sloganı haline gelmiştir.
Karikatürize ederek tasvir ettiğim bu direniş anlayışının iktidar ile çok şey paylaştığını düşünüyorum. Daha doğrusu, böylesi ikili kodlamaları ontolojik bir tesbit olarak değil, kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet olarak görmek gerektiğine inanıyorum. İktidarı yeniden üretmek, etki değil de tepki olarak kurulan varoluşsal alanların mantığına içkindir. Tepki halinin kendi, tıpkı Nietzsche'de efendilerin gücünü çekemeyen esirlerin intikamında olduğu gibi, diyalektik olarak tepki gösterdiği şeye, yani kendi zıddına dönüşür.
Etki-tepki siyaseti dışında bir siyasal alternatif var mıdır? Çok uzun süredir kafamı kurcalayan bir sorudur bu. Yıllarca bağımsızlaşmanın esas olduğuna inanmış, inandırılmış bir kuşak olarak, bir şeyden özgürleşmiş olmakla, yani bizi baskı altında tutan, özgürlüğümüzü engelleyen bir şeyden kurtulmakla, özgürlüğe ulaşmış olur muyuz sorusunu sormaya gerek bile duymamıştım. Oysa artık özgürleşme ile özgürlük arasında doğrudan ve sorunsuz bir ilişki olmadığına kani oldum. Direnmek veya bağımsızlık mücadelesi vermek ile özgür olunmayacağı, yukarıdaki tartışmanın çıkışsızlığından apaçık belli olmuyor mu? İktidarı yeniden ürettiğinin farkında bile olmayan muhaliflerin, baskının aldığı hallerden birini bertaraf etseler bile, başka ve yeni baskı mekanizmaları peydah etmemeleri imkânsız gibi gözüküyor.
Kanımca burası, Zapatistaların alternatif bir çıkış yolu sunabilecekleri yerlerden biridir. Zapatistaları biricik kılan, reel politika olarak ifade edilen eril siyasetin, çatışma ve restleşme stratejilerinin, amaca götüren her tür araç mübahtır mantığının, tabandan kopan önder çıkarlarının ve oy kaygısının çok ötesinde, yeni ve ilkeli bir siyaset biçimi geliştirmeye olan bağlılıklarıdır. Öyle ki, Zapatista örgütlenmesinin yedi temel ilkesi kanıksanan siyaset türlerinin çok kolay gözardı edebildiği, hatta harcayabildiği, bir davranışsal etik geliştirmeye yöneliktir: kendine hizmet etmek yerine başkalarına hizmet etmek, emir vermek yerine itaat etmek, başkalarının adına konuşmak yerine onları temsil etmek, yukarı çıkmak yerine aşağıya inmek, alt etmek yerine ikna etmek, yıkmak yerine inşa etmek, dayatmak yerine önermek.
Bu denli ilkeliliğin siyasette "idealist" kaçtığını ve mücadeleyi imkânsızlaştırdığını iddia edenlere verilecek en güzel yanıt, hareketin 25 yıldır, ayaklanmanın ise 15 yıldır sürüyor olmasıdır. Meksika ordusunun bölgedeki yoğun paramiliter faaliyetine rağmen, Zapatistalar ile geleneksel sol partiler arasındaki gerginliğe rağmen, bölgenin aşırı yoksul ve yoksun olmasına rağmen direnişin sürebilmesi aslında bu ilkelilik ile ilintilidir. Zapatistalara verilen uluslararası desteğin bu sayede hiç kesilmediğini, bölgeye akan gönüllü aktivistlerin sayısında bu sayede hiç azalma olmadığını, alternatif bir dünya inşa etme hayallerinin ancak bu sayede mümkün olabildiğini görmek gerekir.
Özgürlük ile bağımsızlık arasındaki fark kanımca burada yatıyor. Zapatista anlayışına göre, herhangi bir halk, etnik kimlik, dinî grup veya sınıf, kendini ezen iktidara karşı mücadele veriyor olmakla "özgür" olamaz. Mücadelesinde başarılı olmakla özgürlüğün önkoşulu olan bağımsızlığı garantileyebilir elbet; ancak kendi kaderini tayin etme hakkını elde ettiğini düşündüğü an, yeni efendilere tabi olmayacağının hiçbir garantisi yoktur. "Mağdur" özneden "muktedir" özneye geçmek için dışsal bir iktidara karşı mücadele etmenin yanı sıra, benzeri bir iktidar yapısının içeride oluşmasını önleyecek bir örgütlenme modeli oluşturulmalıdır.
