Negri üzerinden popularitesi artan otonomist marksizmin çokluk kavramı, bilmeden, anlanmadan bir nevi mevzi koruma savaşı anlamsızlığına nicedir kurban gidiyor. Evet kendine sol, marksist vb. sıfatlar atfedenler çokluk üzerine alakasızca şeyler yazıyorlar. İstedik ki bu anlamsız eleştirilerin geçersizliğine bir katkımız olsun. Aşağıda Negri ve Hardt'ın çokluk kitabında konuya dair lezzetli bir arsöz var. Tadına bakılsın isteriz...
Sol on yıllardır krizde. Dünyanın her yerinde Sağ partile-
rin ulusal seçimlerden galip çıkmasından ve sağcı politi-
kaların yeni küresel düzenin oluşumuna yön vermesin-
den de öte, Sol'un ayakta kalan büyük partilerinin birço-
ğu merkezin iyice ötesine geçip Sağ'dan ayırt edilemez
hale geldi ve sosyal güvenlik harcamalarım kısmaya,
sendikalara saldırmaya ve dış savaşları desteklemeye ve
yürütmeye başladı. Sendikalardaki toplumsal taban ve
endüstriyel işçi sımfı artık Sol siyasal partilere destek
olacak denli güçlü değiL. Hatta, eskiden "Sol'un insanla-
n"m teşkil eden bütün toplumsal bedenler çözülmüş gi-
bi. Ancak bize göre en önemlisi, Sol 'un ne olduğu ve ne
olabileceğiyle ilgili kavramsal boşluk. Hem Sovyet stili
devlet sosyalizmi hem de sosyal demokrasinin refah mo-
deli gibi geçmişteki öncelikli modeller büyük ölçüde
prestij kaybetti ve bu hayırlı da oldu. Eskiye nosta1ji bes-
leyen kimileri, akademik radikalleri Sol'u raydan çıkar-
makla, makul reform önerilerine dayanan pratik çalışma-
yı terk etmekle ve siyasal tartışmayı ancak başka akade-
misyenlerin çözebileceği kadar karmaşıklaştırmakla suç-
luyor. Bazıları da, çokkültürcülük ve kimlik siyaseti ta-
raftarlarım Sol'un merkezi kamusal rolünün altım oy-
makla ve gerçek siyasal ve ekonomik meseleleri dışlayıp
sadece kültürel konulara odaklanmakla suçluyor.!" Bu
suçlamalar bir yenilgi belirtisi, krizi yamtlayacak yeni
düşüncelerin ortaya çıkmadığı gerçeğinin belirtisi. Eğer
Sol yeniden doğacak ve yeniden yapılandınlacaksa, bu
ancak yeni pratikler, yeni örgütlenme biçimleri ve yeni
kavramlar temelinde gerçekleşebilir.
Bugün bir yeni Sol' dan bahsetmek için bir yandan en-
düstri işçilerinin hareketlerinin ideolojik gelenekleriyle,
örgütlenme biçimiyle ve üretimi idare etme biçimiyle on-
tolojik bir kopuş sağlayacak, maddi ve kavramsal bir kı-
rılma gerçekleştirecek postsosyalist ve postliberal bir
programdan bahsetmek gerekli. Diğer yandansa, yeni
antropolojik gerçekliği, yani tekillikierini koruyan yeni
üretici failleri ve sömürülen özneleri ele almak gerekli.
Bu tekil faillerin etkinliğini, herkesin paylaştığı bir öz-
gürlük ve çoğulluk matrisi olarak görmek gerek. Burada
demokrasi dolaysız bir olgu haline gelir. Demokrasi artık
liberal anlamıyla, yani eşitliğin sınırı olarak ya da sosya-
list anlamıyla, yani özgürlüğün sınırı olarak görülemez;
demokrasi hem özgürlüğün hem eşitliğin kayıtsız şartsız
radikalleşrnesi olmalıdır. Belki bir gün öyle bir noktaya
varacağız ki, dönüp geriye baktığımızda, özgürlük adına
kendi kardeşlerimizi köle ettiğimiz ya da eşitlik adına öz-
gürlüğümüzü gayri insani biçimde feda ettiğimiz bu bar-
barca günleri ironiyle hatırlayacağız. Oysa bize göre, öz-
gürlük ve eşitlik, demokrasinin devrimci biçimde yeni-
den icadıııın motorları olabilir.
Bizce çokluk kavramı, bir siyasal örgütlenme biçimi-
ne ve bir siyasal projeye işaret ederek, Sol'u yeniden
canlandırma ya da yeniden yapılandırma, daha doğrusu
yeniden icat etme görevine katkı sunabilecek bir kavram.
Bu kavramı "çokluğu oluşturun!" gibisinden siyasal bir
direktif olarak değil, halihazırda var olan bir şeye ismini
koymak ve mevcut toplumsal ve siyasal eğilimi kavra-
mak adına öneriyoruz. Mevcut eğilimin adını koymak,
siyasal teori için temel bir görevolduğu gibi, yeni yeni
beliren biçimi daha da geliştirmek için de önemli bir
adımdır. Kavramı netleştirmek için, şuana kadar muhte-
melen birçok okuyucunun zihninde oluşan eleştirileri sı-
ralamak ve yanıtlamak yararlı olabilir: Aynen Marx ve
Engels'in Manijesto'nun ikinci bölümünde komünistlere
yönelik eleştirileri kataloglaması gibi. Bu da yanlış izle-
nimleri düzeltmemizi ve de ileride ele alınması gereken
meseleleri aydınlatmamızı sağlayacak.
