Bu blog Emeğin Yoldaşlığına ; Çokluğun emeğinin arşivlenmesine bir katkı olsun diye, HERKESİN,AMA HİÇKİMSENİN şiarıyla var...İSYAN,KOMÜN,ÖZGÜRLÜK...
DUYGULANIYORUM,ÖYLEYSE VARIM...

Bu Blogda Ara

Spinoza

Spinoza'dan Neşe ve Keder olarak yapılan çeviriye karşı ;Cüret ve dumur kavramlarını öneriyoruz...

Hayat Akıyor...

İsyan Büyütür...

İsyan Büyütür...

31 Aralık 2011 Cumartesi

İsyanda ortak olan Judith REVEL - Toni NEGRİ

Köylülerin soylulara karşı ayaklanmalarına benzeyen kent isyanlarını önceden bilmek, bir kez hali hazırdaki ekonomik kriz, kendi sebeplerine ve toplumsal sonuçlarına dek geri götürülünce, çok fazla hayal gücü gerektirmedi. Ortak Zenginlik (1) bunu zaten 2009’da önceden haber vermişti. Bizim beklemediğimiz şeyse, tersine, İtalya’da, hareketin içinde bu öngörünün reddedilebileceğiydi. Bu aslında, denildi bize, eskiden kalma gibi görünüyor; buna karşılık bize şu söylendi: Şimdi artık krize karşı geniş cepheleri yeniden inşa etme ve hareketlerin içinde politik temsile hitap edecek örgütlenme-iletişim-onaylama biçimleri tesis etme zamanıdır.

Öyleyse, şimdi her şeye rağmen kendilerini az ya da çok klasik isyankâr biçimler içinde ifade eden hareketler ve yine her yerde, bu yüzden insanların düşüncesini içinde inatçı bir şekilde alıkoymuş olan eski jeopolitik dilbilgisini kökünden söküp atmakla karşı karşıyayız. Bu nedenle elimizdekiler şunlar:

1) Güvencesiz ve işsiz işçilerden oluşan yeni bir proletarya, krizde orta sınıflara ekleniyor. Bunlar mücadelede alışılmadık yollarla birleşen, Güney Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi, yeni, daha demokratik yönetim biçimleri talep eden çeşitli öznelerdir. Bin Ali’nin politik diktatörlüğü ile bizim uyduruk demokrasilerimizin politik-ekonomik olanı -on yıllardan beri ikincisi kesin olarak birincisini inşa etmesine, desteklemesine ve korumasına rağmen- belki eşdeğer değil, fakat şimdiye kadar radikal demokrasiye yönelik dürtü her yerde ve farklı cihetlerden doğup, her biri diğerinin taleplerini harmanlayıp, birbiri içine geçirip melezleştiren mücadelelerin ortaklığına işaret ediyor.

2) Şimdiye kadar, tamamen, karma ekonomiler, imalata dayalı ekonomiler ve/veya bilişsel ekonomiler içerisindeki finansal rejimler tarafından kontrol edilen, sınıf ilişkilerine dayalı toplumlardan mustarip, tam da aynı toplumsal güçler, farklı zeminler üzerinde (öncelikle işçilerin, öğrencilerin hareketleri ve daha genel olarak güvencesizlik kaynaklı hareketler; ve artık “acampados” (2) türünden karmaşık toplumsal hareketler) eşit kararlılıkla hareket ediyorlar.

3) Saf reddediş hareketlerinin yeniden canlanması, hem dikey (orta sınıfların dışlanmış proletaryaya doğru baş aşağı düşmesi) hem de yatay olarak (Saskia Sassen’in dikkat çektiği gibi, çeteler arasındaki çatışmaların mahallelerin duvarlarında AK-47 mermilerinin izlerini bıraktığı, örgütlü mücadelelere karşı tek -dramatik, entropik- alternatifin örgütlü suç olduğu “Brezilyalılaştırılmış” bölgelerle soylulaştırılmış bölgeler arasında yarılmış olan metropollerin farklı kesimleriyle ilişkili) tabakalaşmış, ve şimdiye dek hiç olmadığı kadar karmaşık bir toplumsal bileşimle kesişen çizgiler oluşturmaktadır.