Zapatistalar parti kurup varolan siyasi alan içerisinde yer almayı reddederler. Amaçları alternatif bir siyaset şekli yaratmaktır. Bunun ilkeli siyasetin olmazsa olmaz koşulu olduğunu düşünürler; siyasi partilerin yozlaşmalarının, halktan kopmalarının kaçınılmaz olduğuna inanırlar. Şöyle ki: "Yöneticilerini denetim altında tutmayan bir halkın köle olmaya mahkum olduğunu düşünüyoruz; biz özgür olmak için mücadele verdik, altı yılda bir efendi değiştirmek için değil." Zapatista topluluklarında dönüşümlü olarak idari görevler üstlenen köylüler, 2003'ten beri gerçek anlamda bir özyönetim mekanizması inşa etmektedirler. Kollektif tarım, soyut olmayan bir adalet, alternatif sağlık, devrimci eğitim, otonom yönetimsellik gibi birbirinden farklı alanlarda takdir edilesi bir deneysellik ve yaratıcılık sergilemektedirler.
Verilen mücadelenin tek boyutlu olamayacağı, özgürlüğün sadece yerli kimliğine tanınan birtakım haklarla elde edilemeyeceğini anlamış olmanın da ötesinde, tahakkümün çok boyutlu bir sistem olduğunun bilinci birebir bu somut deneyim içinden çıkmıştır. Topraksız bir yerlinin anayasal hak elde etse bile tutsak kalacağını, neoliberal kapitalizme karşı alternatif bir ekonomik model üretmeden salt siyasal bağımsızlığın bir anlamı olmadığını; öte yandan, sadece ekonomiye indirgenmiş bir alternatifin siyasal ve toplumsal özgürlük açısından yetersiz kalacağını süreç içerisinde ve sürece katılımları sayesinde tesbit ederek ilerliyorlar. "Daha önceleri, yani başlangıçta, tüm bunları düşünmüyorduk, yegane düşündüğümüz mücadele etmekti. Ama bugün, otonominin kurulması için çalışıyoruz", diyor tarım kurulu üyesi.
Burada önemle vurgulamak istediğim şudur: bir önceki cümlede "tüm bunlar" olarak özetlenen günlük hayatın somutluğu, Zapatista topluluklarının önüne yalın mantıkların asla kapsayamayacağı karmaşıklıkta bir sorunlar dizisi çıkarmaktadır. Otonomi, herhangi bir -izm'in öngöremeyeceği ve önceden çözüm üretemeyeceği bir çeşitlilik ve değişkenlikle cebelleşmenin adıdır.
Örneğin alternatif bir eğitim nasıl olmalı sorusunun yanıtı ancak süreç içerisinde deneyerek, yanılarak, el yordamı çözüm üreterek verilebilmektedir. 2007 Temmuz'unda bizzat katıldığım uluslararası buluşmada beş otonom Zapatista bölgesinden gelen delegeler, alternatifini inşa etmeye çalıştıkları birkaç alanda yaşadıkları sorunları ve ürettikleri çözümleri anlattılar. Dünyanın dört bir yanında gelen benim gibi destekçilerin önünde toplu bir imaj verme derdine düşmek veya birtakım içi boşalmış ("halkların kardeşliği" veya "haklı mücadelemiz" gibi) sloganlar aracılığıyla kendi propagandalarını yapmak yerine, özeleştiri yapmayı seçtiler. Bu coğrafyadan gelmiş birinin "ailenin kirli çamaşırları" veya "dava uğruna" cinsinden argümanlar tarafından susturulmasına alışık olduğu eleştirelliği Zapatistalar "elalem" önünde yapmaktan çekinmiyor, bilakis bunun onları güçlendireceğine inanıyorlardı. Meksika Milli Eğitim Bakanlığı'nın belirlediği müfredata bağlı kalmayan bir eğitim programını belirlerken, çocukların ve toplulukların temel ihtiyaçlarının ne olduğunun düşünülmesi gerekmişti örneğin. Çoğu çiftçi olan topluluklarda hasat vakti çocukları onların emeğine muhtaç olan ailelerinden ayırmak zaten yoksul olan bölgelerde sorun yaratıyordu. Zapatistalar ayrıca not sistemi gibi öğrenciyi bireyselleştiren bir sistemin kapitalizmin gereklerine hizmet etmekten başka faydası olmadığını düşünüyorlardı. Alternatif sistemin kolektivist olması isteniyordu elbet, ama kolektivitenin