Bu eleştirileri ele almadan önce, bu ve başka kitapla-
rımızda çokluk kavramını farklı zamansallıklara dayanan
iki farklı şekilde kullandığımızı belirtelim. Bunların ilki,
çokluk sub specie aeternitatis ya da sonsuzluk bakış açı-
sından çokluktur. Bu, Spinoza'nın dediği gibi tarihsel
güçlerin karmaşık etkileşimiyle, aklın ve tutkuların süz-
gecinden geçerek, Spinoza'nın mutlak dediği bir özgür-
lüğü yaratan çokluktur: Tarih boyunca insanlar otoriteyi
ve komutayı reddetmiş, tekilliğin indirgenemez farklılı-
ğını dile getirmiş ve sayısız isyan ve devrimle özgürlüğü
aramıştır. Elbette özgürlüğü doğa vermez: Özgürlük an-
cak sürekli olarak engelleri ve sınırları aşarak gerçekleş-
tirilir. Nasıl ki insan dünyaya geldiğinde etine kazılı son-
suz yetileribulunmuyorsa, tarihe kazılı nihai bir amaç ya
da teleolojik hedef de bulunmaz. İnsan yetilerinin ve ta-
rihsel teleolojilerin var olmasımn tek nedeni, insamn tut-
kuları, aklı ve mücadelesidir. Özgürlük yetisi ve otorite-
yi reddetme eğilimi, insan içgüdülerinin en sağlıklı ve
asilolanlarıdır, sonsuzluğun gerçek belirtileridir diyebili-
riz. Belki de sonsuzluk demek yerine, birinci çokluğun
her zaman şimdide, daimi bir şimdide devindiğini söyle-
memiz daha doğru olur. Bahsettiğimiz bu birinci çokluk
ontolojiktir ve o olmaksızın toplumsal varlığımızı kavra-
mamız imkansızdır. Diğeriyse tarihsel çokluk ya da he-
nüz oluşmamış çokluktur. Söz konusu çokluk asla var ol-
mamıştır. Bu bölümde bugün ikinci çokluğu mümkün kı-
lan kültürel, hukuki, ekonomik ve siyasal koşulların izini
sürdük. İkinci çokluk siyasaldır ve günümüzde gelişen
koşullar temelinde onu var etmek için siyasal bir proje
gereklidir. Ancak bu iki çokluk, her ne kadar kavramsal
olarak ayn olsa da aslında birbirinden koparılamaz. Eğer
çokluk toplumsal varlığımızda zaten içkin ve kuluçkada
olmasaydı, onu siyasal bir proje olarak hayal dahi ede-
mezdik; ve aynı şekilde, onu bugün gerçekleştirmeyi
umabilmemizin tek nedeni de gerçek bir potansiyel ola-
rak var olmasıdır. Öyleyse ikisini birleştirirsek, anlanz ki
çokluğun garip ve ikili bir zamansallığı vardır: Hep-mev-
cut ve henüz-oluşmamış.
Eleştirilerin belki de en önemlisi olan ilk eleştiri çifti,
çokluğu ya kendiliğindenci bir siyasal örgütlenme anla-
yışı olmakla ya da yeni bir öncülük biçimi olmakla suç-
lar. Eleştiri çiftindeki ilk eleştiriden hareket eden eleştir-
menler bize, "Siz aslında anarşistsiniz!" diyor. Bu özel-
likle, siyasal örgütlenmeyi ancak parti, onun hegemonya-
sı ve merkezi önderliği çerçevesinde düşünebilenlerden
geliyor. Ancak çokluk kavramı tam da siyasal seçenekle-
rimizin sadece merkezi önderlik ve anarşiyle sınırlı ol-
madığı gerçeğinden hareket eder. Bu bölüm boyunca,
çokluğun gelişiminin anarşik ya da kendiliğinden olma-
dığım, çokluğun örgütlemnesinin tekil toplumsal öznele-
rin işbirliğinden doğduğunu anlatmaya çalıştık. Alışkan-
lıkların ya da performativitenin oluşumu, özellikle de dillerin oluşumu gibi, çokluğun üretimi de ne merkezi bir
komuta ve istihbarat noktasından yürütülür ne de birey-
ler arasındaki kendiliğinden bir uyumun sonucudur; bu
üretim aradaki alanda, toplumsal iletişim alanında ger-
çekleşir. Çokluk. müşterek toplumsal etkileşimden doğar.
Bazılarıysa tam zıt noktadan hareket ederek, çokluk
kavramını bir tür öncülük olmakla suçluyor ve onu baş-
kalarına hükmetmeye soyunan yeni bir özdeşlik biçimi
olarak görüyor. "Siz aslında Leninistsiniz!" diyorlar.
"Çokluklar"dan değil de "çokluk"tan bahsetmemizin
başka nasıl bir açıklaması olabilir ki? Belki kimileri, çok-
luk tartışmasında küresel protesto hareketlerine öncelik
vermemizi bir tür yeni öncü önerisi olarak görebilir. Bu
eleştirinin dayandığı, farkların özgürce ifade edilmesi
kaygısı bizim de sıkıca bağlı olduğumuz önemli bir ilke.
Ancak kavramsal düzeyde, çoklukta tekilliğin azalmadı-
ğını ve daha pratik düzeyde de, ortaklaşmanın (örneğin
emeğin ortaklaşmasının) somut ya da yerel farkları olum-
suzlamadığını savunduk. Dolayısıyla bizim çokluk kav-
ramımız, tekille çoğul şeklinde karşımıza çıkan bu sayı-
sal ikiliği ortadan kaldırmaya girişir. İsmi lejyon olan
Gerasa'daki kötü ruh gibi, burada da hem çokluk hem de
çokluklar doğru bir terim olur. Çokluğun şeytani yüzü de
budur zaten. Ancak siyasal değerlendirmelere girdiği-
mizde, "çokluklar"dan ziyade "çokluk"ta ısrar ediyoruz,
çünkü kurucu bir toplumsal role soyunmak ve toplumu
biçimlendirrnek için çokluğun karar alabilmesi ve ortak
hareket edebilmesi gerektiğini düşünüyoruz. (Çokluğun
karar alma kapasitesini aşağıda, 3. kısımda inceleyece-
ğiz.) "Çokluk" şeklindeki tekil gramatik formül, bizim
gözümüzde birliği değiL, çokluğun ortak toplumsal ve si-
yasal kapasitesini ifade ediyor.