Bu üçüncü türe ait olan şimdiki İngiltere isyanları, bir süre önce Fransız banliyölerini etkilemiş olanlara oldukça benzer: Umutsuzlukla öfkenin bir karışımı, kendi-kendine örgütlenme kırıntıları ve başka türlerin belirginleşmeleri (mahalle birlikleri, şebekeleşmiş dayanışmalar, futbol taraftarlarının kulüpleri, vs.), şu ana kadar moloza dönen hayatların dayanılmazlığını ifade ediyor. Bu isyanlardan geriye kalan, şüphesiz tedirgin edici moloz yığını, eninde sonunda bugün pek çok erkeğin ve kadının gündelik hayatlarının getirildiği halden pek de farklı değil: Öyle ya da böyle küçük hayat kırıntıları.

Ortak olanı düşünmenin bakış açısından bu karmaşık fenomenler hakkında bir tartışma nasıl açabiliriz? Aşağıdaki iddiamız tartışma için bir mekân açmaya dönük katıksız bir niyete sahip.

En başta, bize öyle görünüyor ki kitle iletişim araçları ve yönetici sınıflar tarafından dillendirilen bazı yorumların maskesini düşürmemiz gerekiyor.

Evvela, bizim üzerine tartıştığımız bu hareketlerin, politik bir bakış açısından, kendi “radikal” çeşitlilikleri içinde, ele alınması gerektiğini iddia ediyorlar. Şimdi, şurası besbelli ki bu hareketler politik olarak çeşitlilik gösteriyor. Fakat “radikal olarak” böyle olduklarını söylemek ahmakça. Bütün bu hareketler, aslında, radikal olarak yalnızca Bin Ali ya da diğer diktatörlere karşıtlıklarından dolayı, durum ne olursa olsun, ya da Zapatero’nun veya Papandreou’nun politik ihanetini ihbar ettikleri için, ya da Cameron’dan veya Avrupa Merkez Bankası’ndan nefret ettikleri için radikal olarak karakterize edilemezler. Daha ziyade, hepsi de ekonominin ya da krizin sonuçlarının (hiçbir şey temelden çılgınca olan bir ekonomik sistemi vuran bir felaket olarak krizi ele almaktan daha yanlış olamaz; hiçbir şey krizden önceki kapitalist ekonomiye dönük nostaljiden daha korkunç olamaz) bedelini ödemeyi reddettiklerinden dolayı radikal olarak karakterize edilirler, yani, bu şunu söylemektir: şimdi muktedirlerin yararına gerçekleşmekte olan devasa servet hareketi, sanki onlar Batılı rejimlerin (demokratik ya da diktatörlüğe dayalı, muhafazakâr ya da reformist benzeri...) politik biçimleri içindelermiş gibi örgütleniyor.

Bunlar Mısır’da, İspanya’da ya da İngiltere’de, boyun eğmenin, sömürünün ve bu ekonominin dünyanın bütün nüfuslarının hayatları için hazırladığı talanın ve bu biyopolitik mülk edinmenin krizinin idare edildiği politik biçimlerin eşzamanlı olarak reddedilişinden doğan isyanlardır. Ve bu aynı zamanda bütün sözüm ona “demokratik” rejimler için de doğrudur. Bu tür bir yönetim biçimi yalnızca görünüşteki “sivilliği” için tercih edilebilir gibi görünüyor, bununla ezdiği varlıkların onuruna ve insanlığına yaptığı saldırıları maskeliyor, ancak politik temsilin kayboluşu artık çöküş noktasında. Bin Ali’nin Tunus’u ile Cameron’un Tottenham ya da Brixton’daki temsilcilikleri arasında radikal farklılıklar olduğunu iddia etmek, sırf gözümüzün önündekini inkâr etmektir: Her iki durumda da hayat öylesine tecavüze uğramış ve yağmalanmıştır ki bir isyan hareketinde patlamasından başkası düşünülemez. İngiltere’yi ilkel birikim dönemlerine, Moll Flanders hapishanelerine ve Oliver Twist’in fabrikalarına geri götüren baskı mekanizmalarından bahsetmek değil bu. İngiltere şehirlerinin duvarlarına ve panolarına asılmış, isyandaki gençlerin polis tarafından çekilmiş fotoğraflarının karşısına, gerçekten de bütün toplulukları bu hale getiren ve kriz sayesinde kendi kârlarını semirtmeyi sürdüren bankerlerin ve finansal şirketlerin patronlarının domuz gibi suratlarının büyük boyutlu baskılarını yan yana dizip koymak gerek.