farklılıkları ezmesi istenmiyordu. Bu ikileme ürettikleri çözümler arasında burada aktarabileceğim ve bana çarpıcı gelen şunlar oldu: Asgari veya azami eğitim süresi diye bir şey yok; çocuklar kendi kapasitelerine ve kendi hızlarına göre ilerliyorlar. Onları bireyselci kılmadan farklılıklarını yok etmemenin yöntemi olarak düşünülmüş bu. Kimse okuldan atılmadığı gibi, not sistemi de yok. Öğrencilerin başarılarını aileler değerlendiriyorlar. Yatılı okul sistemi kullanılıyor. İhtiyaca göre çocuklar 1 ay okulda kalıyor, sonra 1 ay veya 15 gün ailenin yanına dönüp tarlada veya köydeki görevlerini yerine getiriyorlar. Teorik ve pratik çalışmayı birbirinden ayırmamak için örneğin matematiği meyva ve sebzelerle veya pazarda alışverişle öğrenmek, metrik sistemin yanı sıra karış gibi geleneksel ölçüm sistemleri kullanmak, bireyselden çok ekip çalışmasına önem vermek Zapatista eğitiminde kullanılan yöntemler arasında. Bir eğitimcinin belirttiği gibi, "Eğitim demek, analiz yapmayı öğrenmektir; ne görüyorsan onu yapmayı öğrenmek değil." Geleneklerin hiç sorgusuz sualsiz çocuğa ezberletilmesi yerine Zapatistalar eleştirel bir düşünce geliştirmeyi, çocuğun yoksulluk, haksızlık, tahakküm gibi olguları hem kavramsal olarak, hem de tarihsel gelişimleri içerisinde anlamasını sağlamayı umuyorlar. Bireyselcilik yerine paylaşımcı ve katılımcı bir etik yerleştirmeye çabalıyorlar.
Bir başka örnek vermek gerekirse, travma ile başetme konusunda 11 yıldır topluluklarda çalışan İspanyol bir psikoloğun bana anlattığını burada paylaşmak açıklayıcı olabilir: "Biz Avrupalılar hastalandığımızda derhal doktora koşup tıbbi müdahale talep ederiz. Oysa hastalıkların önemli bir oranı psikosomatiktir. Yerli toplulukları tedaviye önce insanın kalbinden başlıyorlar, yani ruhsal halinden, kendiyle ve çevreyle olan uyumundan. Tütsülerle, bitkilerle, dokunarak veya konuşarak birçok hastalığı tedavi edebildiklerine tanık oldum. Bambaşka bir sağlık anlayışı bu. İnsanı organlarına, dişlerine, vücut parçalarına indirgemeyen bütünlüklü bir bakış sayesinde ilaç veya klinik müdahaleye olan ihtiyacı önemli ölçüde azaltıyorlar."
Keza Zapatistalar kapitalist modernitenin doğallaştırdığı birtakım ölçüt ve kıstaslara karşı çok yönlü bir mücadele veriyorlar. Meta fetişizmini mümkün kılan soyut emeğe karşı, ürettikleri kullanım eşyalarının üzerine fiyatla birlikte üretenin ismini ve harcanan emek süresini yazıyorlar. Emek için harcanan zamanın değişim amacıyla reel zamandan soyutlanması, değişimin öznesinin üreticinin değil ürün olarak ifade bulması, sömürüyü ve artı değeri görünmez kılan meta fetişizminin temel özelliklerindendir. Keza, kapitalizmin verimlilik ve zaman arasında kurduğu bağıntı da Zapatistaların mücadele ettikleri tahayyüllerden biridir. Mesela işyerinde olsun, siyasette olsun kapitalizm bir toplantının "verimli" olmasını, önceden belirlenen bir zaman dilimi içerisinde (1-2 saat) çoğunluk usulüne göre karar alınması olarak anlar. Oysa Zapatista toplulukları, herkesi ilgilendiren bir sorunun tartışılmasının önünü sayıları fetişize ederek kapamazlar. Karar önemliyse ve görüş ayrılıkları varsa, toplantı üç gün de sürebilir. Bu zaman zarfında aynı mekânda konuşulur, birlikte yiyip içilir, akşam o mekânda kalınır. Çoğunluğun iradesi belirginleştiğinde, hemfikir olmayanların çoğunluğa uymak konusunda çok büyük bir çekincelerinin olup olmadığı sorulur. Karar çoğunluk usulüyle alınsa bile azınlık tartışma ve karar alma sürecinin "adil" olduğuna ikna olmuş olarak oradan ayrılmalıdır.