İkinci bir eleştiri çiftiyse birinci çifte yakından bağlı
ve çokluğun ekonomik boyutuyla ilgili. Bir yanda, bazı-
ları, biz aksini söylesek de, çokluğu kesinlikle endüstri-
yel işçi sınıfına saldırı olarak algılıyor. "Siz aslında işçi-
lere karşısınız!" diyorlar. Oysa bizim analizimizde, ne ar-
tık endüstriyel işçi sınıfının kalmadığı ne de sayısımn kü-
resel ölçekte azaldığı iddiası var. Bu bölümde söyledikle-
rimizi tekrarlarsak, endüstriyel emeğirı diğer emek bi-
çimleri üzerindeki hegemonik konumunun maddi olma-
yan emeğe geçtiği ve maddi olmayan emeğin de kendi
nitelikleri doğrultusunda üretimin tüm sektörlerini ve
toplumu dönüştürme eğiliminde olduğunu savunuyoruz.
Öyleyse endüstri işçileri önemini koruyor ama ancak bu
yeni paradigma çerçevesinde koruyor. Bu noktada da
karşımıza bu çiftteki ikinci eleştiri geliyor. Buna göre,
maddi olmayan emeğin hegemonyası iddiarnızla biz, en-
düstri işçilerinin eski öncülüğürıün yerine maddi olma-
yan emeğin yeni öncülüğünü geçiriyoruz: Microsoft
programeıları bize aydınlık yolu gösteriyor! "Siz aslında
koyun postıma bürünmüş postmodern Leninistlersiniz!"
diyorlar. Hayır, bir üretim şeklinin ekonoınideki hege-
monyası illa ki siyasal hegemonyasını zorunlu kılmaz ..
Maddi olmayan emeğin hegemonyasıyla ve tüm emek
biçimlerinin ortaklaşmasıyla ilgili iddiamızın amacı, gü-
nümüzdeki koşulların emeğin genel iletişimini ve işbirli-
ğini yaratma eğiliminde olduğu ve bunun da çokluğun
zeıninini oluşturabileceği. Başka bir deyişle çokluk kav-
ramı, endüstriyel işçi sınıfının, temsilcilerinin ve partile-
rinin ııala ilerici siyasete önderlik etmesi gerektiğini sa-
vunanlarla çelişir ama herhangi bir tekil emek sınıfının
önderlik konumunu üstelenebileceğini de reddeder.
layısıyla bu ekonomik eleştirilerin ilk eleştiri çiftinde-
. kendiliğindenlik ve öncülük suçlamalarıyla ilişkili 01-
ğu apaçık ortadadır.
Bu ekonomik tartışma, çokluk kavramımızı, ırk, top-
sal cinsiyet ve cinsellik gibi diğer toplumsal farklılık
eksenlerini hesaba katmadığı için ekonomizmle suçlayan
çok daha önemlibir eleştiriye getiriyor bizi. "Umurunuz-
daki tek şeyernek ve işçiler!" diyorlar. Tekrar vurgulaya-
lım ki, bir yandan, biyopolitik üretim bağlamında ekono-
mik, toplumsal ve kültürel gibi ayrımlar bulanıklaşmaya
başlar. Biyopolitik perspektif, dar anlamdaki ekonomik
perspektifin her zaman için ötesine geçer. Diğer yandan-
sa, bu kitabımızdaki analizin önemli sınırlamalarından
birinin emeğe odaklanmamız olduğunu görmeliyiz. Eme-
ğe ve sosyoekonomik sınıfa odaklanmamızın amacının,
son zamanlarda sınıf konulu çalışmaların azlığını telafi
etmek olduğunu yukarıda açıklamıştık ve bunu tekrarla-
maya değer. Ancak daha önce şunu da belirtmiştik ki, ırk
ve toplumsal cinsiyet temelli siyaset gelenekleri zaten
güçlü bir çokluk arzusu barındırıyor: Örneğin feministler
amaçlarının toplumsal cinsiyet farklarının ortadan kalktı-
ğı bir dünya değil, toplumsal cinsiyetin önemli olmadığı
(yani hiyerarşilere temelolmadığı) bir dünya olduğunu
söylüyor; ya da ırkçılık karşıtı aktivistler, ırklardan arın-
dırılmış bir dünya değil, ırkın önemli olmadığı bir dünya
için mücadele ediyor. Kısacası farkların özgürce ifade
edildiği bir kurtuluş süreci istiyorlar. Çokluğun merke-
zindeki tekillik ve ortaklık mefhumu da budur zaten.
Eğer çokluk kavramı ciddi bir siyasal roloynayacaksa,
her halükarda bu farklı duruşlardan hareketle araştırılma-
sı ve geliştirilmesi gerekecektir.
Üçüncü bir eleştiri çifti de kavramın felsefi geçerlili-
ğini hedef alıyor. Hegelyen eleştiri diyebileceğimiz birin-
ci eleştiri, özellikle biz günümüz küresel siyasetinin asli
dinamiğini İmparatorluk ve çokluk arasındaki mücadele
olarak koyduğumuz noktada, çokluğun sadece, Bir ve
Çok arasındaki geleneksel diyalektik ilişkinin bir versi-
yonu olduğunu savunuyor. "Siz aslında beceriksiz ya da
eksik diyalektikçilersiniz!'' diyorlar. Durum böyle olsay-
dı çokluğun otonomisi büyük ölçüde sınırh olurdu, zira
çokluk kendisinin diyalektik dayanağı olan İmparatorluk
olmaksızın var olamazdı. Ancak, çokluğu belirleyen te-
killik ve çoğulluk dinarniğinin, Bir ve Çok şeklindeki di-
yalektik alternatifi dışladığını felsefi bir düzeyde savunmuştuk:
Çok hem bunların her ikisini de kapsar hem de
bunların ikisi de değildir. 3. bölümde de, imparatorluk ve
çokluğun simetrik olmadığım siyasal düzeyde savunaca-
ğız: imparatorluk çokluğa ve onun toplumsal üretkenliği-·
ne devamlı olarak bağımlıyken, çokluk potansiyelolarak
otonomdur ve toplumu kendi başına yaratrna kapasitesi-
ni barındırır, Bu felsefi eleştiri çiftindeki ikinci eleştiri,
yani yapısökümcü eleştiriyse, diyalektiği bu sefer diğer
tarafa, yani çokluğun genişleyici doğası mn karşısına di-
ker ve çokluğun her şeyi kapsadığı iddiasına meydan okur. "Madunları unutuyorsunuz!" diyorlar. Yani diyalektik burada çoklukla çokluktan dışlananlar arasındadır.