Şimdi gazetelerin tırı-vırılarına geri dönelim. Aynı zamanda diyorlar ki isyanlar etik-politik bakış açısından da farklıdırlar. Bazıları bu yüzden, Mağrip ülkelerinde olduğu gibi meşrudur, çünkü orada diktatörlük rejimlerinin çürümesi sefil koşullara yol açtı; İtalyan öğrencilerinki ya da İspanyol “indignados” protestoları da hâlâ anlaşılabilir çünkü “güvencesizlik çok kötüdür”; buna karşılık İngiliz ve Fransız proletaryasının isyanları ise iddiaya göre sırf başka insanlarının mülkiyetinin yağmalanmasıyla, holiganlıkla ve ırksal nefretle dikkat çektiği kadarıyla “sabıkalı”dır.

Bütün bunlar fazlasıyla yanlış, çünkü bu isyanlar -aralarındaki bizim inkâr etmediğimiz tüm farklılıklarıyla- ortak bir doğaya sahiptirler. Bunlar gençlik isyanları değil, nüfusun giderek geniş tabakalarının bütünüyle dayanılmaz olarak gördüğü toplumsal ve politik koşulları anlayan isyanlardır. Çalışmanın ve sosyal ücretin alçalması klasik ekonomistler ve Marx tarafından işçilerin yeniden üretimini sağlayacak düzeyle tanımladıkları, “zorunlu ücret” olarak adlandırdıkları eşiğin altına düştü. Ve artık, bu mücadeleleri, tüketimciliğin aşırılıklarının doğurduğunu iddia eden gazetecilere kafa tutuyoruz.

İşte ilk sonucumuz geliyor. Bu hareketler, “bileşimi yeniden düzenleyen” [recompositional] hareketler olarak tanımlanabilir. Bunlar kendi dayanışma uğraklarını yoksunluğa karşı mücadeleleri içinde güçlendiren nüfusların -ister şu ana kadar güvenceli işi olan işçiler olsun ister güvencesiz, işsiz ya da yalnızca ufak tefek, geçici veya kayıt-dışı olarak bilinen işler olsun- fiilen içine işlerler. Gerileyen orta sınıflar ve proletarya, göçmenler ve göçmen olmayanlar, bedensel ve bilişsel işçiler, emekliler, ev kadınları ve gençler yoksullukta ve ona karşı mücadelede birbirlerine katılıyorlar. Burada birleşik bir mücadelenin koşullarını buldular.

İkincisi, bunların kaotik ve nihilistik hareketler olmadığı, yakmış olmanın hatırına yakmakla ilgisi olmadığı, yalnızca beklenmedik bir “gelecek yok”un yıkıcı gücünü tasdik etmek istemediği hemen açığa çıktı (ve bu, hareketlerdeki tüketimci karakteristik iddiasını ortaya atanları genelde dehşete düşürüyor). Punk hareketinden (ki öte yandan, stereotiplerin aksine, tutkulu şekilde üreticiydi) 40 yıl sonra, bunlar her türlü geleceğin sonunun geldiğini beyan eden, kayda geçiren ve içselleştiren hareketler değil; bunlar daha çok geleceği inşa etmek isteyen hareketlerdir. Onları etkileyen krizin, proletaryanın üretmemesi -ya bir patronun altında ya da şimdiye kadar değerin ele geçirilme sürecini destekleyen toplumsal işbirliğinin genel koşullarında- ya da yeterince üretmemesi gerçeği yüzünden olmadığını biliyorlar; fakat bu gerçekleşiyor çünkü onların kendi üretkenliklerinin meyveleri çalınıyor; demek ki onlara ait olmayan bir krizin bedelini ödemeye zorlanıyorlar; burjuvazi savaş için biriktirip kendi kârı için el koyarken, onlar sağlık harcamaları, emeklilik ve kamu düzeni sistemleri için zaten ödemişlerdi. Fakat çoğunlukla biliyorlar ki, onlar, asiler, iktidar mekanizmalarının ve bunları düzenleyen mekanizmaları düzenleyen toplumsal ilişkilerin üstesinden gelmedikleri sürece bu krizden hiçbir çıkış yok. Fakat, birisi kalkıp bunların politik hareketler olduğuna itiraz edebilir. Kendilerini politik olarak doğru konumda (çoğunlukla Kuzey Afrikalı isyancılar ya da İspanyol “insignados” için gerçekleştiği gibi) ifade etselerdi bile, -diye ekliyor eleştirmenler- bu hareketler demokratik düzene karşı sakıncalı veya hassastırlar.