Kapitalizme ve onun empoze ettiği, doğallaştırdığı, genelleştirdiği yaşama, düşünme, iş görme, üretme, sahip olma ve birlikte yaşama şekillerine alternatifler üretme süreçleri içerisinde elbette ki egolar karşı karşıya gelir ve farklı tahayyüller çarpışır. Ancak mücadelenin tabandan, katılımcı bir şekilde ve günlük hayatın somutluğunda veriliyor olmasının avantajı şudur: herhangi bir egonun öngörüsü tek başına tüm sorunları çözmek için yeterli olamaz. Kaldı ki, denendikçe her çözümün eksik ve gedikleri ortaya çıkar, düzeltilmesi, yeniden düşünülmesi gerekir. Dolayısıyla hiçbir ego, haklılığını ve doğruluğunu mutlaklaştıramaz. Otonominin fiilî olarak inşası kadar çetrefilli bir süreçte törpülenen egemenlik refleksleri, ortaklaşmanın önünde engel teşkil etmemeye başlarlar.

Ama bundan da önemlisi, bir şeye tepki vermenin negatifliğinden çıkıp, bir şeyi kurmanın pozitifliğine geçerken, yani özgürleşme mücadelesinin ötesinde, özgürlüğün ta kendisini kurmaya çabalarken, ortak düşmanın sağladığı birliğin yerini ortak bir dünyaya duyulan ilginin almasıdır. Bir şeye veya birilerine karşı düşünmek yerine, birileriyle beraber düşünme etiği işte bu süreçte gelişir.
Zapatista bir öğretmenin çok çarpıcı ifadesine göre, Zapatistaların yaptığı "şu anda inşa ettiğimiz... farklı bir yolu yürüyecek olan öznelerdir." Etki-tepki siyasetinde köşe kapan özneler değildir bunlar. Varolan bir -izm'i veya siyasal duruşu seçip hazır giyim konseptinde olduğu gibi üstüne geçiriveren özneler de değildirler. Mücadeleden önce, pratiklerden bağımsız olarak oluşmamışlardır. Tam tersine, bir ilişkilenme, ortaklaşma ve alternatif pratikler üretme girişiminin ürünleridirler. Toplumsallığın ikircikli ve müphem olduğunu hem zihinsel, hem de pratik süreçler aracılığıyla kabullenmenin doğurduğu etik farkındalığa sahiptirler. Demokratik siyasal rejimlerde meclisin üstlendiği, ancak birlikte yaşamın tek bir kurumuna hapsolan ve salt tartışma aracılığıyla gerçekleşmesi umulan ortaklaşma ideali, Zapatista topluluklarının her yaşamsal alanında somut bir gerçeklik kazanır.
Aslında bitimsiz olan bu yazıyı bitirir gibi yapmanın en çarpıcı yolu sanırım Coca Cola örneğini vermektir. Gerçek mücadelelerin ürünü olmayan Batılı aktivistlerin klasik sol ve/veya anarşist dünya tahayyüllerinde Coca Cola'nın farklı bir temsil gücü vardır. Coca Cola sadece Amerikan emperyalizminin simgesi olmayıp, aynı zamanda kapitalizmin günlük hayatı kolonize etmesini ve tüketim ideolojisi üzerinden yeni bağımlılıklar inşa etmesini temsil eder. Coca Cola içmeyi reddetmek, sembolik olduğu kadar pratik bir direniş olarak kurgulanır. Örneğin anti-küreselleşme forumlarında Coca Cola yerine Güney Amerika'nın geleneksel bitki çayı olan maté'yi içmek bir alternatiflik göstergesine dönüşmüştür.
Böylesi tahayyüllerle donanmış olan Batılı aktivistler Zapatistaların 2007 Temmuz'unda düzenledikleri ikinci "galaksilerarası" buluşmaya geldiklerinde, gırla Coca Cola tüketilmesi karşısında şok yaşamışlar. Ve hatta bundan duydukları rahatsızlığı dile getirmişler. Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu EZLN'nin ast-komutanı Marcos'un verdiği cevap ise aşağı yukarı şu olmuş: "Meksika'da su özelleştirilmiş olduğu için 10 pesodur; Coca Cola ise arkasına Amerikan sermayesini alarak ABD'den ithal edildiği için 6 pesodan satılır. Yani Coca Cola sudan ucuzdur. Ben yerli halka Coca Cola yerine su için diye nasıl derim? Ayrıca alternatif üretim biçimleri geliştirmek için birebir mücadele veren biz Zapatistaları, sadece tüketim seçenekleri yüzünden eleştirmek, onlara ahlâk dersi vermeye kalkmak büyük bir saygısızlıktır!"
Başka bir deyişle, Zapatista buluşmasına katılan Batılı solcuların anlamadığı (ve belki de anlamayacağı) şudur: Zapatistaları Coca Cola içiyorlar diye eleştirmek, yereldeki mücadelenin giriftliğini ve zorluğunu dümdüz eden bir tasnif ve tanzim edimidir. Zapatistalara burjuva tüketim alışkanlıklarına sahip oldukları gibi bir yafta yapıştırmak, onları "ya alternatiftir ve Coca Cola içmez, ya değildir ve içer" gibi bir ikili kodifikasyon içine hapsetmek demektir; Coca Cola'nın temsil ettiği iktidarı kendi eyleminin ve duruşlarının kıstası haline getirmek demektir. Etki değil, tepki siyaseti demektir. Aynı zamanda bu, iktidara karşı tepkiyle değil, yeni ve alternatif bir yaşam tarzı yaratmak için mücadele eden bir hareketin imajına gölge düşürerek, Batı'dan gelecek ve çok ihtiyaç duydukları yardıma balta vurmak demektir.
Kıssadan hisse söyleyeceğim şudur: söylemsel olarak iktidarın karşısında durduğunu sanmakla fiilî olarak muhalif olmak arasındaki hat, hiç de sanıldığı kadar pürüzsüz değildir.

[1] John Austin, How to Do Things with Words (Cambridge: Harvard University Press, 1962).

[2] Austin'in anlatmak istediği aslında biraz daha karışıktır. Söz, hem bir şeye gönderme yapar (işaret eder, tesbit eder, tarif eder), hem etki yaratır (psikolojik olarak etkiler, iter, çeker), hem de bir edimdir (bir durum peydah eder, bir ilişki kurar). Bu üç boyutu birbirinden ayrılamaz.

[3] Etyen Mahçupyan, Kuyerel.com, 05.08.2008.

[4] Kuyerel.com, 29.08.2008.

[5] Taraf, 27.05.2008.

[6] Oğuzhan Müftüoğlu, BirGün, 10.08.2008.

[7] Mehmet Gürsan Şenalp, Sendika.org, 29.07.2008.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Maltepe Çocuk ve Gençlik Cezaevi'nde 14 çocuğun başlattığı açlık grevi devam ediyor...

Cezaevi idaresi, çocukların kaldığı
koğuşa 50-60 gardiyanla baskın yaptı, çok sayıda çocuk yaralandı.
Çocuklar, talepleri kabul edilinceye kadar eylemlerine devam edeceklerini
duyurdu.

Maltepe Çocuk Cezaevi'nde, hasta ve yaralı arkadaşlarının hastaneye
götürülerek tedavilerinin yapılması ve adli tutuklularla kalan 4
arkadaşlarının yerlerinin değiştirilmesi için açlık grevine başlayan
çocukların koğuşuna 50-60 gardiyanla baskın yapıldı.

Cezaevi idaresinin, çocukların açlık grevine başladıkları 29 Mart'ta sayım
bahanesiyle baskın yaptığı öğrenildi. Baskında çocuklar darp edilerek
eylemlerine son vermeleri yönünde baskı yapıldı. Yaralanan çocukların
hastaneye götürülmediği bildirildi. Kardeşi Ş.B'nin görüşüne giden ablası
Şilan B., yaşananlar hakkında ETHA muhabirine bilgi verdi. Şilan B.,
çocukların durumundan endişe duyduklarını ifade etti.

Görüş günü değiştirildi

Şilan B., kardeşinin görüş gününün Salı olmasına rağmen açlık grevinin
bitirilmesi için düne aldığını, dün yaptıkları görüşte çocukların kaldığı
koğuşa Pazar günü baskın yapıldığını öğrendiklerini anlattı. Abla B.,
kardeşinin durumunun çok kötü olduğunu ve vücudunda yara izleri gördüğünü
söyledi. "Baskında iki çocuk yaralanmış ancak çocuklar hastaneye
götürülmemiş" diyen Şilan B., çocukların tedirgin olduklarını kaydetti.

Kardeşinin, talepleri kabul edilinceye kadar eylemlerini sürdüreceklerini
söylediğini aktaran Şilan B., tutuklu çocuklar üzerindeki baskılara son
verilmesini istedi.

50-60 gardiyanla baskın yapıldı

Ezilenlerin Hukuk Bürosu avukatlarından Sezin Uçar da, çocukların açlık
grevine başlamasının ardından sayım bahanesiyle koğuşa baskın yapıldığını
ifade etti. Avukat Uçar, baskının 50-60 gardiyanla yapıldığı bilgisini
vererek, çok sayıda çocuğun yaralandığını belirtti.

Cezaevi idaresiyle görüştüğünü belirten Uçar, hasta iki çocuğun hastaneye
sevk edildiğini söyledi. Uçar, çocukların diğer talepleri kabul edilmeden
açlık grevini bitirmeyeceklerini belirttiklerini ifade etti.

Kaynak:
http://www.facebook.com/l/5533d;www.atilim. org/haberler/ 2010/04/03/ cocuklarin_ aclik_grevi_ devam_ediyor_ .html

28 Mart 2010 Pazar

Su için Mücadele

Tony Clarke ve Maude Barlow
Yes Magazin / 2 Mart 2004


Çeviren: Akın Sarı

Okulda bizlere dünyanın kapalı bir hidrolik sisteme sahip olduğu öğretilir. Su, yağmur ve buharlaşma yoluyla sürekli bir şekilde yeniden dolanıma girer ve tek bir tanesi gezegenin atmosferini terk etmez. Bugün de gezegenin oluşumunda bulunduğu kadar aynı miktarda su bulunmaktadır; su aynı sudur. Bir daha ki sefere yağmurda yürürken, durun ve üzerinize düşen suyun bir kısmının dinozorların kanı ya da binlerce yıl önce yaşamış çocukların taşan gözyaşları yoluyla geçtiğini düşünün.
Aynı miktarda su bulunacak olmasına rağmen, suyu gezegen ve kendimiz için kullanışsız hale getirebiliyoruz. İçilebilir suya oranla artan kıtlık farklı nedenlerden kaynaklanır. Her yirmi yılda bir, insan nüfusunun artış oranından iki misli fazla olan, kişi başına su tüketimi kendi kendisini alt üst ederek ikiye katlanıyor. Özellikle varlıklı sanayileşmiş ulusların teknoloji ve sıhhi tertibat sistemleri insanların ihtiyaç duyduklarından çok daha fazla su kullanmalarını teşvik etmiştir. Yine de bireysel su kullanımındaki bu artışla birlikte, aile ve belediyeler su kullanımının sadece yüzde onunu teşkil eder.
Sanayi dünyanın kullanılmamış su stoklarının yüzde yirmiden yirmi beşine kadarına sahiptir ve talepleri hayret verici bir şekilde artmaktadır. Dünyanın en hızlı büyüyen sanayilerinin birçoğu su yoğunlukludur. Örneğin, sadece ABD’de, bilgisayar endüstrisi pek yakında yılda 396 milyar galon su kullanıyor olacaktır.
Ama yine de, yüzde 65 ile 70’ine kadar bütün suyun insanlar tarafından kullanıldığını iddia ederken, gerçek su pisboğazı olan sulamadır. Artan miktarda sulama endüstriyel çiftçilik için kullanılıyor. Bu su yoğunluklu şirket çiftçiliği uygulamaları hükümetler ve onların vergi mükellefleri tarafından sübvanse edilir ve damla sulama gibi doğal kaynakları koruma pratikleri yönünde gerekli girişimlerde bulunmak çiftlik faaliyetleri açısından güçlü bir caydırıcı etken meydana getirir.
Nüfus artışı ve kişi başına artan su tüketiminin beraberinde, dünyanın yer üstünde bulunan su sistemlerinin yoğun kirliliği geride kalan kullanılmamış temiz su stokları üzerinde önemli bir iz bırakmıştır. Küresel orman tahribatı, nemli toprakların yok edilmesi, böcek ilaçlarının fiyatlarının düşürülmesi, su yollarının içine gübre konması ve küresel ısınma dünyanın narin su sistemi üzerinde korkunç bir bedele mâl oluyor.
Dünyada temiz su tükeniyor. 2025 yılına kadar, dünyada bugünkünden 2.6 milyar daha fazla insan olacaktır. Bu insanların üçte ikisi kadarı ciddi su kıtlığı koşulları içerisinde yaşıyor olacaktır ve üçte biri kesin su kıtlığıyla yaşayacaktır. Su için talep elde olan suyu yüzde elli altıya kadar aşacaktır.
Ticaret olarak Su
Artan talep ve stok daralmasının birleşmesi suyu kâr için satmayı isteyen küresel şirketlerin çıkarlarını cezbetmiştir. Su endüstrisi Dünya Bankası tarafından trilyon dolarlık potansiyel bir sanayi olarak göklere çıkarılmıştır. Su 21.yüzyılın “mavi altını”[1] olmuştur.
Suyu özelleştirme girişimi hâkim dünya ekonomik felsefesine göre Washington Mutabakatının yükselişiyle uyum içerisindedir. Bu felsefe ticaret ve yatırımın liberizasyonunu gerektirir ve toplumsal programlar için sorumluluğun değiştirilmesini ve özel sektör yönünde kaynak yönetimini şart koşar. Bu durumda, bu suyun eski ortaklarına karşı bir saldırıdır.
Küresel ticaret anlaşmaları, su ticareti yapan şirketler ve onların ortakları için muhtemelen en önemli araç haline gelmiştir. İktidarda olan çokuluslu grupların hepsi, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA), Ticaret ve Gümrük Vergisi Genel Anlaşması (GATT), ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) suyu ticaret olarak tanımlar. Bundan dolayı, su şu anda petrol ya da doğal gaz gibi diğer metalara egemen olan aynı kural ve düzenlemelere tabi tutulmaktadır. Bu ortak uluslararası kurallardan dolayı, bir ülke DTÖ tarafından kınanmayı göze almadan su ihracatını sınırlayamaz ya da yasaklayamaz. Ayrıca ulusların bir ülkeden su ithalatını reddetmeleri sınırlanmıştır. NAFTA’nın “orantılılık şartı” şu anlama gelir: eğer bir ülke kendi doğal kaynaklarını ihraç etmek için musluğu açarsa, bu kaynak tükenene kadar musluğu kapayamaz.
Ayrıca su hizmetlerini özelleştirme çabası, DTÖ’nün hizmetindeki sınır ötesi ticareti yönlendiren GATS olarak bildiğimiz (Hizmet Ticareti Genel Anlaşma) yeni kanunlar tarafından iyice arttırılacaktır. Tasarlanan GATS kanunları uyarınca hükümetler, sadece su sistemlerini özelleştirmeleri ve deregülasyon[2] yapmaları için baskılara maruz kalmanın yanı sıra, aynı zamanda bir kentin su hizmetleri yabancı temelli bir şirket tarafından devr alındığında, bu hizmetleri tekrardan kamu denetimi altına almaya çabaları, DTÖ komutası altında ağır ekonomik cezalara neden olur.
Özelleştirmenin baş sorumlusu üç ulus ötesi şirket Avrupa’da kurulmuştur: Vivendi, Suez ve RWE. Yeryüzünün her yerinde su ticaretinde hâkim güçler olmak için her üçü de sistematik bir şekilde daha küçük rakiplerinin şirketini satın aldı. Bu şirketlerin uzun vadeli stratejisi kendilerini su krizlerinin kurtarıcısı olarak konumlandırmayı umduğu Üçüncü Dünya ülkelerindeki kamu su sistemlerini ele geçirme çabalarıyla birlikte başladı. Bunun yerine, Üçüncü Dünyada bir dizi özel sektör fiyaskosu onların planlarını raydan çıkardı.
Buenos Aires vakası bilhassa öğreticidir. Buenos Aires Üçüncü Dünya su özelleştirmesinin en nitelikli faaliyeti olacaktı. Suez, kendisine tabi olan Aguas Argentias şirketi yoluyla, 1992’de Buenos Aires’in su ve lağım sistemini devr aldı. Suyun özelleştirilmesiyle ilgili yaygın bir iddia da nakit para sıkıntısı içindeki kamu sektörünün tersine, özel sektörün eskiyen su sistemlerini yenileyecek ya da modernleştirecek gerekli sermayeye sahip olduğudur. Ancak Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve diğer daha küçük bankalar gibi kamu kaynakları Suez’in özelleştirme girişimi için gerekli olan 1 milyar doların yüzde 97’sini temin etti. Suez küçük bir artışla su ve lağım hizmetini genişletti, fakat her iki alanda planlanan hedeflerini karşılamakta başarısız oldu. Ama yine de, şirket 1990’ların ortalarında yüzde 25 civarında yıllık kâr elde etmeyi başardı. Suez geçenlerde Arjantin’den çekilmeyi planladığını ilan etti çünkü ülkenin nakit para krizi şirketin kârlarını azaltmıştı. Johannesburg, New Delhi, Manila ve çok iyi bilinen Cochabamba, Bolivya gibi yerlerde başka özel sektör fiyaskoları da oldu.
Üçüncü Dünya su sistemlerini özelleştirme çabası sivil toplum protestolarının bir hedefi haline geldi. Mart ayında Kyoto’da, Japonya, Dünya Su Forumu’ndaki şirket genel müdürlerinin bir toplantısında uluslararası bir sivil toplum ağının temsilcileri ortaya çıktı. Grup mikrofonları ele geçirdi ve dünyanın dört bir yanındaki su özelleştirmesinin etkisi hakkında bir dizi tavsiye mektubu sundu. Olayın sonuna doğru, Cancun’dan, Meksika, bir su aktivistti mikrofona yürüdü ve simsiyah berbat kokan bir su bardağını havaya kaldırdı. Suyu Suez’in belediyeye ait su sistemini işlettiği Cancun’daki evinin musluğundan aldığını açıkladı. Daha sonra sahne üzerindeki Suez’in genel müdürünü siyah, pis kokulu suyu içmeye davet ettikten sonra arabulucunun suyu ona uzatmasını rica etti.
Birinci Dünyanın Suyunu Hedeflemek
Büyük su şirketleri şimdi stratejilerini değiştiriyorlar ve faaliyetlerini ve yatırımlarını Kuzey Amerika ve Avrupa’daki daha güvenli pazarlarda yoğunlaştırıyorlar. ABD’deki bütün su hizmetlerinin yüzde seksen beşi halen kamunun denetimi altındadır. Bu Suez, Vivendi ve RWE gibi şirket toplulukları için cazip bir hedeftir. Gelecek 10 yıl içerisinde, ABD’nin bir ucundan diğer ucuna su hizmetlerinin yüzde yetmişini kontrol etmeyi hedefliyorlar.
Kendilerini saldırgan bir şekilde hareket etmeye adadılar. Vivendi, Suez ve RWE önde gelen ABD su şirketlerini, U.S Filter, United Water ve American Water Works, söylenen sıraya göre satın aldı. Bu su şirketleri büyük ölçüde küçük kasabalara ve cemaatlara hizmet verir, ancak küresel devlerin himayesi altında bunlar ABD’de özelleştirmenin motoru oldu.
Ulus ötesi su şirketleri topluluğu bir belediyeye ait su sistemini ele geçirdiğinde, bu yerel bir sorun izlenimi uyandırır, ancak aynı şirket oyuncuları dünyanın her yerinde cemaatleri hedef aldığı için, birbirinden ders alan ittifaklar ve bağlantılar kurmalı ve cepheden bir saldırı geliştirmeye başlamalıyız.
Polaris Enstitüsü’nde, üç koldan bir strateji tasarlıyoruz. Birincisi, bir su alarm-ağı geliştirin ki böylece şirketler nerede faaliyet yürütüyor ve gelecek sefere nereye gidiyor bilebilelim. Nasıl hareket edecekler? Ve önlerine nasıl geçebiliriz?
İkincisi, yerel su-izleme koalisyonlarını kurmak için yurttaşları biraraya getiren su-hareket ekiplerine ve yurttaşların su rezervlerini ve hizmetlerini şirket topluluklarından korumak için kampanyalar geliştirmeye ihtiyacımız vardır. Daha sonra bu yerel kampanyaları Kamusal Yurttaş (Public Citizen) ya da Kanadalılar Konseyi’nin (Council of Canadians) ulusal kampanyalarıyla birleştirmeliyiz.
Üçüncüsü, alternatifler önermemiz gerekir. Özel el koymalara karşı kamusal su sistemlerimizi savunmak istediğimizi söylemek yeterli değildir. Kamusal su sistemlerimize ilişkin sorunlarımız vardır ve yurttaş katılımı yoluyla kendi cemaatlerimizde bunları canlandırmanın yeni yollarını bulmalıyız. Yoğun olan yurttaşlar yerel su sistemleri için denetçiler olarak faaliyet yürütebilir.
Yerel eylemler üç küresel ilke tarafından bilgilendirilmelidir. Bunlardan biri suyun muhafazasıdır. Su kıtlığına ilişkin kendimizi aldatamayız. Su bir yerde bol olabilir, ancak başka yerlerde kıttır. Suyun muhafazası en önemli öncelik olmalıdır.
İkinci ilke suyun temel bir insan hakkı olmasıdır. İnsanlar yaşamak için suya ihtiyaç duyar. Su ödeme yetisine dayanmak yerine insanlara eşit bir şekilde temin edilmelidir.
Üçüncü ilke su demokrasisidir. En kıymetli kaynağımızın idaresini, iyi niyetli olsunlar olmasınlar, hükümetlerin içindeki bürokratların ya da özel şirketlerin denetimine terk edemeyiz. Biz, insanlar, bu özel güveni korumalıyız, bunun için savaşmalıyız, ve asıl rolümüzü oynamalı ve su için demokrasi talep etmeliyiz.

Maude Barlow, Council of Canadians’ın ulusal başkanı ve Tony Clarke Polaris Enstitüsü’nün yöneticisi ve Blue Gold: The Corporate Theft Of The World’s Water’ın yazarlarındandır. Bu makale Eylül 2003’de New York’da Resurgence dergisi ve Omega Enstitüsü tarafından ortak desteklenen “Yaşam için Su” konferansında yazarlar tarafından yapılan sunumdan uyarlanmıştır.















[1] Makalenin yazarlarından Tony Clarke’ın kaleme aldığı Blue Gold isimli kitabına gönderme yapılmaktadır.

[2] Refah devleti döneminde, devletin toplumun daha geniş kesimleri yararına ekonomiye yaptığı müdahalelere son verilmesi.