Bu eleştirmenler, çokluk da dahil her özdeşliğin, kendisi-
ni dışarıda bıraktıklarına, yani arta kalanlara göre tanım-
Iadığını ve bunları dışlanınış, sefil ya da madun addetti-
ğini savunur. Burada felsefi düzeye dönüp çokluğun, dışlayıcı ve sımrlayıcı özdeşlik/farklılık mantığını, açık ve genişleyici tekillik/ortaklık mantığına çevirdiğini söyle-
yebiliriz ama sanırız dağınık ağların sınırsız ve belirsiz
doğasına işaret etmek daha aydınlatıcı olur. Şüphesiz bir
ağın dışında kalan noktalar ya da düğümler olabilir ama
bunların hiçbirisi zorunluluktan dolayı dışarıda değildir.
Ağın sınırları belirsiz ve açıktır. Dahası, çokluğun bir si-
yasal örgütlenme projesi olduğunu ve bu yüzden de an-
cak siyasal pratiklerle gerçekleştirilebileceğini akılda tu-
talım. Kimse zorunluluktan dolayı dışlanınış değildirı
ama katılırın garanti de değildir: Ortak paydanın genişle-
mesi pratik, politik bir meseledir.
Çokluğun potansiyelolarak herkesi kapsayan doğası-
na yönelik bu felsefi itiraz, derhal önemli bir siyasal eleş-
tiri doğurur. Buna göre çokluk sadece dünyanın hakim
bölgelerinde ve oralardaki toplumsal koşullarda, yani ka-
baca küresel Kuzey' de uygulanabilecek bir kavramdır ve
küresel Güney'i teşkil eden bağımlı bölgelerde uygula-
namaz. "Siz aslında küresel Kuzeyli elit felsefecilersiniz
ama tüm dünya adına konuşmaya kalkışıyorsunuz!" di-
yorlar. Bu kaygıyı yanıtlamak için, bu bölümün başların-
da köylüleri, yoksulları ve göçmenleri ele alarak, emeğin
ve üretimin koşullarının ortak bir duruma evrildiğini gös-
termeye çalıştık. Ancak dünyada çok farklı durumların
var olduğunun ve bunların müthiş iktidar ve zenginlik hi-
yerarşileriyle bölünmüş olduğunun tamamen farkındayız
ve zaten küresel siyasal bedene ve sömürü topografyası-
na dair analizimiz de bu gerçeği vurguladı. Bizim iddi-
amız, ortak bir siyasal projenin olanaklı olduğu. Bu ola-
nak, elbette, ancak pratikte doğrulanıp gerçekleştirilebi-
lir. Ancak her halükarda, siyasal örgütlenme için doğru-
sal gelişme aşamaları öngören bir vizyonu, yani hakim
bölgelerin insanlarının çokluk gibi demokratik örgütlenme biçimlerine hazır olduğu ancak bağımlı bölgelerdekilerin olgunlaşana kadar eski biçimlere mahküm olduğu
fikrini kesinlikle reddediyoruz. Hepimiz demokrasiye
muktediriz. Asıl zorluk, demokrasiyi siyasal olarak ör-
güt1emek.
Son olarak da, bizim çokluk kavramımız birçoklarına
gerçekdışı geliyor. "Siz aslında ütopyacısınız!" diyorlar.
Biz, çokluğun mevcut gerçeklikten kopuk, soyut ve ula-
şılamaz bir hayal olmadığını, çokluğun somut koşulları-
nın toplumsal dünyamızda oluşmakta olduğunu ve çok-
luğun olanaklılığının da bu eğilimden çıktığını iddia et-
mek için epey ter döktük. Fakat, başka bir dünyanın, ya-
ni daha iyi ve demokratik bir dünyanın mümkün olduğu-
nu hep akılda tutmak ve bu tür bir dünyaya arzu besle-
mek de son derece önemlidir. Çokluk bu arzunun bir sembolüdür.
Bkz. Richard Rorty, Achieving Our Country Cambridge, Harvard University
1999; Michael Walzer, "Can There Be aDecent Left?" Dissent, Bahar 2002,
23; ve "Left Conservativism: A Workshop," boundary2, c. 26, no. 3, Güz 1999,
ÇOKLUK Negri-Hardt sf.237-244
Posted on 19 Ağustos 2010 by cemebolu
Paul Watson’la ELF’in dergisi The Resistance’ın yaptığı söyleşi…
Balina Savaşları adlı Tv programı Sea Shepherd Conservation Society(SSCS)’nin önceden kendileriyle alakası olmayan küresel bir izleyici kitlesiyle buluşmasını sağladı, hem kurumla, hem yapılan işle ve çevre hareketi içerisindeki uzun tarihinizle tanışmasını sağladı.Lütfen okuyucularımıza bu yola girmenize neden olan şeyi ve hem çevre hem hayvan hakları hareketinde aktif olmanıza sebep olan şeyi açıklar mısınız? Ve Greenpeace’den ayrılıp SSCS’i kurmanızın sebebi neydi?
Ben 1972’de 21 yaşında Greenpeace’i kuranlardan birisiyim, aslında 1969’de18 yaşındayken Don’t Make A Wave Committtee adında kurmuştuk. Kasım 1971’de Greenpeace Too’da tayfadan birisiydim, o zaman Amchitka Adası’ndaki nükleer denemeleri protesto ediyorduk. Greenpeace’in ilk dönem eylemlerinin çoğunda ikinci kaptan konumundaydım, ve Doğu Kanada’da fokları savunmak için de Greenpeace kampanyalarını ben başlattım ve sürdürdüm. Greenpeace’i 1977 yılında terk ettim; çünkü Greenpeace’teki bürokratikleşmeden memnun değildim; ayrıca bu konulardaki yaklaşımlarla ilgili olarak da huzursuzdum. SSCS’i sadece protesto etmekle kalmayıp deniz hayatını sömürmek için sürdürülen yasa dışı eylemlere müdahale etmek için kurdum. Sea Shepherd kaçak avcılığa karşı bir kurumdur, doğal hayat alanlarının ve deniz hayatının korunması konusunda çalışıyoruz.
İlk dönemlerinizde ulusal hayvan hakları/çevreci gruplar size destek oldu mu?
SSCS, The Fund for Animals ve Cleveland Amory’nin destekleri olmasaydı başarılı olamazdı. The Fund for Animals ilk gemimizi almak için lazım olan parayı tedarik etti. The Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals (RSPCA) grubu ise ilk kampanyamızı finanse etti, ve Sea Shepherd’la beraber bu iki kurumun koalisyonu sonucunda Doğu Kanada’ya fokların katledilmemesi ve savunulup kurtarılması amacıyla ilk gemimizi yollamış olduk. Bir yıl sonra Britisih League Against Cruel Sports kurumu da balinaları korumak amacıyla bizle parasal yardımda bulundu.
SSCS’nin topraktan uzaklaşıp suya girmesine yardım eden kişiler kimlerdi?
Cleveland Amory’yi zaten söyledim, Bunun yanında RSPCA’den Dr. Richard Jordan vardı. Ayrıca gemimizde Buckminister Fuller, antropolog Margaret Mead, yazar Farley Mowat, aktör Richard Basehart, Bon Barker, aktris Jan SMithers, Greenpeace’den Robert Hunter ve yazar Edward Abbey vardı.
İlk zamanlarında SSCS’in taktik anlamında yaklaşımı nasıldı ve bugün herhangi bir farklılık söz konusu mu?
Yaklaşımımız değişmedi. Bizler yasa dışı eylemlere müdahale ediyoruz ve bunu yaparken de muhataplarımıza fiziksel zarar vermekten uzak duruyoruz, ayrıca uluslararası koruma yasaları bağlamında hareket ediyoruz. BM’in Doğa’nın Koruma Altına Alınması prensiplerine uygun olarak hareket ediyoruz. Agresif bir tavırla; ama şiddete başvurmadan hareket ediyoruz. Gönüllü ekibimizle çalışıyoruz, başlangıçta vejetaryen bir ekipken 2002’den beri tamamen vegan olduğumuzu söylemem lazım.
Doğrudan eylem nedir?
Yaptığımız şeye doğrudan müdahale adını verdim. Afiş asmıyoruz, şahit olmuyoruz, bizler kendilerine karşı olduklarımızın yasa dışı eylemlerine doğrudan müdahale edip o eylemleri sona erdiriyoruz. Ancak etkili olabilmek için doğrudan eylemler, açık hedefleri ve mekanları iyi düşünülmüş stratejilerle yürütülmelidir.
Peki neden doğrudan eylem/müdahale?
Çünkü bu etkili bir yöntem, sonuç alabiliyoruz ve yaptığımız işi iyi yapıyoruz.
Bu yaklaşım nasıl gelişti ve diğer kurumların yaklaşımlardan nasıl bir farklılık gösterdi?
Bir çok farklı alandan bir sürü şey öğrendim. Kanada Sahil Koruma’dan , Norveç ve İsviçre bandıralı ticari gemilerden denizciliği ve navigasyonu öğrendim. Greenpeace’den medyayla nasıl çalışmak gerektiğini ve etkili medya taktikleri geliştirmeyi öğrendim. Amerikan Yerli Hareketi’nden, Lakota ve İroquis’den cesur olmayı ve inançlarım uğruna dimdik ayakta durmayı öğrendim. Margaret Mead’den bireyin gücünü öğrendim. Üniversitemden dilbilimi, iletişim, ve tarihi öğrendim. Ve ölmek üzere olan bir balinanın gözünden ise hedeflerimiz uğruna bu yola adanmayı ve asla tereddüt etmemeyi öğrendim.
Diğer oluşumlardan farkımız ne? Yaptığımızı bizim gibi yapan başka bir kurum daha yok dünyada. Benzerimiz yok. Denizlerdeki doğal hayata, habitatlara odaklanıyoruz ve yasa dışı eylemlere son vermek için fiziksel eylemlerde bulunuyoruz. Bunu yaparken Savaş Sanatı (Sun Tzu) ve Beş Yüzük Kitabı (Miyamoto Musashi) kitaplarındaki stratejik prensiplere başvuruyoruz, bunu yaparken de Marshall McLuhan tarafından ifade edilen medyayı anlama yasalarını ve ekolojinin temel kurallarını da göz önüne alıyoruz.
Eğer doğrudan eylem işe yarıyorsa sizce diğer kurumların doğrudan eylemlere başvurmamasının sebebi ne?
Diğer kurumlar adına konuşamam. Ama insanların bize şekil veren eğitim sistemleri ve toplumsal gelenekler tarafından esir edildiğini düşünüyorum. Bizlere değişimin dilekçelerle, oylarla, toplantılarla, afişler asarak, lobicilikle, yasal mevzuatla vb ile geleceği söyleniyor. Radikal ve ekstrem görünmekten çekiniyoruz. Bizim güç noktamız ise başka kurumların ya da insanların bizim hakkımızda ne düşündüğünü umursamamamız. Bizim müşterilerimiz balinalar, köpekbalıkları, foklar ve balıklar; yoksa insanlar değil. Biz yaptığımız şeyi onlar için yapıyoruz, insanlar için değil.
Doğrudan eylemde bulunmasalar bile bu kurumlar ve bazı insanlar neden alenen doğrudan eylemleri kınama ihtiyacı hissediyor olabilir?
İnsanlarda bir şeylere karşı olma eğilimi var, farklı düşünen, farklı davranan insanlardan hoşlanmıyorlar. Tehdit altında hissediyorlar, kıskanıyorlar, öfkeleniyorlar ya da güçsüz hissediyorlar kendilerini. İşin aslı şu ki onların eleştirileri veya görüşleri benim umrumda değil. Onların eleştirilerinin konuyla bir alakası yok. Başkalarına zarar vermediğimiz sürece ve uluslararası yasalara uygun şekilde davrandığımız sürece başka kurumların ya da insanların eleştirilerine cevap vermek zorunda değiliz.
SSCS’in fazla radikal ya da uç bir oluşum olduğu şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?
The Sea Shepherd Conservation Society muhafazakar bir kurumdur. Ben muhafazakarım. Muhafaza etmeden muhafazakar olamazsınız. Bizim bütün varoluş sebebimiz muhafaza etmek ve korumak. Bu dünyanın radikalleri okyanuslarımızı, ormanlarımızı, doğal hayatı ve özgürlüklerimizi yok ediyorlar.
Politik anlamda muhafazakar değerlere sahibim. Askerde gaylere ve kadınlara karşıyım; çünkü askerlere karşıyım. Refahçılığa da karşıyım; bu ülkede çok fazla refahçı şirket var, ayrıca liderleri sıkışınca halkın kucağına koşan şirket komünizmine de karşıyım. Kürtaja karşıyım; bütün fetüs severlerin ve çocuklardan nefret edenlerin bu dünaya getirdiği o sevilmeyen, istenmeyen, eğitimsiz doğum sonrası kürtajlara karşıyım. Onlar çocuklar dünyaya gelmeden umursuyorlar çocukları, doğduktan sonra ne olduğu umurlarında değil. Doğmadan önce sizinle beraberler; ama okul öncesi dönemde misiniz, o zaman işiniz bitik.
Mala ve mülke zarar vermenin şiddet içeren bir eylem olduğu şeklindeki suçlamalara ne cevap veriyorsunuz?
Martin Luther King, Jr. bir keresinde hissetme yeteneğine sahip olmayan bir nesneye karşı şiddet eyleminde bulunamayacağımızı yazmıştı.1986’da Kanada’daki Green Party balina gemilerini batırmamızın şiddet eylemi olduğunu öne sürerek beni partiden atmaya kalktı. Ben de partinin politik anlamda uygun bir çerçeve söz konusu olduğunda şiddeti desteklediğini söyledim; mesela, bu insanlar kürtajı desteklemeye devam ediyordu, ki kürtaj ister kabul edelim ister etmeyelim şiddet içeren bir eylemdir, ve muhakkak ki metali suyun içine batırmaktan daha fazla şiddet içerir. Şiddet eğer biz onu haklı görüyorsak artık şiddet değildir, ister savaş, ister kürtaj ya da et yemek olsun. Ben kürtajı destekliyorum ama bu konuda iki yüzlü değilim, kürtaj şiddet içerir, kabul ediyorum. Amerika’da vergi veren herkes vergilerinden elde edilen paranın finanse ettiği şiddeti kabul eder.
Dalai Lama yaptığımız şeyi destekliyor ve eğer şiddet eylemlerinde bulunsaydık bize destek vermezdi. Ama bu kafayı yemiş dünyada artık o da resmen bir terörist, bunun sebebi de Çin’in şiddet eylemlerine karşı çıkması, bizler de balinaları kurtardığımız için teröristiz. Balina kurtarmak , barış istemek ya da ABD başkanlığına soyunmak hiç fark etmez, terörist kelimesi başka birisinin karşı çıktığı birisini yaftalamak için en çok kullanılan kelime haline geldi.
Buradaki esas mesele, bizim kampanyalarımız ya da eylemlerimiz sırasında ya da sonunda kimsenin yaralanmadığı veya öldürülmediğidir. Şiddete başvurmama rekorumuz hala daha lekelenmedi.
Şiddetin ya da şiddetten uzak durmanın haklı olup olmadığı şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?
İnsanlar şiddet dolu yaratıklar ve hep böyle olduk; inandığımız hedefler ve idealler için de şiddeti haklı çıkarmaya devam ediyoruz. Sea Shepherd yasa dışı amaçlar için kullanılan mal ve mülkleri yok ediyor. Bu bizim haklı olma gerekçemizdir.
Sizi eleştiren bazı insanlardan nasıl oldu da daha uzun süre hem aktif hem de etkili olmayı başardınız?
Stratejiyi ve taktikleri anlıyorum, medyayı anlıyorum, yasaları anlıyorum ve ekolojinin kanunlarını anlıyorum. Bir keresinde Woody Allen başarının sırrının orada olmakta yattığını söylemişti. Yani, inatçı olmak, ısrarcı olmak ve yola devam etmek. 59 yaşındayım ve hala aynı şeyi yapmaya devam ediyorum- doğal hayatı 10 yaşımdan beri savunuyorum.
Bazı eleştirmenler asla büyümediğimi söylediler, belki haklıdırlar, ama bunun nesi kötü? Emekli olmak gibi bir niyetim yok, yaptığım şeyden zevk alıyorum, müdahalelerimizin balinaları kurtardığı gerçeğini seviyorum; binlerce balinanın, on binlerce yunusun, yüzbinlerce fokun ve milyonlarca balığın biz müdahale ettiğimiz için hayatta olduğu gerçeğini seviyorum.
Hatta provoke ettiğimiz için gelen eleştirileri, ölüm tehditlerini, nefret dolu mailleri ve oluşan öfkeyi de seviyorum. İlginç buluyorum bunu, bir etki yarattığımızın kanıtı olarak görüyorum.
1960’lara dek uzanan çevre hareketinin başarısız olduğunu reddedemeyiz. Sizce bunun sebebi ne?
Ben başarısız olduğunu düşünmüyorum. 1972’de Vancouver’da bilboardlar hazırladık. Her birisinde büyük harflerle EKOLOJİ kelimesi vardı, bunun altında da SÖZLÜĞE BAKIN. OLAYA DAHİL OLUN yazıyordu. İnsanlar 1972’de ekoloji kelimesinin anlamını bilmiyorlardı. Ama bugün herkes biliyor. Çevreci hareket bir adım ileri iki adım geri tarzında
bir hareket oldu ama tamamen de başarısız olduğunu söyleyemeyiz. Bazı türleri kurtardık, bazı doğal olanları da muhafaza ettik, biraz zaman kazanmış olduk, biraz alan kazanmış olduk. Ekolojinin yasaları hayatta kalıp kalmayacağımıza karar verecek.
Okyanusta parekete oltaların, ağların, okyanus tabanı taramalarının, balık stoklarındaki düşüşlerin, ölü bölgelerin, mercan adalarının yok olmasının ve büyük okyanus memelilerinin sayısında görülen azalmanın, avcı türlerin azalmasının, göçmen kuş sayısında meydana gelen azalmanın yıkıcı etkilerine tanık oldunuz. Sizce gerçekten artık çok mu geç? Geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik mi?
Bazı açılardan evet. 20 sene içerisinde bütün mercan adaları ekosistemleri yok olacak, bütün ticari balıkçılık örnekleri de 20 sene içerisinde bitecek. Homocene’in ortasındayız şu anda, gezegenin tarihinde meydana gelen 6. büyük yokoluşun ortasındayız; 2000 ve 2065 yılları arasında 65 milyon içerisinde kaybettiğimizden daha fazla sayıda bitki ve hayvan türü yok olmuş olacak. Bu ölümüne ciddi bir mesele, ama bu meseleyi tv izleyerek ya da gazete okuyarak öğrenemezsiniz. Eğer okyanuslar ölürse biz de ölürüz, işte bu kadar basit.
Ama ben kötümser birisi değilim. Ben Dünya’nın kendine baktığını ve eğer bizler gezegenin bağışıklık sistemini kemiren virüsler gibi hareket edersek kendi oyunumuza gelip kendi pisliğimizde boğulana dek eğlenmeye devam edeceğimizi düşünüyorum. Dünya bizden paçasını kurtaracak ve belki, bir ihtimalle ekolojinin yasalarına uygun olarak yaşamayı öğreneceğiz, çevreyle uyum içerisinde yaşamayı öğreneceğiz. Ve eğer bu olmazsa o zaman evrim biz olmadan da yoluna devam edecektir.
Size göre hareketin kayda değer değişiklikleri meydana getirecek tarzda yeniden inşa edilmesi için ne yapılması gerekiyor?
İhtiyaç icatların anasıdır, eğer tür olarak ya da uygarlık olarak hayatta kalmaya ihtiyaç duyuyorsak, bunu yapmanın bir yolunu bulacağız. Hareketler gücün çeşitliliğe bağımlı olduğu ekosistemler gibi hareket etmeli. Bizim görüş farklılıklarına, strateji ve taktik çeşitliliğine ve birbirimizle uyuşmaya ya da birbirimize ters düşmeye ihtiyacımız var. Hangi konuda iyiyseniz onu yapın, yasa, mevzuat, eğitim, doğrudan eylem, sivil itaatsizlik, bireylerin tutkusunu ve yeteneklerini de kabul edin. Bu hareketin gücü Greenpeace, Sierra Club ya da WWF gibi eko-bürokrat kurumlardan kaynaklanmıyor. Esas güç Jane Goodall, Birute Galdidas, Diane Fossey, Richard Leakey ve siz ve ben gibi insanlardan kaynaklanıyor.
En kötü ve moral bozucu saldırılar genelde bizden yana insanlardan geliyor, bu tür hainlerden ve saldırılardan kendinizi nasıl uzak tutuyorsunuz, odaklanmanızı sağlayan şey ne?
Eleştiri ve saldırılardan dolayı moralim bozulmaz hatta umrumda da değil. Oscar Wilde’ın söylediği gibi “ senin hakkında konuşulmasından daha fazla moral bozan şey senin hakkında konuşulmamasıdır”.
Eğer bir şeyi savunursanız o zaman hedef haline geleceğini bilirsiniz, burada ana mesele hedef haline gelmeyi kafaya takmamaktır. Eğer işe yarar bir şey yapıyorsanız, insanları kızdırıyorsunuzdur, artık düşmanlarınız vardır. Ben başarımızı düşmanlarımızın sayısına göre, nefret maillerine, tehdit ve mesajlara göre ölçüyorum.
ABD’deki eylemcilere yönelik baskılar ve anti-terörizm yasası Green Scare SSCS’i etkiledi mi?
Hayır. SSCS yasalara karşı gelmez ve hiç gelmedi., ABD sınırları içerisinde en küçük bir kanun ihlali bile yaşamadık. Eylemcilerin anlaması gereken şey şu: yasaları anlamak zorundayız ve eğer gerekirse mümkün olan en iyi avukatı da tutmak zorundayız. Ayrıca kitabımdan da söz etmek gerekiyor burada, earthforce- An Erath Warrior’s Guide To Strategy kitabını okumak da sizin hem hayatta kalmanızı sağlar hem de hapse girmenizi önler.
Sık sık Doğanın Temel Kanunlarından söz ediyorsunuz. Ne kastediyorsunuz ve bu kanunların önemi ne?
Bireyin gücünden zaten söz ettim. Ekolojinin en önemli 3 kanunu şudur:
1- Çeşitlilik kanunu- yani bir ekosistemin gücü ona dahil olan türlerin çeşitliliği üzerine kuruludur.
2- Bağımlılık kanunu: bir zamanlar John Muir’in söylediği gibi “doğanın bir kısmını bozduğunuz zaman onun doğanın her tarafıyla bağlantı halinde olduğunu görürsünüz”..yani bütün türler birbirlerine bağımlı bir halde vardır.
3- Sonlu kaynaklar kanunu: yani büyümenin bir sınırı var; çünkü kapasiteyi taşıma sınırı var. Eğer bir tür bu taşıma kapasitesini aşarsa o zaman diğer türlerin taşıma kapasitesinden çalmış olur, böylece o tür ya yok olur ya da sayısı azalır, bunun sonucu olarak da türler arası karşılıklı dayanışma azalır, çeşitlilik zayıflar.
Çevre yıkımının esas sebebinin ve gezegende yanşan bu acının üç ana kaynaktan meydana geldiğine katılır mısınız , yani Arabalardan, etçillerden ve kömürden? (yani kömür sanayii, otomotiv sanayi ve endüstriyel çiftçilik/et endüstrisi)
Bence ekolojik yıkımın bir numaralı sebebi insan nüfusunun kontrolden çıkması ve tüketim oranlarının artmasıdır. Bence biyoçeşitliliği kaybediyor olmamız bizi bekleyen en büyük tehlike. Önceden söylediğim gibi, büyük bir yokoluş olayının ortasındayız. Fosil yakıtlar, arabalar ve et endüstrisi aşırı nüfus artışından kaynaklı sorunların büyümesine sebep oluyor. Giderek büyüyen talebi karşılayacak balık yok denizde.
Sizce insanların hayvanlar ve dünya için etki yaratacak eylemlerde bulunmamasının sebepleri ne, en büyük ayak bağı, en büyük engel ne?
İnsanın aptal olması. Yüz milyar galaksi içerisindeki tek bir galakside etrafında 100 milyar yıldız bulunan bir gezegende yaşıyoruz, bu gezegen üzerinde sonsuz küçük bir zaman aralığında bulunuyoruz, ama çoğumuz deli gibi bu gezegenin sadece bizim için yaratıldığına inanıyoruz, istediğimiz gibi davranma hakkımız olduğuna inanıyoruz, ne sonucunu düşünüyoruz ne de vicdanımızı araya sokuyoruz. Ekolojik cehalet ve insanın kibri o kadar korkunç ki afallamamak elde değil. Buna insanın çıldırışı adını veriyorum.
İnsanların eyleme geçmesi için ne gerekecek peki?
Dünyanın atacağı şöyle sağlam bir tekme bayağı işe yarar.
Doğal dünyada yaşanan yıkımın sona ermesi için ne gerekiyor?
En etkili çözüm insan uygarlığının çöküşü olur ama bunu da çoğu insan desteklemez. Ama birileri bir yerlerde çıkıp da bir çözüm üretene kadar bunun aksi bir çözüm görünmüyor. Ben imkansız çözümlere inanıyorum. Örneğin 1972’de Nelson Mandela’nın Güney Afrika’ya başkan olacağı düşüncesi düşünülmesi çok zor bir şeydi. İmkansızdı. AMA oldu. İmkansız olan aynen hayat geçti. Çevreyle alakalı sorunlarımız için imkansız görünen çözümler, nüfus artışı ve hava kirliliğiyle alakalı imkansız çözümler günümüzün genç insanlarının cesaret ve hayal gücüyle çözmesi gereken büyük meydan okumalardır.
İnsanların bu adımları atma konusunda istekli olduğun inanıyor musunuz?
Şu an hayır ama yakında istekli olacaklar, başka seçenekleri kalmayacak.
Hareketimizin küçük kaynaklarını ve sayısını düşünecek olursak muhaliflerimizin finansal çıkarlarına nasıl engel olabiliriz?
En etkili taktik daima ekonomik baskı uygulamaktır. Şirketlerin ve devletlerin vicdanı yoktur. Şirketler kapital tarafından yönetilir, devletler kanunlar ve özel çıkarlar tarafından yönlendirilir. Anladıkları tek şey çıkar ve zarardır. Eğer zararları çıkarlardan daha fazla hale getirebilirsek o zaman kazanabiliriz. Sea Shepherd’ın Japon balina filosuyla olan meseledeki amacı mesela bu endüstriyi ekonomik olarak batırmaktır.
SSCS’in hayvan ve dünya meselelerinin ötesine geçip küresel şirketler hakimiyeti ve demokratik görünümlü olup da aslında demokratik olmayan politikalara meydan okuyan daha geniş bir bilincin parçası olduğunu hissediyor musunuz?
Biz temelde kaçak avcılığa karşı bir kurumuz. Ancak çeşitlilik sahibi bir hareket içerisindeki boşluklardan sadece bir tanesini dolduruyoruz. Türleri ve ekosistemleri sömüren yasa dışı etkinlikleri durdurmaya odaklanıyoruz. Dünyayı kurtarıyormuş gibi yapmıyoruz, ama elbette bu dünyayı daha iyi bir yer yapmaya çalışan bir hareketin parçası olduğumuza inanıyoruz.
Demokrasiyi desteklediğime emin değilim. Eğer çoğunluğun oyları olsaydı o zaman ortalık gangsterlerin kurallarıyla dolardı ve hiç bir şey güvende olmazdı. Gezegendeki 7 milyar insanla beraber çevreci kurallara ve yasal yaptırımlara ihtiyacımız var, ve kaynaklarımız kaybolmaya başlayınca insanlar kendilerine Allahın verdiğine emin oldukları o maddi konforu talep etmeye başlayacaklar ve ardından da yollarına çıkan her şeyi ezip geçecekler. Sayımız çoğaldıkça özgürlüklerimiz kaybolacak; çünkü insanlar istedikleri şeyi yapmayı, istediklerini yemeyi ve istedikleri yere gitmeyi mümkün kılan şeylerden mahrum kalacaklar, artık o şeylerden yeterince olmayacak.
Sizce Antartika’daki Balina Savaşları/SSCS programı halkın doğrudan eyleme verdiği desteği artırmış olabilir mi…ya da en azından gizli destekçilerin artık açık açık destek verdiğini söyleyebilir miyiz?
Bizler medya kültüründe yaşıyoruz, bu kültürü televizyon ve filmler belirliyor. Eylemlerimiz tv showu haline gelince bizim gerçek olduğumzu ortaya çıktı. İnsan sizi tvde görene kadar gerçek değilsinizdir ya da sinema perdesinde görene dek gerçek değilsinizdir. Destekçilerimiz arasında Christian Bale, William Shatner, Pierce Brosnan ve Richard Dean Anderson var. Halkın gözünde biz eğer Batman, Kaptan Kirk, James Bond ve MacGyver bizim ekipteyse nasıl kaybedebiliriz ki? Ben medyaya bilinci değiştirmek için gerekli bir silah gözüyle bakıyorum. Medya içerisinde ister basılı yayın ya da elektronik ortam olsun insanlara insanların daha fazla farkında olmasını sağlamak için, umursamalarını sağlamak için, olaya dahil olmalarını sağlamak için akıl bombası enjekte ediyoruz. Her türden insan tarafından daha fazla tanınıyorum ve istisnai durumlar hariç insanlar okyanuslarda yaptığımız şeyi destekliyorlar.
“Yaptığınız şeyi seviyorum ama ben bunu yapamam !” diyen insanlara ne söylersiniz?
Öne geçin, takip edin ya da yoldan çekilin. Öne geçemiyorsanız o zaman bunu yapmaya niyeti olanları destekleyin, eğer öne geçemiyor ya da öne geçenleri destekleyemiyorsanız, o zaman bu tutkusu ve motivasyonu olanların önünde engel olmayın.
Çeviri:CemC
Posted in: Uncategorized