Elbette eklemek isteriz: Krizin üstesinden gelmek için mevcut politikalara saldıracak bir projenin gerçekleşebilmesinin geçitlerini ve yollarını şimdiki politik düzende bulmak imkânsız değilse de çok zordur. Sağ ve sol, neredeyse her zaman benzerler. Birincisi için servet vergisi 40-50 bin Avro geliri olanları hedef almalı, ikincisi için 60-70 bin Avroyu: Bu mu fark? Özel mülkiyetin savunusu, özelleştirmenin genişletilmesi ve liberalleşme her iki tarafın da gündeminde. Seçim sistemleri şimdiye kadar ayrıcalıklı katmandan delegelerin katıksız ve basitçe seçilmesine indirgendi, falan filan. Bu hareketler bunların hepsine saldırıyor: Böyle yaptıklarında politikler mi değiller mi? Bu hareketler politikler çünkü kendilerini talep-eden değil, kurucu bir zemine yerleştiriyorlar. Özel mülkiyete saldırıyorlar çünkü onu kendilerine zulmedilmesinin biçimi olarak biliyorlar ve bunun yerine kuruluş ve dayanışmanın, refahın, eğitimin, uzun lafın kısası, ortak olanın özyönetiminde ısrar ediyorlar, çünkü bu, şu ana dek eski ve yeni iktidarların ufku oldu.

Elbette hiç kimse bu isyanların aniden yeni yönetim biçimleri doğuracağını düşünecek kadar aptal değil. Bununla beraber bu isyanların öğrettiği şey “bir artık ikiye bölünür” yani kapitalizmin görünüşteki kusursuz katılığı şimdiye kadar, hiçbir şekilde hep birlikte geri götürülemeyen, sermayenin doğrudan doğruya şizofrenik olduğu ve hareketlerin politikalarının kendilerini ancak bu yarılmanın içine yerleştirebilecekleri eski bir fantazmagoriydi.

Umuyoruz ki, ayaklanmaların otonomist politikanın zamanı geçmiş bir aleti olduğuna inanmış yoldaşlar, neyin devam ettiği üstüne düşünmeye muktedir olurlar. Parlamenter seçim takvimlerini beklemek ve yavaş yavaş yok olmak yerine, neyin gelmekte olduğunu hep birlikte anlayabileceğimiz isyanda, ortak olan için yeni kurucu kurumlar icat etmenin yanında olmaktır bu.

Çeviren: Kürşad Kızıltuğ

1. Michael Hardt ve Antonio Negri. 2009. Commonwealth. Cambridge, MA: Harvard University Press. [Türkçesi: Ortak Zenginlik, çev. Efla-Barış Yıldırım, Ayrıntı Yayınları, 2011.]

2. Acampados. 2011 yılının Mayıs ayında İspanya’nın başkenti Madrid’in Plaza Del Sol meydanında uzun süreli protesto ve işgal hareketlerinde eylemciler kamplar kurmuşlardı. Acampados bu tür kamp hareketlerine deniliyor. (-ç.n.)
www.ozgur-gundem.com dan alınmıştır.

Hiç yorum yok: