Bu blog Emeğin Yoldaşlığına ; Çokluğun emeğinin arşivlenmesine bir katkı olsun diye, HERKESİN,AMA HİÇKİMSENİN şiarıyla var...İSYAN,KOMÜN,ÖZGÜRLÜK...
DUYGULANIYORUM,ÖYLEYSE VARIM...

Bu Blogda Ara

Spinoza

Spinoza'dan Neşe ve Keder olarak yapılan çeviriye karşı ;Cüret ve dumur kavramlarını öneriyoruz...

Hayat Akıyor...

İsyan Büyütür...

İsyan Büyütür...

23 Kasım 2009 Pazartesi

Hollanda’dan Dayanışma Çağrısı

Bizler Hollandalı ev işgalcileriyiz. Sizlerden kendi ülkenizde (mesela Hollanda konsolosluklarında) Hollanda’da yakında başlatılacak olan ev işgali yasağına karşı bir eylem organize etmenizi istiyoruz. Görüşmeler 26-28 Kasım tarihlerinde Eerste Kamer’de (Hollanda meclisi 1. basamağı) yapılacağı ve Aralık başında yasa oylaması yapılacağı için eylem için en uygun tarihler 26-28 Kasım olacaktır.

Tüm ev işgali yasağına karşı olanlara,

Tüm ev işgalcilerine,

Tüm eski ev işgalcilerine,

Tüm ev işgalcisi olmak isteyen gençlere,

Tüm ev işgalcilerinin arkadaşlarına,

Tüm politik aktivistlere,

Tüm antifa aktivistlerine,

Tüm işgal evlerinde sanatını üretmiş ve/veya sergilemiş sanatçılara,

Tüm işgal evlerinde çalmış müzik grupları ve DJ’lere,

Tüm ev işgallerindeki konser ve partilerden zevk alanlara,

Tüm işgal evlerini ziyaret etmiş ve orada kalmış gezginlere,

Ve yukarıda bahsedemediğimiz herkese…

Büyük ihtimalle biliyorsunuz, Hollandalı ev işgalcileri için karanlık günler yaklaşıyor. 15.10.2009′da ev işgali yasağı Tweede Kamer’de (Hollanda meclisi’nin 2. basamağı) oylandı. Unutmayalım ki bu oylama ırkçı ve yabancı düşmanı politikacılar Rita Verdonk ve Geert Wilders olmadan olmazdı. 1 Ocak 2010′dan itibaren Hollanda’da ev işgali bir suç olabilir. Aralık başında Eerste Kamer’de bu konu görüşülecek ve oylanacak. Eğer yasa orada da onaylanırsa boş bir binayı işgal etmek isteyenler birer suçlu muamelesi görecek ve Hollanda otoriteleri tarafından cezalandırılacak. Cezalar da 1 yıl ila 2 yıl arasında hapis cezası gibi gayet ağır olacak.

Bu gerçekten ciddi bir tehdit! Politikacıların Hollanda’daki ev işgali hareketini yıkmasına izin vermemeliyiz! Bekleyecek vakit yok! Şimdi harekete geçmeliyiz!

Ana akım medya ve politikacılar bizim az olduğumuzu söylüyor, ama bizim ruhumuz onların yarattığı çürümüş ve insanlık dışı yasalarından daha güçlü. Polislere ve politikacılara evlerimizi koruma niyetimizi göstereceğiz. Hollanda’da ucuz ev konusunda ciddi bir eksik var. Örneğin Amsterdam’da bir odanın aylık kirası 300 – 550 euro gibi fiyatlarda.

Ana akım medya ve politikacılar bizim şiddet yanlısı olduğumuzu söylüyor ama asıl şiddet yanlısı olanlar CDU (Hristiyan Demokratik Partisi), CU (Hristiyan Birliği) ve SGP’dir (Ortodoks Protestan Parti). Onlar için boş evler insanların kendilerine bir ev bulabilmesinden daha önemli. Hristiyanlar istediği için 31 Aralık 2009′dan sonra ev işgal etmek isteyenlerin hepsi birer suçlu olacaklar.

Politikacılar bize başka seçenek bırakmıyorlar! 1 Ocak’tan itibaren evsiz olmak veya suçlu olmak arasında bir seçim yapmamızı istiyorlar! Bu bizim için hiçte uygun değil! Biz ne sokaklarda yaşayacağın ne de hapishanelerde! Bizler insanız ve saygıyı hakediyoruz!

Hollanda’da yüzlerce işgal evi var. Böyle büyük bir altyapıyı asla kaybedemeyiz! Bunlar evler, otonom bölgeler ve kültürel aktivite alanlarıdır. Tüm bu binalarda bizler yaşıyoruz ve/veya politik fikirlerimizi geliştiriyor ve pratiklerini yapıyoruz. Bu mekanları özgür sanatı ve yeraltı kültürlerini geliştirmek ve ana akım sanat ve kültürlere karşı ortaya koymak için kullanıyoruz.

Biraz da duygusal olalım. Birçoğumuz için ev işgalciliği bir yaşam tarzı. Birçoğumuz hayatının en güzel zamanlarını işgal evlerinde geçirdi. Unutulmaz maceralarımız oldu. Bir yığın paha biçilemez deneyimlerimiz oldu, kendiliğinden organize komünler ve ev kollektifleri gibi. Birçoğumuz en iyi arkadaşlarıyla buralarda tanıştı. Bunlar bile işgal evi yasaklarına karşı çıkmak için fazlasıyla yeterli.

Hollanda’daki ev işgali için doğan bu ciddi tehditi görmezden gelmeyin! Hayalgücünüzü kullanın, gözlerinizi açın, ayağa kalkın ve harekete geçin!

Bizim direnişimiz kapitalizmin, ırk ve cinsiyet ayrımlarının, gücün ve savaşın olmadığı bir dünya için!

Her türlü desteğiniz bizi çok memnun edecektir. Dayanışma en büyük silahımız!

Eerste Kamer’e her türlü yorumunuzu iletmek için bu adrese mail atabilirsiniz;

mail: postbus@eerstekamer.nl

Hollanda’dan Dayanışma Çağrısı

Bizler Hollandalı ev işgalcileriyiz. Sizlerden kendi ülkenizde (mesela Hollanda konsolosluklarında) Hollanda’da yakında başlatılacak olan ev işgali yasağına karşı bir eylem organize etmenizi istiyoruz. Görüşmeler 26-28 Kasım tarihlerinde Eerste Kamer’de (Hollanda meclisi 1. basamağı) yapılacağı ve Aralık başında yasa oylaması yapılacağı için eylem için en uygun tarihler 26-28 Kasım olacaktır.

Tüm ev işgali yasağına karşı olanlara,

Tüm ev işgalcilerine,

Tüm eski ev işgalcilerine,

Tüm ev işgalcisi olmak isteyen gençlere,

Tüm ev işgalcilerinin arkadaşlarına,

Tüm politik aktivistlere,

Tüm antifa aktivistlerine,

Tüm işgal evlerinde sanatını üretmiş ve/veya sergilemiş sanatçılara,

Tüm işgal evlerinde çalmış müzik grupları ve DJ’lere,

Tüm ev işgallerindeki konser ve partilerden zevk alanlara,

Tüm işgal evlerini ziyaret etmiş ve orada kalmış gezginlere,

Ve yukarıda bahsedemediğimiz herkese…

Büyük ihtimalle biliyorsunuz, Hollandalı ev işgalcileri için karanlık günler yaklaşıyor. 15.10.2009′da ev işgali yasağı Tweede Kamer’de (Hollanda meclisi’nin 2. basamağı) oylandı. Unutmayalım ki bu oylama ırkçı ve yabancı düşmanı politikacılar Rita Verdonk ve Geert Wilders olmadan olmazdı. 1 Ocak 2010′dan itibaren Hollanda’da ev işgali bir suç olabilir. Aralık başında Eerste Kamer’de bu konu görüşülecek ve oylanacak. Eğer yasa orada da onaylanırsa boş bir binayı işgal etmek isteyenler birer suçlu muamelesi görecek ve Hollanda otoriteleri tarafından cezalandırılacak. Cezalar da 1 yıl ila 2 yıl arasında hapis cezası gibi gayet ağır olacak.

Bu gerçekten ciddi bir tehdit! Politikacıların Hollanda’daki ev işgali hareketini yıkmasına izin vermemeliyiz! Bekleyecek vakit yok! Şimdi harekete geçmeliyiz!

Ana akım medya ve politikacılar bizim az olduğumuzu söylüyor, ama bizim ruhumuz onların yarattığı çürümüş ve insanlık dışı yasalarından daha güçlü. Polislere ve politikacılara evlerimizi koruma niyetimizi göstereceğiz. Hollanda’da ucuz ev konusunda ciddi bir eksik var. Örneğin Amsterdam’da bir odanın aylık kirası 300 – 550 euro gibi fiyatlarda.

Ana akım medya ve politikacılar bizim şiddet yanlısı olduğumuzu söylüyor ama asıl şiddet yanlısı olanlar CDU (Hristiyan Demokratik Partisi), CU (Hristiyan Birliği) ve SGP’dir (Ortodoks Protestan Parti). Onlar için boş evler insanların kendilerine bir ev bulabilmesinden daha önemli. Hristiyanlar istediği için 31 Aralık 2009′dan sonra ev işgal etmek isteyenlerin hepsi birer suçlu olacaklar.

Politikacılar bize başka seçenek bırakmıyorlar! 1 Ocak’tan itibaren evsiz olmak veya suçlu olmak arasında bir seçim yapmamızı istiyorlar! Bu bizim için hiçte uygun değil! Biz ne sokaklarda yaşayacağın ne de hapishanelerde! Bizler insanız ve saygıyı hakediyoruz!

Hollanda’da yüzlerce işgal evi var. Böyle büyük bir altyapıyı asla kaybedemeyiz! Bunlar evler, otonom bölgeler ve kültürel aktivite alanlarıdır. Tüm bu binalarda bizler yaşıyoruz ve/veya politik fikirlerimizi geliştiriyor ve pratiklerini yapıyoruz. Bu mekanları özgür sanatı ve yeraltı kültürlerini geliştirmek ve ana akım sanat ve kültürlere karşı ortaya koymak için kullanıyoruz.

Biraz da duygusal olalım. Birçoğumuz için ev işgalciliği bir yaşam tarzı. Birçoğumuz hayatının en güzel zamanlarını işgal evlerinde geçirdi. Unutulmaz maceralarımız oldu. Bir yığın paha biçilemez deneyimlerimiz oldu, kendiliğinden organize komünler ve ev kollektifleri gibi. Birçoğumuz en iyi arkadaşlarıyla buralarda tanıştı. Bunlar bile işgal evi yasaklarına karşı çıkmak için fazlasıyla yeterli.

Hollanda’daki ev işgali için doğan bu ciddi tehditi görmezden gelmeyin! Hayalgücünüzü kullanın, gözlerinizi açın, ayağa kalkın ve harekete geçin!

Bizim direnişimiz kapitalizmin, ırk ve cinsiyet ayrımlarının, gücün ve savaşın olmadığı bir dünya için!

Her türlü desteğiniz bizi çok memnun edecektir. Dayanışma en büyük silahımız!

Eerste Kamer’e her türlü yorumunuzu iletmek için bu adrese mail atabilirsiniz;

mail: postbus@eerstekamer.nl

4 Kasım 2009 Çarşamba

''Diyarbakır cezaevinden bir farkı yoktu'' Benim de söyleyecek sözüm var!

DOĞUBEYAZIT - Askeri cezaevinde yaşadığı günleri ‘Beyaz Saray’ isimli kitabında anlatacak olan Doğubayazıt’lı Adem Kara, “Oranın Diyarbakır cezaevinden bir farkı yoktu. Her gün kalaslarla bizi dövüyorlardı. Bütün Kürt askerleri oraya toplamışlardı. Bazı askerlerin kaşlarını bile kesiyorlardı. Güneydoğu’da yaşanan asker ölümlerinden sonra bizi avluya çıkartıp zorla marş okutuyorlardı” dedi.

Doğubayazıt’lı Adem Kara, 2004 Ağustosunda Erzincan’da acemi birliğini yaptıktan sonra Balıkesir Burhaniye’de usta birliğine katıldı. Ancak burada kendisine yapılan baskılara dayanamayan Kara, firar ederek ailesinin yanına sığındı. 2 ay firar gezen Kara daha sonra ailesinin baskısıyla yeniden birliğine teslim oldu. Fakat kendisine yönelik baskılar sona ermeyince çareyi yeniden firar etmekte buldu.

9 ay firar dolaştıktan sonra Doğubayazıt’ta yakalanarak İzmir Ege Ordu Mahkemesine çıkarıldı. Tutuklanarak konulduğu Şirinyer 1. Sınıf Askeri Cezaevinde ağır işkencelere maruz kaldı. Tam 3.5 yıl askerlik yapan Kara tezkere aldığında “Eğer sivilde burada yaşadıklarını gördüklerini anlatırsan, bizim doğuda ağabeylerimiz var. Seni oralarda yaşatmayız” denilerek tehdit edilmiş. Cezaevinde yaşadıklarını Beyaz Saray isimli kitabında ayrıntılı olarak anlatacağını belirten Kara 2 yıl boyunca yaşadıklarını kimseye anlatmamış ve psikolojik tedavi görmüş.

‘HÜCREDE GÜNLERCE İŞKENCE GÖRDÜM’

Cezaevi girişinde 10 tane gardiyanın kendisini tekme tokat dövdüğünü ve kanlar içinde kaldığını anlatan Kara, cezaevine gardiyanların çarşaf adını verdikleri bir hücrede günlerce aç susuz bekletildiğini söyledi. O odanın duvarlarının kan ile kaplı olduğunu anlatan Kara, “Duvarlar hep kan içindeydi. Beni orada copla, tekmelerle günlerce dövdüler, ben bayılmıştım. Gözümü açtığımda kendimi bir koğuşta gördüm” dedi.

‘BAZI MAHKUMLARIN KAŞLARI BİLE KESİLİYORDU’

Gözünü koğuşta açtığında gördüğü manzara karşısında adeta şok geçirdiğini belirten Kara, “Yaklaşık 20 mahkum vardı. Hepsinin kafası jilete vurulmuştu. Bazılarının kaşları bile alınmıştı. Çok ürkütücü bir durumdu. Çok korktum. 12 eylül Diyarbakır cezaevinde yaşananları daha önce okuduğum için bu cezaevi ile Diyarbakır cezaevi arasında benzerlikleri fark ediyordum. Orası da tam aynı onun gibi bir yer. Herkes tek tip, siyah ve kirli bir elbise giyiyordu. Oradakilerin psikolojisi tamamen bozulmuştu. Sabahın dördünde hepimiz ayağa dikiliyorduk. Bazı mahkumları yere yatırıyorlardı. Sonra bize diyorlardı ki şimdi çıkın bunları ezin ve tekmeleyin. Biz kendi arkadaşlarımızı bir süre ezip tekmeledikten sonra biz yere yatıyorduk ve diğer mahkumlar bize aynı şeyi yapıyordu. Tüm mahkumları paspaslarla dövüyorlardı. Sabahları cezaevi temizliğine çıkarıyorlardı. Bizi her gün her tarafımızdan kanlar akıncaya kadar kalaslarla dövüyorlardı.”

‘GARDİYANLAR ÇOK GADDARDI’

Kara, yaşananlardan kurtulmak için kalp hastası olduğunu ve tedavi olmak istediğini söyleyince buna sinirlenen cezaevi yönetimi Kara’yı cinayetten yatan askerlerin bulunduğu bölüme göndermiş. Ordaki durumun ise daha kötü olduğunu anlatan Kara, “Orda cinayetten yatanlar vardı, orası daha kötüydü. Müebbet yatan mahkumlar vardı. Sabahtan akşama kadar dayak vardı. Askeri suçtan yatanlarla gardiyanlar işbirliği içindeydi. Zaten günde 2 saat mutlaka bizi gardiyanlara dövdürüyorlardı. Sonrada kendileri dövüyordu” dedi.

‘ZORLA MARŞ OKUTUYORLARDI’

Gardiyanlar hepsinin takma isim kullandığını belirten Kara şöyle dedi: “Kurtlar Vadisindeki isimleri lakap olarak kullanıyorlardı. Onlara çok özeniyorlardı. Birbirlerini Polat, Abdülhey, Memati, Bozo, Çakır ve Halit gibi isimlerle çağırıyorlardı. Orada kimin ne için dayak yediği belli değildi. Özellikle bölgede çatışma haberleri geldiğinde Kürt mahkumlar avluya çıkarılıyorduk. Bize zorla Kurtlar Vadisi adını verdikleri bir marş okutuyorlardı. Bize zorla ‘Kahrolsun PKK’, ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’ ve ‘Ne mutlu Türküm diyene’ diye bağıracaksınız diyorlardı. İstediklerini yapmayınca kalaslarla dövüyorlardı. Askeri mahkemede ifademi bile almadan direkt 20 ay ceza verdi. Sonra yedi ay askeri cezaevinde kaldım oradan beni sivil cezaevine sevk ettiler orada kendimi toparlayamadım. İnsanlardan nefret etmeye başladım. Sonra yavaş yavaş alışmaya başlamışken beni bu seferde Manisa’ya sevk ettiler. Oraya da alışana kadar cezam bitti artık sonra tekrar askere yolladılar. Orda da 8 ay kaldıktan sonra teskereye aldım.”

‘ORAYA BEYAZ SARAY CEZAEVİ DİYORLARDI’

Kaldığı askeri cezaevinin bir diğer adının Beyaz Saray olduğunu anlatan Kara, yakın zamanda piyasaya çıkacak olan kitabına da bu ismi verdiğini söyledi. Türkiye’deki herkesi bu askeri cezaevi konusunda duyarlı olmaya çağıran Kara, kitabında yaşadıklarını ayrıntılı olarak anlattığını da sözlerine ekledi.


ANF - 31 Ekim 2009

27 Ekim 2009 Salı

Güney Kosta Rika'nın Onuru için Halk Yürüyüşü yapıldı.



6 Ekim 2009, Salı günü, ABD ile serbest ticaret anlaşmasının hileli biçimde onaylanmasının ikinci yılında Güney Kosta Rika'nın Onuru için Halk Yürüyüşü yapıldı. 150'den fazla eylemci yerli yerleşimi Térraba'nın girişinden Buenos Aires ilçesinin merkezine yürüdü. Eylemciler sabah 8:00'de yola çıkarak 13 kilomtetrelik bir güzergahı adım adım katettiler. Yürüyüş, Güney bölgesinde ananas plantasyonlarının yayılmasına, Diquís Hidroelektrik Santrali projesine, "Finca 9" bölgesinde yapılması planlanan uluslararası havalimanına, ton balığı üretim çiftlikleri ve marinalar kurulmasııyla ilgili girişimlere karşı, yerlilerin otonomi hakları için mücadele eden birçok grubun katılımıyla gerçekleşti. Bölgede muz plantasyonlarının yerini alan ananas plantasyonları nedeniyle akarsular cılızlaşıyor ve kullanılan kimyasal tarım ilaçları halk tarafından kullanılan akarsulara karışıyor, plantasyonlarda çalışan işçiler bu kimyasallardan doğrudan etkileniyor ve buna bağlı sağlık sorunları yaşıyorlar. Bu konuyu gündeme taşıyan sosyal hareketler ve örgütlerin eylemcileri ise ölüm tehditleri alıyor. Halk Yürüyüşü öğleden sonra 14:00'da ilçe merkezine ulaştı, 15:30'da ise eylem sonlandırıldı ve gruplar dağıldı

3 Eylül 2009 Perşembe

Güler Zere'den Mektup



Güler Zere'den 1 Eylül 2009 günü Balcalı Hastanesi önünde bekleyenlere mektup yazdı. Bu mektubu aşağıda yayınlıyoruz.


Merhaba
Şu anda gecenin bir vakti, sesinizi duyuyorum yine. Nasıl ki sizin sesiniz ulaşıyor bana, biliyorum ki benim sesim de size ulaşıyor. Yüreğimin atışlarına karışıyor, sizin yürek atışlarınız. Sonra kocaman bir yürek oluyor sol yanımda.

Yürek… nasılda dolu doludur yüreklerimiz... Neleri neleri sığdırmamışız ki biz yüreklerimize.
Benim yüreğimde öyle çok şey var içimde. En başta o büyük sevgili; karanfil kokularımız, yanı başımda kokusu kır çiçeklerine karışanlarımız, sizler, canlarım, tüm sevdiklerim, yarım bıraktığım her şey, sevgisini hissettiğim herkes…

Ne zamandır dara düşse yüreğim, acıya kesse bedenim parmaklarımın ucuna dokunuyorsunuz, gözleriniz değiyor gözlerime, bu küçük hücrem kalabalıklara karışıyor, birden çok ses çıkarıyor. Ben içinde kala kalıyorum. Her sese tebessümle cevap veriyorum. Bilerek değil, kendiliğinden! Sizler ise gülen gözlerinizle karşılıyorsunuz içimden kopan her sesi.

İster yanı başımda olsun, ister bir adım ötemde kapı önünde, ister bir sokakta olun, ister herhangi bir şehrin, bir yerinde oturun, ister adli tıp önünde oturun ben sizleri hissediyorum. Sıcaklığınız, gücünüz, sesiniz, beni sarıp sarmalıyor. Bundandır bu illet her sıkıştırdığında karşısında başımı dik tutmam. Ona çelme takmaya hazırlanmam bundandır. Sizler benimlesiniz ya gerisi boş!

Hele kısacık bir yolda gözleriniz, gözlerime takılınca bir serçe telaşında oluyor yüreğim.
Evet sizlerden bahsediyorum Adana'nın sıcağı kadar sıcak yüreklilerim, Seyhan'ın yakamozları gibi parlayan ışıl ışıl gözlülerim. Seviyorum sizleri. Kapı önünde değil, işte tam şuram da oturuyorsunuz.

Şimdi birde kavgamın şehrinde oturanlar var. Günlerdir oradasınız ve ben kim bilir kaç kez uzandım sizlere bilir misiniz? Uzanıp dokunuyorum size, en çok da umutlu hallerinize. Hani o yüreğinizin sesinin gözlerinizin terine karıştığı anlardaki hallerinize, ben hep sizinleyim, her seferinde çoğalarak dönüyorum hücreme. Ve her seferinde sizin gücünüzle yerle bir ediyorum hücremi. Sarılıyorum ellerinize sımsıkı, sarılıyorum bütün gücümle.

Sonra gönlümün hep hareketli derinlerinde olanlar var. Sevgisini, yoldaşlığını, dostluğunu satırlara yükleyip her seferinde buraya koşan, her seferinde umut taşıyan canımın canı yoldaşlarım; öyle özledim ki sizleri, öyle seviyorum ki ben sizleri…

Dostlarımız da var tabi bu kavgada. Dost yürekleriniz her daim yanımda bunu bana hep hissettirdiniz. Sesinizi sesime kattınız. Her kavgada insan dostunu omuz başında görünce duygusu farklı oluyor biliyorsunuz. Bir dost gülüşü gönderiyorum sizlere; sevgiden, kavgadan yana… Selam olsun sizlere.

Kime ne desem, ne yapsam yarım kalacak biliyorum. Hangi köşesini tutsam bir başka köşe eksik kalacak iyisi mi burada bitirmek. Ama gözlerinizin ta içine dikiyorum gözlerimi. Sevgimin derinliğini görün diye. Ve son olarak tekrar ediyorum; seviyorum sizleri… hem de çok!

Güler Zere

13 Ağustos 2009 Perşembe

‘Sorunlu Kürt’lerden Kürt sorununa



Devlet çok uzun yıllar (bu yıllar kelimesi çok kısa bir kelime; ama nasılda uzun sürüyor ve bu devletin üzerimizde tepindiği yıllar çok daha ağır geçiyor…) yaşadığı ulus devlet olmanın temel problemlerinden başka, ulusal aidiyetlerin varlığına dair de ciddi bir kriz yaşadı ve bu krizin bir biçimini su yüzüne çıkartan Kürtlere karşı hep ötekileştirici / yok sayıcı bir tutum aldı.
Devlete göre yapısal (kürt) sorun(u) yoktu, sorun çıkartanlar(Kürtler) vardı ve devlet bu sorunlu Kürtleri bir şekilde ber taraf-itlaf edecekti. Sözünü yemeyen devlet bütün Kürtleri sorunlu gören bir savaş stratejisi izleyerek binlerce insanın öldürüldüğü bir savaşın temel dinamiği oldu. Ölüm kuyuları kazdı, toplu öldürmeler yaptı, insanlara bok yedirdi, hapishanelerde vahşice öldürdü, tecrit etti … ama bir türlü sorunlu kimselerin kökünü kazıyamadı ve bir ara “sanırsam bu mesele kişisel değil başka bir mesele olabilir ‘ kürt realitesi’ var” dedi ama oda ‘havada’ kaldı. Sonrası malum stratejinin devamı ve bugünlere gelindi.
Bugünlerde tamamen uluslarasılığın icabınca, kapitalizmin, sermaye akışı üzerinden işlediği, kendini kurduğu , temel gerçeği mucibince ve bu sermaye akışının sağlam tesisi gereği eski devletlunun bu akışın önünde engel teşkil edip, bir nevi ‘alt emperyalist’ hayeller kurarak ulus aşırı sermayenin Asya’ da küresel kapitalizmin yeni stratejileri karşısında ‘geri’ kaldıkları, hatta hantallıkları ve ufuksuzluklarıyla engel oluşturdukları tespiti ile derdest edilip -Uzak Asya’dan çıkan bir efsanenin Asya nedeniyle de bir tasfiyeye kapak olması;Ergenekon tarihinin ironisi olabilir mi acaba? tasfiye edilmeleri şart olmuştu…
Bugün için AKP ve Gülen kimliğinde yeni bir şekillenişe girilmesi , artık sorunu yeniden tanımlayıp çözmeyi zorunlu hale getirdi.
“Evet, sorun kürt sorunudur ve devletimiz bunu demokratik yollardan çözecektir…”
Yalnız burada da bir başka eski problem hala problem olmaya devam etmektedir. PKK problemi .”PKK demokratik çözümün içinde asla yer almamalıdır bunun için olabildiğince çoğunluğu derdest edilmelidir, kalanlar da gözümüzden ırak tutulmalıdır” üzerine kurulu proje; devleti “sorunlu Kürtler yok ama sorunun özü PKK sorunudur” önermesine ve oradan da toplumsallığın dışında bir kürt sorunu tanımına ve bu tanıma uygun bir projeyle sorunun halline bakmaya itmektedir.
“Kürt sorunu” olarak dillendirilen konu tamamen toplumsal bir konu olmasına rağmen, bir iktidar sorununa, dolayısıyla ‘depolitize’ bir soruna (devlet kavramına çarpan her sorun depolitiğe çarpar), kendi toplumsallığından soyutlanıp, elitlerin elindeki bir iktidara dönüştürülmesi– ki bu tarz bir politika iktidardan bağımsız düşünülemez- sorunun hala kavranamadığına, bütün liberal umutların altının boşluğuna işarettir…
“ Kürt sorunu depolitize bir sorundur;

Toplumsal bir soruna dönüşmesine engel olan bütün iktidar aygıtları bu sorunu depolitize bir sorun olarak tutup, toplumsallığından çıkarmaya gayret göstermektedirler. PKK de devlette bu konuda aynı yolun yolcusudurlar.
Sorun toplumsaldır ama devlet bunu itiraf etmeyerek Kürtlerin kendi toplumsallıklarının kuruculuğundaki isyanı görünmez kılmak istemektedir. F tipi hücreler sadece duvarların ardında değil, bunu belirtmekten bile hicap ederim.
PKK de sorunu depolitik bir sorun olarak görmektedir ve onunki devlet indinde kabul görmek ve kendine iktidar arenasında bir yer bulma “politikliği”dir. Toplumsallığın kurucu isyanını yok saymayı ve bertaraf etmeyi (tarihi böyle bir tarihin de tarihidir) kendi varlığının sağlaması ve gereği olarak görmektedir.
"Depolitizasyona karşı, toplumsallığın kurucu isyanı…
Depolitizasyonu; bütün yaşam kurma alanlarından toplumsalın çekilip alınarak, onların dışında onları temsilen eskinin halk için halka rağmen önermesine uygun da düşen, politikanın ancak elitlerin bildiği ve yapabileceği bir araç olarak kullanılması olarak tanımlarsak, yüzü devlet kurmaya dönük bu tarz bir politikliğin, bütün irili ufaklı devlet(çik)ler için evla olduğunu söylemek abes olmaz sanırım.
Oysa toplumsalın kurucu politikliği üzerinden konuşan hareket , ne devlet üzerinden kurar denklemi ne de talepler üzerinden. Zapatistaların o ünlü yürüyoruz sözünü konuşturan, devleti ve temsili siyasetin bütün argümanlarını gereksizleştiren, değersizleştiren bir politikliktir.
Kürt hareketinin hala bir mesele üzerinden konuşuluyor oluşunun altında yatan depolitizasyon, Foucaultun dediği’ savaş politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değildir’ sözünün de doğrulanmasıdır. Bugün, Kürt meselesinin halline yönelik atılan bütün devletsel adımlar bundan başka bir anlam ifade etmemektedir…
Oysa toplumsalın kurucu politikliği, ne temsiliyet tanır ne devlet kurma üzerinden yürür . İsyan kardeşliği üzerinden konuşan, dünyanın her karışının toplumsallığımızın kuruculuğunun alanı olduğu bilgisini bize haykıran Biz dünyanın yerlileriyiz sözünün de gerçekleşmesinin yürüyüşüdür…


8 Ağustos 2009 Cumartesi

Via Campesina'dan Honduras halkına destek çağrısı



Uluslararası Köylü Hareketi – Via Campesina Haziran ayında Honduras’ta gerçekleşen darbenin ardından direnişini sürdüren ülke halkına destek verilmesi doğrultusunda uluslararası bir çağrı yaptı. Via Campesina açıklamasında, tüm dünya halklarına 11 Ağustos 2009 tarihinde “Honduras İçin Küresel Eylem Günü” kapsamında eylem çağrısı yapıldı:

Via Campesina’nın bütün bölgelerinden kız kardeşlere ve erkek kardeşlere

Bütün toplumsal hareketlerden kız kardeşlere ve erkek kardeşlere

Tüm dünya halklarına

Askeri darbeden bu yana darbe katılımcılarının baskısı, –binlerce çiftçinin, kadının, yerlinin, öğretmenler, öğrenciler, sendikacılar, şehirlerin ve kırsalın sıradan insanlarının darbeyi tersyüz etmek ve demokrasi ile onuru geri kazanmak için verdiği 38 günlük yorulmak bilmez çabalarının ardından- kahraman Honduras halkının savaşma ruhunda gedik açamadı.

Bu mücadele şimdi, çiftçi hareketi ve Darbeye Karşı Ulusal Direniş Cephesi, toplumsal hareketleri, sendikaları ve demokratik hareketleri 5 Ağustos’ta başlayan ve 11 Ağustos’ta Tegucigalpa ve San Pedro Sula’da zirveye erişecek olan ulusal yürüyüşe davet ederken kritik bir safhaya girdi.

Söz konusu ulusal yürüyüşe, kadın ve erkek çiftçi kardeşlerimize ve Honduras halkına destek olarak Via Campesina sizi 11 Ağustos günü gerçekleşecek olan “Honduras İçin Küresel Eylem Günü”ne katılmaya çağırıyor. Honduras halkının direnişinin askeri darbeyi yenilgiye uğratmasının avantajına mümkün olan bütün etkinliklerin yanı sıra politik ve kültürel seferberlik, somut eylemler, politik baskı ve lobi çalışması yürütmek için güçlü dayanışma çabalarını arttırmak için çabalıyoruz.

Sizden, “Honduras İçin Küresel Eylem Günü”ne dair eylem ve çalışma planlarınız hakkında en kısa zamanda bizi bilgilendirmenizi istiyoruz.

UMUDU KÜRESELLEŞTİR! MÜCADELEYİ KÜRESELLEŞTİR!

Via Campesina Honduras temsilciliğine yazmak için:

Wendy Cruz: wendycruzsanchez@yahoo.ca
Mabel Marquez: mabelmarquez07@gmail.com

Henry Saragih - Via Campesina Uluslararası Koordinatörü

http://mrzine.monthlyreview.org/honduras060809.html adresine yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.

4 Ağustos 2009 Salı

otonomist marksizm



otonomi hareketinin temel kavramları

işçi sınıfının yeni kompozisyonu, quaderni rossi dergisinin italya'nın bölgelere göre değişiklik gösteren farklı siyasal geleneklerine ve 1960'ların başında güneyden göçe bağlı olarak gelişen işçi mücadelelerine bağlı olarak önem atfemeye başladığı bir olgudur. sermaye ile olan ilişkileri dolayımıyla belirlenen, durağan ve edilgen bir işçi sınıfını imleyen hegemonya kavramı yerine, otonomi hareketinin sınıf kompozisyonu (ve siyasal yeniden kompozisyonu) kavramları, işçi sınıfının toplumsallaşmasını ve tabandan başlayan mücadele sürecinde, sermayeye karşı antagonistik eğiliminin artmasını, birleşmesini ve genelleşmesini ifade eder. yeni, kollektif bir işçi sınıfı öznesine yönelik bu arayış, farklı sınıf kompozisyonlarınca, farklı örgütlenme biçimlerince belirlenen döngülere ya da daha toplumsallaşmış mücadele alanlarına olan ilgiyi artırır.

otonomi hareketi içinde, örgütsel yapıların 1960'lar boyunca "kitlesel işçi"ye yönelik girişimleri, tamamıyla planlı kalkınmayı hedefleyen keynesci stratejiler, "sosyalist üretkenlik", ya da "emek değeri" kavramları çerçevesinde değerlendirildiğinden, aracı konumdaki partilerden ya da sendikalardan özerkliğin, fabrika dışındaki kapitalist ilişkilerin toplumsallaşmasına ya da toplumsal fabrikaya ya da toplumsal sermayeye karşı yürütülen mücadelelere dayanan varolan döngüye denk düştüğü kabul edilir.

sovyetler safhasında sosyalizm eğer "üretken emeğin varedilmesi"yse, bu ancak "üretken güçlerin planlı gelişimi"ni sağlamış, yani kapitalist sosyalizmin doğuşuna yol açmıştır. oysa en son döngünün amacı "ihtiyaçların sağlanması"dır ve bu da çalışmanın reddi ile mümkün olacaktır. eğer işçinin emeği kapitalist için artıdeğerin kaynağıysa -marx için emeğin sermaye "dışında" bir değeri yoktur-, işçi sınıfı özerkliği anti-kapitalist mücadele için izlenmesi gereken yolu belirler. bu mücadele, emeğe bağımlı ihtiyacın "genel toplumsal çıkar"ına dayalı değildir; toplumsal bütüne karşı ve antagonistiktir.

işin reddi dolayımıyla varolan bu eğilim, her yerde varolan komünizm stratejisine yöneliktir. komünizme yönelik hareket, ancak sınıfın kendini değerli kılması [class self-valorization] ile mümkündür; bu da sınıfın kendi maddi çıkarının yeniden kendine mal edilmesine yönelik mücadele ile ortaya çıkacaktır.

sermayenin buna vereceği karşılık, yönetilen bir kriz aracılığıyla ve toplumsal kumanda marifetiyle işi yeniden değerli kılmak; yani, devlet aracılığıyla ücretli emek bağını ve ücretsiz artı emeği topluma dayatmak olacaktır. bu kitlesel işçinin, sermayenin toplumsal yeniden üretimi alanına doğru genişleyerek toplumsal(laşmış) işçiye dönüşmesine yol açar. mücadeleler, "ücretsiz (bedeli ödenmeyen) emek", evişi, okul hayatı, toplumsallığın kapitalist biçimleri ve ücret içermeyen her türlü iş ilişkisi üzerine olacaktır. sermayenin ücret-emek ilişkisini zorla yeniden dayatmanın bir aracı olarak kriz yönetimini üstlendiği biçime kriz-devleti [crisis-state] adı verilir. (fleming, 1991: xi-xii)

işçi sınıfının kendini değerli kılması

otonomi hareketinin ya da otonomist marksizmin a. negri'ce geliştirilen en önemli kavramlarından biri kendini değerli kılma (self-valorization) kavramıdır. kendini değerli kılma kavramı, 1960 sonlarında ve 1970'lerdeki uluslararası mücadeleler döngüsünde ortaya çıkan, yalnızca işçi sınıfının gücünün değil; ama aynı zamanda, kapitalizmin ötesine geçme olasılığının da temel kaynağı olarak görülen otonom yaratıcılığın kuramsal bir ifadesidir.

a. negri, ilk olarak 1979'da (#1) kullandığı kavramı, yukarıda anılan dönemde, özelikle abd'de ve italya'da süregiden yoğun sınıf mücadelelerinin ve kültürel devrimin, toplumsal mücadele dalgasının tecrübesi ile önermiştir. (cleaver, 1992b: 6) kastettiği, devrimci ya da "harekete geçen" öznenin kendisini değerli kılması, sermayenin değer sürecinden daha kıymetli ve etkili bir değer haline getirmesiydi. kendini değerli kılma, yalnızca işçilerin kendi etkinliklerine değil; ama aynı zamanda, mücadelenin direnişi ya da reddiyeyi aşan ve yeni varoluş biçimlerine yönelik yönlerine işaret eder. terim, işçi sınıfının kendini değerli kılmasını birleşme esasına bağlı olarak değil de, farklılaşma esasında kavramsallaştırdığı için, otonomist markist gelenek içinde, sadece bir bütün olarak işçi sınıfının değil, sınıfın farklı sektörlerinin de otonomisinin tanınmasını sağlar.

sermayenin tahakküm altına almaya çalıştığı insanların bütün farklı eylemliliklerinde olduğu gibi, kendini değerli kılmanın farklı bouytlarını tanımak ve kabul etmek, bütüncül bir siyaset anlayışının temelinin ortaya koymaktadır. bu siyaset, geleneksel sosyalist tasavvurun kapitalizm sonrası birliğe/bütünlüğe yönelik beklentisini reddeder ve kapitalizmden komünizme "geçiş"i, varolan kendini değerli kılma biçimlerinin bugünkü ve gelecekteki biçimlerini değerlendirme sürecinde yeniden tanımlar.(#2) yani komünizm, kropotkin'in fikirleriyle uyumlu bir şekilde, gelecekte bir gün ulaşılacak bir ütopya olarak değil, gelişimi sınırlamalardan kurtarılmaya ihtiyaç duyan yaşayan bir gerçeklik olarak yeniden kavramsallaştırılır. (cleaver, 1992b: 6-7)(#3)

kendini değerli kılma kavramı, panzieri, tronti gibi kapitalist gücün tüm boyutlarını, örneğin toplumun tamamını "toplumsal bir fabrika"ya dönüştürmeye yönelik çabalarını, ve işçi sınıfının reddiye ve kapitalist tahakkümü altüst etme gücünü kavramış italyan düşünürlerin erken dönem çalışmalarından esinlenmiştir. a. negri'nin kendini değerli kılma kavramı, reddiye gücünün kurucu güçle nasıl tamamlanabileceğini ve tamamlanması gerektiğini göstermesi bakımından büyük bir önem taşır. birçok açıdan işçi mücadelelerinin tarafını, italyan ve çok-uluslu sermayeden kurtarılan zamanın, mekanın ve kaynakların yaratıcı bir şekilde kullanılmasını ifade eder.

her ne kadar marx arada bir kendini değerli kılma kavramını, değerli kılma kavramı ile özdeş olarak kullanmışsa da, a. negri bu kavrama tamamen farklı bir anlam yükler. kullandığı auto (#4) öneki, kapitalist değerli kılma sürecinden otonom bir değerli kılma sürecine işaret eder. bu, kapitalist değerli kılma sürecine karşı bir basitçe direnişin ötesine geçerek, olumlu bir kendini kurma projesine ulaşan, kendi kendini tanımlayan ve kendi kendini belirleyen bir süreçtir. (cleaver, 1992a: 128-9)

a.negri (1991: 162) öznenin kendisini geliştirebileceğini, üretim ilişkilerini özgürleştirebildiği ve onlara hakim olabildiği sürece, üretim ilişkilerinden özgür kılabileceğini öne sürer. "proleter öznenin kendini değerli kılması, kapitalist değerli kılmanın aksine, kendi gelişim sürecinde kendini belirleyebilme [self-determination] biçimini alır.

işçi sınıfı mücadelelerinin kapitalist tahakküm süreçlerine direnişi eğer işçi sınıfı otonomluğunun negatif unsuru/yönü olarak değerlendirlirse, kendini değerli kılma kavramı, pozitif unsuru/yönü belirleyecektir. işçi sınıfının kendini değerli kılması sayesinde, reddiye gücünün ya da sermayenin belirlenimlerini tahrip etme gücünün yanısıra, işçi sınıfının yeniden kompozisyonu içinde, yaratıcı olumlamanın, yeni pratikler inşa etmenin gücünü görürüz.

iktidarın iki türü

a. negri’nin siyasal düşüncesi, iktidar (potestas) ile potansiyel toplumsal güç (potentia) arasındaki mücadele bağlamında ele alınabilir. iktidarın doğasına yönelik çalışmalar, çağdaş siyaset kuramının başlıca alanlarından biri olagelmiştir ve a. negri’nin eserleri, m. foucault, g. deleuze ve f. guattari gibi fransız düşünürlerinin, iktidarın tüm siyasal, toplumsal ve kişisel ufku nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla ortaklık göstermektedir. adı geçen düşünürlerin çalışmalarında aynı zamanda ortaya çıkan bir diğer boyut, yeni ve yaratıcı toplumsal güçlerin, olumlayıcı alternatif pratiklerin tanımlanmasına yönelik bir girişimdir.

a. negri’nin özellikle spinoza’nın düşüncesini yorumlaması, bu projeye bir katkı niteliğindedir. a. negri’nin çözümlemesi, spinoza’nın iktidara karşı ne tür bir öteki tesis ettiğini ortaya koyar.

a. negri’nin eserlerinde, iktidar ve potansiyel güç arasında hem kuramsal, hem de pratik açılardan önemli bir ayrım olduğunu görürüz. en genel anlamıyla iktidar, kumandanın merkezi, aracı ve aşkın gücü; toplumsal inşanın sabit ve bütünleyici boyutudur. potansiyel güç ise, kuruluşun yerel ve anlık gücü; kurucu toplumsal etkinliktir. (negri, 1989: 49; negri, 1991a: xiii) başlangıçtan itibaren, bu ayrımın basitçe farklı kaynaklara ve potansiyellere sahip olan farklı öznelere değil; kavramsal ve maddi terimlerle birbirlerine zıt, iki farklı egemenlik ve örgütlenme biçimine atıfta bulunduğunu anlamak hayati önem taşır. bu hem metafizik, hem siyaset için geçerlidir. a. negri, varlığın örgütlenmesini de, toplumun örgütlenmesini de bu bağlamda ele alır.

a. negri, “kapitalist üretim ilişkilerinin iktidarı” olarak tanımladığı ilk tür iktidar ile “proleter üretken güçlerin sahip oldukları potansiyel” olarak tanımladığı toplumsal potansiyel gücün arasında gerçek anlamda bir zıddiyet olduğunu ileri sürer. bu potestas ile potentia arasındaki, toplumsal kurgunun bütünleştirici ve sabit boyutu ile kurucu toplumsal etkinlik arasındaki zıddiyettir.

otonomist marksizm

otonomist marksizm, işçilerin sermayeden ve sendikalar siyasal partiler gibi kendi örgütlerinden özerk/bağımsız olan gücünü ön plana çıkaran bir siyaset, bir dizi toplumsal mücadele ve a. negri gibi düşünürler ile genel marksist gelenekten ayrılır. bu geleneği ayırdeden otonomi kavramı, işçi sınıfının kendi çıkarlarını tanıyabilme, bu çıkarlar uğruna mücadele edebilme ve bu mücadelenin basitçe sömürüye ya da tanımı ve değeri kendinden menkul “liderlik” anlayışına karşı çıkış düzeyini aşarak, sınıf mücadelesini şekillendirecek ve geleceği belirleyecek bir şekilde ipleri ele alma kabiliyetini ifade etmektedir.

genel sınıf menfaatlerini kavramaya muktedir olduğu ve bunları sadece iktisadi taleplere sahip olduğunu düşündüğü işçi sınıfına öğreteceği iddiası ile profesyonel devrimci entelektüellerden mürekkep siyasal partiye ayrıcalıklı bir konum tanıyan marksist-leninist gelenek de; fabrika içindeki kapitalist hegemonyanın ortodoks marksist çözümlemesini benimseyen ve bu tahlili kültürel ve toplumsal hayatın bütününe yönelik olarak genişleterek profesyonel entelektüellerin rolünü ayrıcalıklı kılan eleştirel kuramcılar da, öncelikli olarak, işçileri kurban haline getiren tahakküm mekanizmalarını anlamaya/çözümlemeye çalışmışlardır.

oysa, sermayenin gücü üzerinde yoğunlaşan ve işçileri esasen baskıya tepkisel ve devrim için dışsal bir liderliğe bağımlı olarak değerlendiren marksist-leninist gelenek ve frankfuurt okulu’nun aksine, toplumsal mücadeleler çerçevesinde gelişen otonomist marksist gelenek, bu tahakküm mekanizmalarının kırılması ve yeni toplumsal bir yapının kurulması için işçilerin otonom gücü üzerinde yoğunlaşmak gerektiğini öne sürmektedir.

otonomist markist geleneğin başlıca önermelerinden biri, sermayenin gelişiminin işçi mücadeleleri tarafından belirlendiği ve bu mücadeleleri izlediğidir. bu önermenin dolaysız bir sonucu, toplumsal öznelliğin gücünün tarihsel gelişme ve kurumların işleyişi açısından esaslı bir etken olduğunun kabulüdür. otonomist marksist gelenek, siyaset toplumsal mücadelelerin bir ürünü olarak kabul eder. toplumsal yapı ve şeylerin bugünkü halleri, bu yüzden, toplumsal mücadelelerin zaviyesinden, yani aşağıdan yukarıya, devrimin bakış açısından okunabilir.

işçi sınıfının bugünkü durumu

a. negri’ye (1996: 154) göre kapitalist gelişmenin dönemselleştirilmesi, bugün yeni bir çağın eşiğinde olduğumuzun işaretidir. bu çağın ayırdedici niteliklerinden biri, sermayenin önceden hiç görülmemiş düzeyde bir işyeri otomasyonu, küresel hareketlilik ve toplumsal denetim sağlamak üzere, enformasyon teknolojisini -bilgisayarların ve telekomünikasyonun- yoğun bir şekilde kullanılmasıdır.

a. negri, eserlerinde bu enformasyonel gelişime büyük bir önem atfetmektedir ve genelde otonomist marksizmin, özelde de a. negri’nin çözümlemeleri, yeni bilgi ve iletişim biçimlerinin yalnızca kapitalist tahakkümün araçları olarak değil; ama aynı zamanda, işçi sınıfı mücadelelerinin potansiyel kaynakları olduğunu ortaya koymaları bakımından önemlidir. (witheford, 1994: 86)

otonomist marksizmin teknoloji çözümlemesi, neo-luddism’le bir hısımlığa sahiptir. ancak otonomist marksizmin çözümlemesinin orijinalliği tamamen farklı bir boyutta tezahür eder: sermayenin enformasyonel yeniden yapılanması, işçi sınıfının sadece çözüldüğü an değil, aynı zamanda yeniden yapılanmaya başladığı andır. kitlesel işçi’nin öldüğü an, yeni bir devrimci öznenin, yani toplumsal(laşmış) işçi’nin ortaya çıkışı ile örtüşür.

yüksek teknoloji kapitalizminde, toplumsal emeğin bir bütün olarak kapitalist tahakküm altına alındığı düzeyde, sınıf zıddiyetini yeniden tanımlama çabası, a. negri’nin eserlerinde ön plana çıkan temalardan biridir. a. negri’nin yapmaya çalıştığı, işçi sınıfı kavramını bir bütün olarak toplumsal yeniden üretim alanındaki çelişkiler ve zıddiyetler düzeyine uygun olarak genişletmek ve yeniden tanımlamaktır. a. negri’nin eserlerinde, doğrudan üretim alanında ortaya çıkan zıddiyetleri aşan bir işçi sınıfı kavramı geliştirme çabası göze çarpar.

a. negri’ye göre, yeni işlevselciliğin ve post-endüstriyel toplumbilim kuramcılarının iddialarının aksine, toplumsal alandaki yeni mücadele hareketleri, sınıf zıddiyetinin yeni bir düzeyini temsil eder. bu yeni düzey, hayati gereklilikler çerçevesinde sınıf ilişkilerinin sonunu belirleyen yeni öznelliklerin ortaya çıkışına indirgenemez. değer biçimini krizi, ki bu sınıf ilişkisi olarak tezahür eder, daha ziyade yeni düzeyde bir sınıf zıddiyetinin ortaya çıkmaya başladığı andır. a. negri, bu çözümlemesiyle uzun süredir ortodoks marksizmi tahakkümü altına almış, işçi sınıfının fabrikaya bağlı sığ tanımlamalarını aşan düzeyde bir kuram geliştirmiştir.

a. negri, işçi sınıfının bugünkü durumunu dört temel başlık altında topladığı yirmi tez ile çözümlemeye çalışmıştır. (a. negri, 1996: 149-180)

ilk üç tez, değer kuramı üzerine daha önceki çalışmalarında ortaya çıkan sonuçları özetlemektedir.(#5)

a. negri, değer kuramı üzerine önceki çalışmalarında sürekli olarak iki geleneksel temayı, değer kanununun geçerliği sorunu ile sosyalizm ile komünizm arasındaki geçişin gelişimini, siyasal tarihin yeni evresi ile, yani tüm toplumun kapitalist birikim süreci içinde sermayenin denetimi altına alınması ve bu yüzden, fabrikada çalışan işçi sınıfının devrimci bir öznellik olarak merkeziliğinin sonu ile ilintilendirmye gayret ettiğini söyler. (negri, 1996: 149)

ilk üç tezde, değer kanununun, emek ve birikimin daha önceki ve tarihi geçmiş örgütlenmelerine bağlı olduğu ölçüde, iktisadi işlevinin bugünkü sonunun, toplumsal emeğe bağlı çelişkilerin merkeziliğini azaltmadığını öne sürer. a. negri için, marx’ın sözünü ettiği yeni alt üst edici/yıkıcı öznellik bu mecrada aranmalıdır. a. negri, kuruluşu (constitution), emek yasasınca belirlenen toplumsal-siyasal mekanizma olarak tanımladıktan sonra, emek yasası krizde de olsa, emeğin her türlü kuruluşun temeli olduğunu ve sömürünün özgürleşme zamanına karşı, tahakküm zamanının üretilmesi olduğunu öne tartışır.

a. negri’nin michael hardt ile birlikte kaleme aldığı, devlet biçimi eleştirisine yönelik eserin (#6) ilk bölümünde yazdıkları da, a. negri’nin ilk üç tezi özetlerken kullandığı çerçeveyi daha anlaşılır kılmaktadır. yazarlar, kitap boyunca sadece emekten, sömürüden yada kapitalizmden değil; ama aynı zamanda, sınıf çelişkisinden, proleter mücadelelerden ve hatta komünist geleceklerden söz edeceklerini açıklarlar. kitap boyunca yürütülecek olan tarışmaların bu terimlerle sunuluyor olması, ortodoksiden ya da inatçılıktan kaynaklanmamaktadır. her iki yazar da “tutkularımızla ve çağdaş dünya yorumumuzla uyumlu bir hale gelmeleri için daimi bir yeniden yorumlanma sürecine tabi tutuldukları sürece”, anılan terimlerin, “siyasal çözümleme için en yararlı kategoriler” olduklarını öne sürmektedirler. (hardt & negri, 1994: 3)

işçi sınıfının bugünkü durumunu çözümlemeye yönelik tezlerin ilk üçünü takip eden yedisi, post-fordizme ve post-modernizme dairdir. a. negri, post-fordizmi “emeğin yeni toplumsal örgütlenmesinin temel koşulu ve yeni birikim modeli”, post-modernizmi ise “bu yeni üretim tarzına uygun kapitalist ideoloji” olarak değerlendirir ve post-fordizmin iktisadi-siyasal çelişkilerini tanımlamaya ve post-modernizmin esrarını çözmeye çalışır.

bunları takip eden altı tez, marksist işçi sınıfı kavramı ile ilgilidir. a. nergi’ye göre marksist işçi sınıfı kavramını en temel sorunlarından ve en çözümsüz zorluklarından biri, işçi mücadeleleri ile kapitalist yeniden yapılanma ilişkisinin diyalektik bir gelişime sahip olması gerçeğinden kaynaklanır. mücadeleler gelişmeye katkıda bulunurlar, onu belirlerler ve gelişmeyi ancak siyasal bilinçlilik devreye girdiğinde kırabilirler.

işçi mücadeleleri, bu yüzden, her zaman, sermayeye karşı olduklarında bile, onun içindedirler. bugün, kapitalist üretim tarzının gelişiminin şimdiki evresi ile önceki evrelerini ayırdeden, daha önceden sermaye tarafından üretilen üretken toplumsal işbirliğinin şimdi sermayenin varlığının bir koşulu olduğu gerçeğidir.

bu bakış açısından, eşzamanlı ve süreğen çelişkiler, stratejik çelişkilere neden olmazlar. bunalım, kendisini bir zorluk olarak ortaya koymaz; bunalım kapitalist sürecin özüdür. bunu sermayenin kendisini yalnızca bir siyasal özne, bir devlet, bir iktidar olarak ortaya koyabileceği gerçeği izler.

kapitalist üretim tarzının gelişiminin her aşamasında sermaye, her zaman, işbirliğinin biçimini önceden belirlemiştir. bu biçim, sömürü biçiminin bir işlevi olagelmiştir. oysa şimdi durum değişmektedir: “sermaye, hipnotize eden, büyüleyen bir güç, bir fantazma, bir put olmuştur.” bunun çevresindeyse kendini değerli kılmanın radikal süreçleri döner. siyasal iktidarın hedefi, bu süreçleri kapitalist biçime dönüşmeye başlamak için, ikna ya da cebirle zorlamaktan ibarettir. (negri, 1996: 165-6)

a. negri, son beş tezde, tamamen yeni bir proleter öznellik tanımı oluşturmaya çalışır. burada temel varsayımı, devrimci örgütlenmenin sınıf bilincinde, ancak sınıf bilinci radikal bir şekilde ve ontolojik olarak otonom ise, ifadesini bulabileceğidir.

marksist devlet kuramı

a. negri, işçi sınıfının bugünkü durumunu çözümlerken devlete de sıksık değinir. yıllar önce, liberal demokrasinin önemli avrupalı bir taraftarı olan norberto bobbio ile girdikleri tartışmada, n. bobbio, marksist devlet kuramının, ancak kişinin marx’ın eserlerini dikkatli bir şekilde okumasıyla nihai olarak ulaşabilecekleri olduğunu öne sürmüş ve kendisinin bir şey bulamadığını söylemiştir. oysa, a. negri için marksist devlet kuramı, hukukun ve devlet kurumlarının devrimci hareketin bakış açısından pratik bir eleştirisidir. a. negri bunu, “devrimci bir öznenin inşasının ve bunun gücünün ifade edilmesinin marksist yorumsamasına bağlı bir tecrübe” olarak tanımlar. (hardt & negri, 1994: 4) n. bobbio hukukun ve devletin marksist bir kuramı olmadığını öne sürer ve bu yafta altında geçenin yalnızca reel sosyalizm tarafından üretilen eklektik ve vulgar bir kurgu olduğunu söylerken; a. negri, marx’da hukukun ve devlet’in, işçi hareketi tarafından devrimci süreç boyunca geliştirilmiş olan ve reel sosyalizmin kanunları ve anayasaları ile baskı altına alınmış bulunan çok radikal bir eleştirisinin varolduğunu ortaya koyar.

* http://korotonomedya.net/otonomi/ozgur_negri_dus_mil.html

Başlangıçtan Nasıl Başlanır?

Slavoj Zizek
Lenin, “Bir Siyaset Yazarının Notları” isimli -Bolşeviklerin tüm ayrıksılara karşı verilen iç savaşı kazanmasının sonrasında pazar ekonomisine ve özel mülkiyete çok daha geniş alana izin verdikleri Yeni Ekonomik Plan’a / Siyaset’e (NEP) geri çekildikleri Şubat 1922’de yazdığı- mükemmel kısa metninde, devrim sürecindeki geri çekilmenin ne olduğunu ve davaya oportünistçe ihanet edilmeden nasıl yapılabileceğini açıklamak için yeni bir dağ zirvesine çıkmaya yönelik ilk denemesinde dönmesi gereken bir dağcıyla benzeşim kurar:

Kendimizi çok yüksek, dik ve şimdiye kadar keşfedilmemiş bir dağa tırmanan adam olarak resmedelim. Benzeri görülmemiş zorlukları ve tehlikeleri alt ettiğini ve hiçbir selefinin erişemediği kadar yüksek bir noktaya erişmekte başarılı olduğunu, ancak henüz zirveye erişemediğini varsayalım. Kendisini, sadece aynı doğrultuda devam etmek için sadece seçtiği yolda zorluk ve tehlike olan bir durumda bulmakla kalmaz, aynı zamanda kesinlikle imkansızdır. (1)

Bu durumda Lenin şöyle yazar:

Dönmeye, aşağı inmeye, başka, muhtemelen de uzun bir rota aramaya zorlanıyordur, ancak bunlardan biri zirveye ulaşmasını sağlayacaktır. Ulaştığı ve daha önce kimsenin bulunmadığı yükseklikten inmek belki hayali gezginimiz için yükselmekten daha tehlikeli ve zor olacaktır; kaymak daha kolaydır, ayağını basacağı yeri seçmek kolay değildir, bu noktada yukarıya, doğrudan hedefe giderken hissettiği canlılık vs. yoktur. Beline halat bağlaması gereken biri dağcı sopasıyla ayak basma yerleri açmak veya halatı sıkıca bağlanabileceği bir yere atmak için saatlerini harcar; o kişi ağır aksak gitmelidir ve aşağıya gitmelidir, alçağa, hedeften uzağa; ve o kişi bu aşırı tehlikeli ve eziyetli olan alçalmanın nerede biteceğini veya zirveye daha cesurca, daha hızlı ve daha doğrudan tırmanabileceği yeterince güvenli bir yol olup olmadığını bilmez.

Kendisini böylesi bir durumun ortasında bulan dağcının “moral bozukluğu anları” olması olağandır. Eğer aşağıdan “kendisinin inişini bir teleskop vasıtasıyla ve güvenli bir mesafeden izleyenlerin” seslerini duyabilirse, ne olursa olsun bu anlarda dayanmak daha zor olacaktır: Aşağıdaki sesler kötü niyetli bir memnuniyetle çınlar. Bunu gizlemezler; neşeli bir şekilde kıkırdarlar ve bağırırlar: “Bir dakika içinde düşecek! Hak ettiği cezayı bulacak, kuş beyinli!” Başkaları kötü niyetli sevinçlerini gizlemeyi dener, daha çok Judas Golovlyov gibi davranırlar, Saltykov-Shchedrin’in ‘Golovlyon Ailesi’ romanında herkesin bildiği ikiyüzlü mülk sahibi gibi:

İnlerler ve gözlerini acıyla gökyüzüne dikerler; şunları söylercesine: ‘Korkularımızın haklı çıkması bize feci biçimde keder veriyor. Ömrünü bu dağa tırmanmak için akıllıca bir plan tasarlayarak harcayan, planımız tamamlanana kadar tırmanmanın ertelenmesini isteyen biz değil miyiz? Ve eğer çok coşkulu bir biçimde şu kuş beyinlinin şimdi vazgeçtiği ( Bakın, bakın, geri döndü! İniyor, tek bir adıma hazırlanmak saatlerini alıyor! Ve şimdiye kadar, bizden itidal ve uyarma istediği zaman içinde istismar edildik) bu yolun seçilmesini protesto ettiysek, bu kuş beyinliyi büyük hevesle kınadıysak ve herkesi onu örnek almamaları ve yardım etmemeleri konusunda tembihlediysek, bunu tamamen bu dağı ölçmek için yapılan büyük plana bağlılığımızdan ve u planın genel olarak itibarsız hale gelmesini önlemek için yaptık.’

Bereket versin ki Lenin devam ediyor, hayali kahramanımız tırmanma fikrinin “gerçek dostları” olanların seslerini duyamaz; duyabilseydi ‘onu muhtemelen bulandıracaklardı- ‘Ve bulantı bilhassa yüksek irtifalarda kişinin kafasını temiz tutmasına ve sağlam bir adım atmasına yardımcı olmaz.’

Tabii ki bir metafor ispat anlamına gelmez: ‘her benzeşim kusurludur’. Lenin, henüz küçük bir çocuk olan Sovyet Cumhuriyeti’nin karşı karşıya olduğu güncel durumu hecelemeye devam ediyor:

Rusya proletaryası, devrim ile devasa bir yüksekliğe çıktı, sadece 1789 ve 1793 ile karşılaştırıldığında değil, 1871 ile karşılaştırıldığında da böyle. Ne yaptığımızı ve ne yapmadığımızı olabildiğince tarafsızca, açıkça ve aşikar biçimde hesaplamalıyız. Eğer bunu yaparsak kafamızı temiz tutacağız. Bulantının, aldanmaların ya da umutsuzluğun acısını çekmeyeceğiz.

Sovyet devletinin 1922’deki başarılarını sıraladıktan sonra Lenin, nelerin henüz yapılmadığını açıklıyor:

Ancak sosyalist ekonominin altyapısını dahi henüz kurmadık ve can çekişen kapitalizmin saldırgan gücü bizi hâlâ bundan mahrum edebilir. Bunu açıkça değerlendirmeli ve içtenlikle kabul etmeliyiz, aldanmalardan daha tehlikeli bir şey olmadığı için bunu yapmalıyız (ve baş dönmesi, özellikle bu irtifalarda). Ve bu acı gerçeği kabul etmekte kesinlikle korkunç bir şey, en ufak umutsuzluğa meşru zemin sağlayacak bir şey yok; Marksizm’in her zaman ısrarla tavsiye ettiğimiz ve yinelediğimiz basit gerçeği, çeşitli gelişmiş ülkelerin işçilerinin birleşme çabalarının sosyalizmin zaferine ihtiyacı olduğu gerçeği için.

Dahası Lenin şunları kaydeder: “Devrimci proletarya güçlerinin ordusunu bozulmadan koruduk, manevra kabiliyetini koruduk, kafamızı temiz tuttuk ve nerede, ne zaman ve nereye kadar geri çekileceğimizi, henüz bitirilmemiş olarak duranları değiştirmek için nerede, ne zaman ve nasıl işe koyulacağımızı aklı başında biçimde hesapladık.” Ve sonuçlandırıyor:

Komünistler, sosyalist ekonominin altyapısı tamamlanırken, hata yapmadan, geri çekilmeden, bitirilmemiş veya yanlış yapılmış çeşitli başkalaştırmalar olmadan böylesine çığır açan bir girişimi bitirmenin olanaklı olduğunu hayal edenlere mahkum edilmiş durumda. Aldanmaları olmayan, umutsuzluğa boyun eğmeyen, başlangıçtan başlangıca aşırı zor bir göreve yaklaşırken defalarca “başlangıçtan başlamak için” güçlerini ve esnekliklerini koruyan komünistler mahkum değillerdir. (ne olursa olsun helak olmazlar)

Daha iyi yenil!

Lenin burada Beckettyan olmaya uygun, Worstward Ho’dan bir dizeyi önceden ima ediyor: ‘Yine dene, yine yenil, daha iyi yenil.’(2) Onun kararı –başlangıçtan başlamak için- yalnızca yavaşlama ve halihazırda erişilmiş olan destekleme hakkında konuşmadığını, aynı zamanda başlangıç noktasına geri dönme hakkında konuştuğunu belli ediyor: kişi baştan başlamalı, önceki çabasında ulaşmayı başladığı yerden değil. Kierkegaard’ın ifadesiyle, devrimci bir süreç aşamalı bir süreç değildir ama tekrarlamalı bir devinimdir, defalarca başlangıcı tekrarlayan bir devinim.

Georg Lukács, Marksistliği öncesi şaheseri Roman Kuramı’nı şu ünlü cümleyle bitirir: ‘Seyahat bitiyor, yolculuk başlıyor.’ Yenilgi anında olan şey budur: diğerlerinden farklı devrimci deneyimin seyahati bitiyor, ama gerçek yolculuk, yeniden başlama işi henüz başlıyor. Bununla birlikte, geri çekilmeye olan bu isteklilik hiçbir surette diğerlerine doğru dogmatik olmayan bir açılıma işaret etmez, politik rakiplere bir izindir, ‘Biz hatalıydık, siz uyarılarınızda haklıydınız, bu nedenle şimdi güçlerimizi birleştirelim.’ Aksine, Lenin böylesi anların mümkün olan en büyük disipline ihtiyaç duyulan zamanlar olduğunda ısrar eder. Birkaç ay sonra Nisan 1922’de Bolşevik Parti 11. Kongresi’ne hitaben konuşan Lenin şu görüşleri ileri sürer:

Bütün ordu geri çekilmekte olduğu zaman (mecazi anlamda konuşuyorum), ilerlerken sahip olduğu moralle aynı morale sahip olamaz. Her adımda buhranın belli bir halini bulursunuz. Bu, ciddi tehlikenin yattığı yerdir; ilişkilerin büsbütün farklı olmasından dolayı büyük muzaffer bir ilerlemenin ardından geri çekilmek son derece zordur. Muzaffer bir ilerleme süresince disiplin gevşese bile herkes kendi arzusuyla ileriye yüklenir. Bununla birlikte bir geri çekilme süresince disiplin daha şuurlu olmalıdır ve yüzlerce kat fazla gereklidir, çünkü bütün bir ordu geri çekilmekte olduğu zaman nerede duracağını bilemez veya göremez. Sadece geri çekilmeyi görür; böylesi koşullar altında bazen paniğe kapılmış birkaç ses bile bozguna sebep olmaya yeterlidir. Buradaki tehlike muazzamdır. Gerçek bir ordu geri çekilmekte olduğu zaman makineli tüfekler hazır tutulur ve düzenli bir çekilme düzensiz bir çekilmeye dönüştüğü zaman ateş emri verilir, bu da tamamen doğrudur.

Bu durumun sonuçları Lenin için gayet açıktı. NEP üzerine Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler’in ‘nasihatlerine’ –‘Devrim haddini aşmıştır. Sizin şimdi söylediklerinizi biz her zaman söylüyoruz, bunu tekrar söylememiz için bize izin verin’- cevaben 11. Parti Kongresi’nde şöyle demişti:

Cevaben diyoruz ki: ‘İzin verin sizi bunu söylemeniz için bir atış mangasının önüne koyalım. Ya görüşlerinizi söylemekten kaçınacaksınız ya da durumumuzun beyaz muhafızların bize doğrudan saldırdığı zamandan çok daha zor olduğu mevcut şartlarda görüşlerinizi alenen açıklamakta ısrar ederseniz, bu durumda sizi en kötü ve öldürücü beyaz muhafız unsurları olarak gördüğümüzde ayıplamak için sadece kendinizi bulacaksınız.(3)

Bu ‘kızıl terör’ her şeye karşın Stalinist ‘totaliterlikten’ ayrı tutulmalı. Sándor Márai anılarında farkın belirgin tarifini sağlar.(4) Devrime muhalefet edenlerin şiddetli biçimde konuşma haklarından mahrum edildikleri Leninist diktatörlüğün en şiddetli aşamalarında bile bu kişiler susma hakkından mahrum edilmemiştir: bu kişilerin iç sürgünden dönmelerine izin verilmişti. Bolşeviklerin Lenin’in teşvikiyle kötü şöhretli ‘Filozoflar Vapuru’nu düzenlediği 1922 sonbaharından bir bölüm burada göstergedir. Lenin, bu kovulacak entelektüellerin olduğu listede ağır hastalığına bağlı olarak ölümü beklemek üzere özel hayatına çekilmiş yaşlı bir Menşevik tarihçinin olduğunu öğrendiğinde onu sadece listeden çıkarmakla kalmamış, aynı zamanda ona fazladan yemek kuponları verilmesi talimatını da vermişti. Düşmanı politik mücadeleden çekildiğinde Lenin’in kini de biterdi.

Bununla birlikte Stalinizm için böylesi bir sessizlik bile çok fazla yankı yapar. Sadece kalk kitlelerinin desteklerini göstermek için büyük gösterilere katılması gerekmez, sanatçılar ve bilim insanlarının da resmi bildirileri imzalamak, Stalin’e veya resmi Marksizm’e riyakârlık yapmak gibi etkin önlemlere katılarak kendilerinden ödün vermeleri gerekirdi. Leninist diktatörlükte birisi söylediğinden dolayı vurulabiliyorduysa Stalinist diktatörlükte söylemediğinden dolayı vurulabiliyordu. Bu, en sonuna kadar gerçekleştirilmişti: suskunluğa çekilmenin en aşırı hali olan intihar, Stalin tarafından partiye en son ve en büyük ihanet eylemi olarak ayıplanmıştı. Leninizm ve Stalinizm arasındaki bu farklılık topluma yönelik genel tutumlarını yansıtır: birincisi için toplum, iktidar için amansız mücadelenin, açıkça kabul edilmiş mücadelenin bir alanıdır; diğeri için ise bazen neredeyse belli belirsiz olan çarpışma, kendisinin dışında tutulana -insandan daha aşağı olan haşarat, böcek, hainler- karşı sağlıklı toplumun tekrar tanımlanmasıdır.

Bir Sovyet kuvvetler ayrılığı mı?

Lenin’den Stalin’e geçiş gerekli miydi? Hegelci cevap geçmişe dönük ihtiyacı anımsatacaktır: bu geçiş bir kez olduğunda, Stalin kazandığında gerekliydi. Diyalektik tarihçinin görevi bunu ‘başlangıçta’ düşünmektir, Moshe Lewin’in Lenin’in Son Mücadelesi eserinde yapmayı denediği gibi farklı biçimde bitebilecek mücadelenin bütün olasılıklarının üzerinde durmaktır. Lewin ilk olarak Lenin’in Sovyet devletini oluşturan ulusal varlıklarsın tam bağımsızlığında ısrar etmesine işaret eder -22 Eylül 1922’de Politbüro’ya yazdığı bir mektupta Stalin’in Lenin’i açıkça ‘ulusal liberalizmle’ suçlamasına hiç şaşırmaz.- İkincisi Lenin’in hedeflerin gösterişsizliğine olan vurgusunun altını çizer: sosyalizm değil, ama kültür, yaygın okuryazarlık, verimlilik, teknokrasi; köylülerin NEP bağlamında ‘aydın tüccarlar’ haline gelmesine imkan sağlayan kooperatif ortaklıklar. Bu belli ki ‘tek ülkede sosyalizm’den çok farklı bir perspektifti. Bu gösterişsizlik bazen şaşırtıcı biçimde açıktır: Lenin tüm ‘sosyalizmi inşa’ denemeleriyle alay eder; partinin yetersizlik motifleriyle aralıksız olarak oynar ve Napoleon’un “Önce mücadeleye başlamalı, gerisine sonra bakarız” sözünü yineleyerek Sovyet siyasetinin doğaçlama doğasında ısrar eder.

Lenin’in devlet bürokrasisinin egemenliğine karşı son mücadelesi herkesçe malum; az bilinen ise, Lewin’in şeffaf biçimde işaret ettiği gibi, Lenin’in yeni bir yönetim kurulu, Merkez Denetleme Kurulu teklifiyle demokrasi yörüngesini ve parti-devlet diktatörlüğünü düzeltmeyi denediğidir. Lenin, Sovyet rejiminin diktatoryal doğasını tamamen kabul ederken, zirvesinde farklı unsurlar arasında denge kurmayı, demokratik rejimlerdeki kuvvetler ayrılığı ile –karşılaştırma benzemeden öte değil- ‘aynı amaca hizmet edebilecek bir karşılıklı kontrol sistemi’ denemişti. Genişletilmiş bir Merkez Komite siyasanın genel hatlarını koyacaktı ve tüm parti aygıtlarını denetleyecekti. Bunun kapsamında Merkez Denetleme Kurulu şöyle olacaktı:

Merkez Komite’nin ve çeşitli dallarının –Politik Büro, Sekretarya, Orgburo (örgütlenme bürosu, ç.n.)- kontrolü görevini yapacak. Kurulun bağımsızlığı, Politbüro’nun, yönetim organlarının veya Merkez Komite’nin aracılığı olmadan Parti Kongresi ile doğrudan bağlantısı ile garanti altına alınacak.(5)

Denetlemeler ve dengelemeler, kuvvetlerin dağıtımı, karşılıklı kontrol – bu, Lenin’in soruya umutsuz cevabıydı: denetleyicileri kim denetleyecek? Merkez Denetleme Kurulu fikrinde hayal gibi, bayağı fantazmatik olan bir şeyler var: en iyi öğretmenlerden ve teknokratlardan oluşan, ‘politikleşmiş’ Merkez Komite’yi ve onun organlarını kontrol altında tutacak, ‘apolitik’ bir ağza sahip bağımsız, eğitici bir denetleyici kurul –kısacası parti yöneticilerini hizada tutacak tarafsız uzmanlar-. Bununla birlikte tüm bunlar en üst parti aygıtlarının kongreyi denetlemesine ve partiyi eleştirenleri hizipçi olarak azletmesine izin veren Parti Kongresi’nin –hiziplerin yasaklanmasıyla halihazırda bilfiil altı oyulmuş olan- gerçek bağımsızlığına dayanır. Bunun, politik mücadelenin tüm her tarafa yayılma durumundan farklı bir şekilde iyice haberdar olan bir liderden geldiğini göz önünde bulundurduğumuzda Lenin’in uzmanlara güvenmesinin saflığı tümüyle çarpıcıdır.

Rüzgârın halihazırdaki yönü, Stalin’in 1922 yılında Rusya Sovyeti Federatif sosyalist Cumhuriyeti hükümetini aynı zamanda Ukrayna, Beyaz Rusya, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan hükümeti olarak açıkça beyan etme teklifinden bellidir:

Bu karar Rusya Komünist Partisi (RCP) Merkez Komitesi tarafından kabul edilirse, bu aleni yapılmayacak ama söz konusu teklifin bu cumhuriyetlerin talebi olarak açıklanacağı Sovyetlerin Tüm Rus Kongresi daveti öncesinde cumhuriyetlerin Merkez Komiteleri ile adı geçen cumhuriyetlerin Sovyet organları, Merkez Yönetim Komiteleri veya Sovyetler Kongreleri arasında dolaşım için iletişim kurulacak.(6)

Üst makamla taban arasındaki etkileşim böylelikle sadece kalkmadı –böylece üst makam açıkça arzusunu dayatır-, aynı zamanda yaraya tuz bastı, karşıtı olarak yeniden sahnelendi: Merkez Komite, tabanın ne dilediğine karar verir, üst makama onların kendi dileğiymiş gibi iletir.

Nezaket ve dehşet

Lewin’in, Lenin’in son mücadelelerine dair dikkatimizi çektiği bir başka özellik, incelik ve nezakete yönelik beklenmeyen odaklanma. Lenin, iki olaya derinden üzülmüştü: Moskova’nın Gürcistan temsilcisi Sergo Ordzhonikidze’nin politik bir tartışmada Gürcistan Merkez Komitesi’nini bir üyesine vurması ve Stalin’in Krupskaya’ya (Lenin’in eşi, ç.n.) sözlü olarak hakaret etmesi (Lenin’in Troçki’ye yazdığı ve Stalin’e karşı anlaşma önerdiği bir mektubunu Troçki’ye ulaştırdığını fark edince). Bu son olay Lenin’i ünlü yakarışını yazmaya teşvik etti:

Stalin çok kaba ve bu kusuru bizim aramızda ve biz komünistlerin ilişkilerinde tamamen hoş görülebilir olsa da bir Genel Sekreterlik’te hoş görülemez hale gelir. Yoldaşlara, Stalin’i bulunduğu görevden alarak yerine her bakımdan üstünlüğüyle, yoldaşlarına karşı daha hoşgörülü, daha vefalı, daha kibar, daha hürmetkâr ve daha az kaprisli olmasıyla Yoldaş Stalin’den ayrılan başka birini atamanın yollarını düşünmelerini önermemin nedeni bu.(7)

Lenin’in Merkez Denetleme Kurulu önerisi ve nezaketin korunmasına dair ilgisi hiçbir surette liberal yumuşama belirtisi değildir. Aynı dönemde Kamanev’e yazdığı bir mektupta açıkça şunu ifade eder: ‘NEP’in teröre son vereceğini düşünmek büyük bir hatadır, tekrar teröre ve ekonomik teröre başvuracağız.’ Bununla birlikte devlet aygıtlarının ve ÇEKA’nın (Sovyet haber alma teşkilatı, ç.n.)daraltılması planından sağ kurtulacak olan bu dehşet, mevcut gerçeklikten daha büyük bir tehdit olacaktır: Lewin’in anlattığı gibi, Lenin “devlet tarafından işadamlarına tahsis edilen limiti aşacak gibi olan (NEP altında) kimselere, vasıtasıyla bu üst düzey silahın mevcudiyetini ‘nezaketle ve kibarca’ hatırlatabilecek” bir araç arar.(8) Lenin, bu noktada doğrudur: diktatörlük (devlet) iktidarının belirleyici aşırılığına başvurur ve bu düzlemde tarafsızlık yoktur. Can alıcı soru ‘kimin aşırılığı’dır. Eğer bizim değilse, onlarındır.

Merkez Denetleme Kurulu’nun çalışma biçimi üzerine 1923’teki ‘ Daha az iyi, ama daha iyi’ isimli son metninde kendi cümleleriyle bu kurulun şuna başvurması gerektiği fikrini dile getirir:

Bazı yarı komik ayak oyunları, kurnaz hileler, düzenbazlık kırıntıları veya aynı türden şeyler. Batı Avrupa’nın temkinli ve ağırbaşlı devletlerinde böylesi bir fikrin insanları korkutacağını ve tek bir doğru dürüst yetkilinin bile bunu aklında bulundurmayacağını biliyorum. Buna rağmen şu ana kadar onlar kadar bürokratik hale gelmediğimizi ve bu fikrin bizim aramızda tartışılmasının eğlenceden başka hiçbir şeye neden olmayacağını umuyorum.

Sahiden, zevki neden faydayla birleştirmeyelim? Neden gülünç, zararlı, yarı gülünç, yarı yararlı ve benzeri şeyleri açığa çıkarmak için bazı komik veya yarı komik ayak oyunlarına başvurmayalım?(9)

Bu, Merkez Komite’de ve Politbüro’da yoğunlaşmış ‘ağır’ yönetici iktidarının neredeyse iki katı bir ayıp değil mi? Ayak oyunları, bir fikrin açıkgözlüğü –fevkalade bir rüya fakat her şeye karşın bir ütopya. Lewin’in iddiasına göre, Lenin’in zayıflığı bürokratikleşme problemini görmesi ancak ağırlığını ve esas boyutunu hafife alması: ‘Onun toplumsal analizleri, ekonomisinin ana sektörlerini kamulaştıran bir ülkenin devlet aygıtlarını bariz bir sosyal unsur olarak hesaba katmadan üç toplumsal sınıf - işçiler, köylüler ve burjuvalar- üzerine temellenmişti.’(10)

Bolşevikler hızla politik güçlerinin bariz toplumsal temelden yoksun olduğunun farkına vardılar: tarafından durdukları ve iktidarı için çaba gösterdikleri işçi sınıfının çoğunluğu iç savaşta ortadan kaybolmuştu, dolayısıyla bir bakıma toplumsal temsilden yoksun biçimde iktidardaydılar. Bununla birlikte, kendilerini arzularını topluma dayatan katışıksız bir politik iktidar olarak düşlerken, devlet bürokrasisinin nasıl da iktidarın gerçek toplumsal dayanağı haline geldiğini gözden kaçırdılar.

Toplumsal dayanaktan yoksun ‘katışıksız’ politik iktidar gibi bir şey daha yoktur. Bir rejim kendi kendini baskı altında tutan aygıtlardansa başka toplumsal dayanaklar bulmalıdır. Sovyet rejiminin askıya almış göründüğü boşluklar yakın zamanda doldurulmuştu, Bolşevikler görmemiş ya da görmek istememiş olsa bile. (11)

Muhtemelen, bu dayanak Lenin’in Merkez Denetleme Kurulu projesini engelleyecekti. Anti-ekonomist ve determinist yöntemlerin her ikisinde de şu doğrudur ki, Lenin politik olanın özerkliğinde ısrar etti, ama Alain Badiou’nun sözleriyle gözden kaçırdığı her politik gücün bazı toplumsal güçleri veya sınıfı nasıl temsil ettiği değil, bu temsilciliğin politik gücünün kendi toplumsal gücü olarak nasıl doğrudan kendi temsil ediliş düzlemine kazındığıdır. Bu nedenle Lenin’in Stalin’e karşı son politik mücadelesi adamakıllı bir facianın tüm alamet-i farikalarını taşır: bu, iyi adamın kötü adamla savaştığı bir melodram değildi, ama kahramanın kendi evlatlarına karşı savaştığının farkına vardığı ve geçmişte verdiği yanlış kararlardan sonra girdiği kaçınılmaz süreci durdurması için artık çok geç olan bir faciaydı.

Başka bir yol

Ve 1989’daki ‘karanlık felaket’ten sonra bugün neredeyiz? 1922’deki gibi, aşağıdan gelen sesler hepimizin etrafında kötü niyetli bir neşeyle yankılanıyor: ‘Sana müstahak, totaliter tasavvurlarını topluma dayatmak isteyen kuş beyinliler!’ Diğerleri kötü niyetli keyiflerini gizlemeye çalışıyor; inliyorlar ve gözlerini şunları söylercesine kederle gökyüzüne dikiyorlar: ‘Korkularımızın haklı çıktığını görmek bize feci ıstırap veriyor! Adil bir toplum kurma tasavvurunuz ne de asildi! Kalbimiz sizinle atıyordu, ancak bize söylenen gerekçe sizin planlarınızın ancak sefalet ve özgürlük mahrumiyeti ile sonuçlanacağı idi!’ Bu baştan çıkarıcı seslerle herhangi bir uzlaşmayı reddederken kesinlikle başlangıçtan başlamalıyız – 1917’de başlayıp 1989’da ya da açık olarak 1968’de biten 20. yüzyılın devrimci çağının kuruluşlarının üzerine başka bir şey kurarak değil, başlangıç noktasına inerek ve başka bir yol seçerek.

Ama nasıl? Batı Marksizminin tanımlanmış problemi devrimci özne yokluğu: işçi sınıfı ‘kendisi’nden ‘kendisi için’e geçişi tamamlamamış ve kendi kendini devrimci fail olarak atamamışken nasıl olur? Bu soru, Batı Marksizminin, işçi sınıfının varoluşuna veya toplumsal konumuna kaydedilmiş bilinçaltı libidinal düzeneğin, sınıf bilincinin yükselmesini önlediğiyle açıklamasına yol açan psikanalize başvurması için başlıca varlık nedenini temin eder. Bu şekilde, Marksist sosyo-ekonomik analizlerin doğruluğu korunmuştur: orta sınıfın yükselmesine dair revizyonist teorilere meydan hazırlamanın sebebi yok. Aynı sebeple, Batı Marksizmi aynı zamanda isteksiz işçi sınıfıyla yer değiştirecek yardımcı aktör olarak devrimci öznenin rolünü oynayabilecek başkalarını bulmak için devamlı bir arayışla meşguldür: Üçüncü Dünya köylüleri, öğrencileri, entelektüelleri hariç tutulmuş. Burada ancak devrimci özne için umutsuz arayışın tümüyle karşıtının görünme şekli olması olasıdır: özneyi bulma, daha önce kımıldadığı yerde onu görme korkusu. Bizim işimizi yapması için başkasını beklemek, hareketsizliğimizi rasyonelleştirmenin bir yoludur.

Bu, komünist hipotezi tekrar ileri sürmemizi öneren Alain Badiou’nun zeminine karşıdır. Badiou şöyle yazar:

Eğer bu hipotezden vazgeçmemiz gerekiyorsa, kolektif eylem alanında bundan böyle bir şey yapmamızın hiçbir surette değeri yoktur. Komünizm ufku olmaksızın, bu İdea olmaksızın tarihsel ve politik olarak hiçbir şey bir filozofun ilgisini çekmez.

Bununla birlikte Badiou devam ediyor:

İdea’ya, hipotezin varoluşuna bağlanmak, onun mülkiyete ve devlete odaklanmış ilk sunuluş şeklinin tam olduğu gibi korunması anlamında gelmez. Aslına bakarsanız felsefi bir görev, hatta borç olarak üstlendiğimiz şey hipotezin mevcudiyetinin yeni bir şekli olarak varolmasına yardım eder.(12)

Bu satırları, komünizmi düzenleyici bir İdea olarak tasarlayan ve dolayısıyla sezgisel kural ya da aksiyomu olarak eşitlikle ‘etik sosyalizm’ hortlağını yeniden canlandıran Kantçı yöntemle okumama konusunda dikkatli olunmalı. Tercihen, komünizme ihtiyacı doğuran bir takım toplumsal uzlaşmazlıklarla, uzlaşmaz çelişkilerle kesin ilişki korunmalıdır; söz konusu bir amaç olarak Marksizmin eski yararlı komünizm tasarımı değil, gerçek çelişkilere tepki gösteren bir harekettir. Komünizme sonsuz bir Idea olarak yaklaşmak, onu yaratan koşulların daha az sonsuz olmadığı, komünizmin tepki gösterdiği uzlaşmaz çelişkilerin zaten hep burada varolacağı anlamına gelir. Buradan sadece bir adım ilerisi, komünizmin, bir mevcudiyet ve yabancılaştıran tüm temsilleri yürürlükten kaldırma düşü olarak, kendi imkânsızlığı üzerinde gelişen bir düş olarak yapısökümcü bir okumasıdır.

Fukuyama’nın Tarihin Sonu kavramıyla dalga geçmek kolay olsa da çoğunluk bugün Fukuyamacı. Liberal-demokrat kapitalizm olası en iyi toplumun en sonunda bulunmuş reçetesi olarak kabul edilmekte; yapılabilecek yegane şey onu daha adil, hoşgörülü ve benzeri duruma getirmek. Bu noktada basit ama uygun soru ortaya çıkıyor: eğer liberal demokrat kapitalizm en iyisi olmasa da en az kötü toplum şekli ise, neden kendimizi olgun bir şekilde tamamen ona teslim etmemeliyiz, hatta candan kabul etmemeliyiz? Tüm olanaksızlıklara rağmen komünist hipotezde ısrar neden?

Sınıf ve ortak alan

Komünist hipoteze sadık kalmak yeterli değil: kişi, komünizmi uygulaması acil hale getiren tarihsel gerçeklik içindeki uzlaşmaz çelişkileri tespit etmeli. Bugün tek doğru soru şudur: küresel kapitalizm, kendisinin sınırsız yeniden üretimine engel olacak kadar güçlü uzlaşmaz çelişkiler içermekte midir? Bu noktada dört uzlaşmaz çelişki kendisini gösterir: ufukta beliren ekolojik felaket tehdidi; özel mülkiyetin sözde entelektüel mülkiyet için uygunsuzluğu; yeni tekno-bilimsel gelişmelerin, özellikle biyogenetik gelişmelerin sosyo-ahlâki uzantıları; ve son ancak en az olmayan tehdit toplumsal ayrımın (apartheid) yeni biçimleri - yeni duvarlar ve varoşlar. Şunun farkına varmalıyız ki son çelişki, dışlanmışlarla dahil olanları ayıran boşluk ile Hardt ve Negri’nin ‘ortak alan’ dediği şeyin – özelleştirilmesine karşı, gerekirse şiddet eylemiyle direnilmesi gereken toplumsal varlığımızın müşterek zenginliği- etkinlik alanını düzenleyen diğer üçü arasında niteliksel fark vardır.

Birincisi, kültürün ortak alanları vardır; bilişsel sermayenin acilen toplumsallaştırılan biçimleri: öncelikle dil, iletişim ve eğitim vasıtalarımız, ancak aynı zamanda toplu taşıma, elektrik, posta gibi müşterek altyapı. Bill Gates’in tekel olmasına izin verilseydi, özel bir kişinin temel iletişim ağımızın yazılım dokusuna sahip olduğu saçma bir duruma erişecektik. İkincisi, dış doğanın kirlenme ve sömürü tehdidi altında olan ortak alanları var –petrolden ormanlara ve doğal çevrenin kendisine kadar – ve üçüncüsü, iç doğanın ortak alanları insanlığın biyogenetik mirası. Tüm bu mücadelelerin paylaştığı şey, kapitalist mantığın bütün ortak alanları serbest işletmeyle kaplamasına izin vermekteki yıkıcı –insanlığın intiharına varacak kadar- güç hakkındaki farkındalıktır. Komünizm fikrinin dirilmesine izin veren ‘ortak alanlar’a ilişkin olan budur: böylelikle kendi özlerinden dışlanarak proleterleşenlerin süreci olarak aşamalı çitini görmemize imkân tanır; bu aynı zamanda sömürü sürecine işaret eden bir süreçtir. Bugünkü görev sömürünün ekonomi politiğini, örneğin adı meçhul ‘bilgi emekçilerinin’ şirketleri tarafından sömürülmelerinin ekonomi politiğini yenilemektir.

Bunun yanında sadece dördüncü uzlaşmaz çelişki, dışlananlara göndermede bulunan çelişki, komünizm mefhumunun haklılığını ortaya koyar. Dışlananları tehdit olarak algılayan ve onları münasip mesafede nasıl tutacağına dair endişelenen bir devlet ahalisinden daha özel bir şey yoktur. Başka bir ifadeyle, dört uzlaşmaz çelişki sırasında kritik olan kabul edilen ile dışlanan arasındakidir: bu olmadan diğer hepsi yıkıcı keskinliklerini yitirir. Ekoloji, sürdürülebilir kalkınmanın bir problemine dönüşüyor, entelektüel servet karmaşık yasal karşı çıkışa, biyogenetik ise etik bir soruna dönüşüyor. Kişi, kabul edilen ile dışlanan arasındaki uzlaşmaz çelişkiyle zıtlaşmadan çevre için samimi biçimde mücadele edebilir, entelektüel servetin daha kapsamlı bir nosyonunu savunabilir, genlerin telif hakkı olmasına muhalefet edebilir. Dahası bu mücadelelerin bazılarını, kirleten dışlanan tarafından tehdit edilen kabul edilen üzerinden formüle edebilir. Böylelikle hiçbir safi doğruluk elde etmeyiz, sadece Kantçı anlamda ‘özel’ aidiyetler elde ederiz. Whole Foods ve Starbucks gibi şirketler, sendika karşıtı faaliyetlerle meşgul olsalar da liberaller arasında beğenilmeyi sürdürürler; buradaki hile ürünlerini ilerici bir tasarımla satmalarıdır: kahve, ‘adil ticaret’ fiyatından satın alınan çekirdekten, pahalı karıştırma makineleriyle yapılır vb. Kısacası, kabul edilen ile dışlanan arasındaki uzlaşmaz çelişki olmadan, kendimizi Bill Gates’in açlık ve hastalıkla savaşan en büyük yardımsever, Rupert Murdoch’un yüz milyonlarca insanı medya imparatorluğu vasıtasıyla harekete geçiren en büyük çevreci olduğu bir dünyada bulabiliriz.

Burada Kant’ın ötesine geçerek eklememiz gereken şey toplumsal hiyerarşinin ‘özel’ düzeninde belirli bir yerleri olmadığından doğrudan evrenselliğe uyan toplumsal gruplar olduğudur: bu kişiler Jacques Rancière’in adlandırdığı şekliyle cemiyetin ‘olmayan parçanın parçası’dırlar. Gerçekten özgürleştirici olan bütün politikalar, aklın kamusal kullanımının evrenselliği ile ‘olmayan parçanın parçasının’ evrenselliği arasındaki kısa devreden ortaya çıkmaktadır. Bu, yani proletaryanın evrenselliği ile felsefenin evrenselliğini bir araya getirmek zaten genç Marx’ın komünist düşüydü. Antik Yunan’dan beri, dışlananların sosyo-politik alanı ihlalinin bir adı var: demokrasi

Demokrasinin baskın liberal eğilimi bu dışlanmışlarla da uğraşır, ama bunu temelden farklı bir biçimde yapar: azınlık sesleri olarak dahil edilmelerine odaklanır. Tüm fikirler duyulmalı, tüm görüşler hesaba katılmalı, herkesin insan hakları garanti altına alınmalı, tüm yaşam tarzları, kültürler ve adetlere saygı gösterilmeli ve benzeri şeyler. Buradaki demokrasinin takıntısı her türden azınlığın korunmasıdır: kültürel, dini, cinsel vb. Buradaki demokrasinin temeli sabırlı müzakere ve uzlaşmadan oluşur. Burada kaybolan şey dışlanmışlıkta şekillenen evrensellik durumudur. Yeni özgürleştirici politikalar artık belirli toplumsal öznenin edimi olmayacak, farklı öznelerin patlamaya hazır bileşimi olacak. ‘Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan’ klasik proletarya imgesinin aksine bizi birleştiren şey budur, yani her şeyi yitirme tehlikesi altında olmamızdır. Tehdit olan şudur ki, yaşanamaz bir çevrede ot gibi yaşayarak genetik temelimizin manipüle edilmesiyle, tüm sembolik içeriklerinden mahrum edilmiş soyut ve içi boş Kartezyen öznelere indirgeneceğiz. Bu üçlü tehdit hepimizi Marx’ın Grundrisse’de ortaya koyduğu gibi ‘maddesiz öznelliklere’ indirger, proleter yapar. ‘Olmayan parçanın parçası’ tasviri bizi kendi durumumuzun gerçekliğiyle yüzleştirir; ve etik-politik meydan okuma bu tasvirde bizim farkımıza varır. Bir bakıma hepimiz hem doğadan hem de sembolik cismimizden dışlanmışız. Bugün hepimiz potansiyel olarak ‘homo sacer’iz (kutsal insan)* ve gerçekten o hale gelmekten kaçınmanın tek yolu önleyici bir şekilde harekete geçmektir.

* Homo Sacer: Roma hukukunda, herhangi bir kişinin öldürebileceği fakat dini ritüeller sırasında kurban edilmesi yasaklanmış bir figürdür. Bu kişi ne vatandaştır ne de hak sahibidir, vatandaşlık hakları elinden alınmıştır. Bu kavramı çağdaş düşünürlerden Giorgio Agamben kullanmaktadır.

(1) V. I. Lenin, ‘Bir Siyaset Yazarını Notları’, ölümünden sonra 16 Nisan 1924’te Pravda’da yayımlanmış, Collected Works, cilt 33, Moskova, 1966, s. 204-7

(2) Samuel Beckett, ‘Worstward Ho’, Nohow On, Londra 1992, s. 101

(3) V. I. Lenin, ‘Rusya Komünist Partisi (Bolşevik) 11. Kongresi’, Collected Works, cilt 33, s. 281–3

(4) Sándor Márai, Memoir of Hungary: 1944–1948, Budapeşte, 1996

(5) Moshe Lewin, Lenin’in Son Mücadelesi [1968], Ann Arbor, yeni baskı 2005, s. 131–2

(6) Moshe Lewin, Lenin’in Son Mücadelesi, ek 1, s. 146-7

(7) Lewin, a.g.e, s. 84

(8) Lewin, a.g.e, s. 133

(9) V. I. Lenin, ‘Daha Az İyi, Ama Daha İyi’, Collected Works, cilt 33, s. 495

(10) Lewin, a.g.e, s. 125

(11) Lewin, a.g.e, s. 124

(12) Alain Badiou, The Meaning of Sarkozy, Londra-New York, 2008, s. 115

21.07.2009
http://www.newleftreview.org/?page=article&view=2779 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.
Kaynak: gercegingunlugu.blogspot.com/

21 Temmuz 2009 Salı

Otonomist Marxist Kuram İçerisinde Sınıf Kavramı

Aras Özgün


Giriş

Geçmiş on yıl solun ve sosyalizmin tarihsel yenilgisinin kutlamalarıyla geçti. Duvarın yıkılmasıyla ortalığı kaplayan tozun dumanın çökeldiği, yağmalanacak birşeyin kalmadığı ve zafer sarhoşluğunun yerini akşamdan kalmalığa bıraktığı günümüzde anlaşılan o ki daha yaşanılası bir dünya fikri göz önünde tutulduğunda sağın ve kapitalizmin herhangi bir kazancından da bahsetmek mümkün değil.

Fakat son birkaç onyıldan beri yaşamın her alanından süregelen köktenci dönüşümler yeni politik analizler yapmayı ve günümüz koşullarıyla uyum sağlayabilecek ve onları dönüştürebilecek yeni kavramlar, fikirler ve mücadele biçimleri yaratmayı zorunlu kılıyor. Bu anlamda Otonomist Marxism klasik Marxism'i bir adım öteye taşıyan, kapitalizmin girdiği yeni evrede hala bir tür sınıf mücadelesinin anlamlı ve etkili olabileceğini gösteren ve böylesi bir mücadele için gerekli kavramsal ve kuramsal desteği sağlayabilen bir düşünce yapısı olarak karşımıza çıkıyor.

Otonomist Marxism

Otonomist Marxist düşüncenin Amerika kanadında yer alan Harry Cleaver, Leninist Marxism'in de, buna karşı bir uç olarak gösterilebilecek Frankfurt Okulunun da kapitalist sömürü mekanizmalarını ve iktidar mekanizmalarını araştırma konusu edinerek, entellektüellerin işçi sınıfının gücünü devrimci bir yoda mobilize etmesi gerektiği görüşünden harket ettiğini belirtiyor. Bu bağlamda Otonomist Marxism'in özgünlüğünün işçi sınıfının kendiliğinden gücünü, bu gücün potansiyelini ve yeniden üretimini konu edinmesi. Cleaver'a göre geçmiş teorik birikim bu açıdan işçi sınıfını özgürleştirmekten çok kapitalizmin kendi mekanizmalarını gözden geçirerek sağlamlaştırmasına yaradı.

Geleneksel Marxim'ler kapitalizmi bir özden çok bir form (biçim) olarak tanımladı. Kapitalizm aynı zamanda sömürünün kaynağı olan ücretli emeğe eşit olarak ele alındı. Bu sömürü odaklı eleştiri nihai hedef olarark ücretin ortadan kalkmasını öngörüyordu. Emek (insanın temel niteliği olarak) ' iş'e bağlanıyor, ve komunizm ücretin (dolayısıyla sömürünün) ortadan kalktığı herkesin kollektif çalıştığı bir toplumsal düzene işaret ediyordu.

Halbuki 'ücretli iş' kapitalizmin özüdür, bir biçimi değil; kapitalizm hayatın 'iş'e indirgendiği bir toplumsal yapıdır. Yaşam işle subordine edilir. Dinlenme zemenı bile işgücünün kendini yeniden üretebilmesi amacı ile var. İşten arta kalan zaman da iş için güç toplama, işe hazırlanma, işe gitme ile geçiyor. Ücretlendirilmemiş emek de iş için seferber edilmiş durumda; ev kadınları kocalarının rahat çalışması gerekli ortamı hazırlıyor, gelecekte kapitalizmin emek ihtiyacını karşılayacak olan çocukalrını yetştiriyor. Çocuklar gelecekte iş sahibi olabilmek kendilerine gerecek yetenekleri geliştirmek üzere çalışıyorlar. Kapitalizm toplumsal yeniden üretimin 'iş' merkezli olduğu bir mekanizmayı empoze ediyor. İnsanlar kendilerini gerçekleştirmek için yaşamıyor, iş için yaşıyor. Çocuklar hayatı deneyimlemek doğrultusunda eğitilmiyor, iş için eğitiliyor. Kapitalizm kendi sürekliliğini sağlamak amacyla tüm yaşamı işe dönüştürüyor.

Bu bağlamda geleneksel solun 'işçi sınıfı = ücretli işgücü' tanımı geçerliliğini yitirmiş durumda, çünkü kapitalizm ücretlendirilmemiş emeği de kuşatmış ve kendisine bağlamış durumda.

Harry Cleaver 'class autonomy'nin bu bağlamdaki işlevinin yaşamın işe endeklslenmediği bir kollektif varoluş yaratabilmek olduğunu ifade ediyor. Bu anlamda olası bir savaş alanı sadece meta üretiminin yapıldığı fabrikalar değil, kültürel hayatın tamamı bir mücadele alanı. Bu mücadele alanında mümkün olan ve yapılması gerekenler ise; ise evkadınlarının evlerini terkederek sokağa dökülmeleri, 'öğrencilerin okulu işgal ederek özgür üniversiteler kurmaları ya da eğitim kaynağı olarak alternatif alanlar yaratmaları, işsizlerin ücretli işlerde çalışmayı reddetmesi'. Harry Cleaver kapitalizmin işleyiş mekanizmalarının ancak bu türden 'reddetmek' üzerine kurulu eylemlerle yıkılabileceğini söylüyor. Sonuçta hedeflenen toplumsal yapı da homojen bir bir sosyalist düzen değil farklılıkların ve alternatiflerin üzerine kurulu, indirgemeci olmayan, yaşamı işe indirgemeyen bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Otonomizm bu bağlamda kendinden önceki marksist geleneklerden kökten farklı bir yorum getiriyor.

Harry Cleaver Marx'ın emek (üzerine) vurgusunun yanlış değerlendirildiğini belirtiyor. Emek kapitalizmden önceki toplumsal yapılarda da var, ama ilk defa kapitalizmle bütün yaşam bir emek sürecine dönüştürülüyor. Cleaver bu anlamda Marx'da olumsuzlanan şeyin kapitalist emek sömürüsü (emeğin sapkınlaşmış hali) olmadığını, dolayısıyla olması gerekenin 'sosyalizm ve komunizm aracılığıyla emeğin sapkınlaşmış halinden kurtulup özgürleştirilmesi' olmadığını işaret ediyor. Kapital, Grundrisse ve diğer eserlerinde açıkça görüleceği gibi girişilmesi gereken mücadele salt emeği sömüren kapitalist işe karşı değil yaşamın işe indirgenmesine karşı olmalıdır, çünkü yaşamda işten fazlası vardır.

İşin kapitalist koşullar altındaki niteliksel dönüşümü sadece örgütlenmenin kendisinden kaynaklanmaz aynı zamanda niceliksel uzantılarından (extension) da kaynaklanır. Marx'ın işgünü ve temel artık değer üretimi tartışmasının bunu işaret ettiğini belirtiyor Harry Cleaver; 'iş'in uzantıları sayesinde (artık değer ve artık emek üretimiyle) kapitalin egemenliğinin kurulması. Kapital'in 'Emek Süreci' bölümü niceliksel uzantılar aracılığıyla daha genel bir 'iş' kavramından 'kapitalist iş' kavramına geçişi anlatıyor. 'İşgünü' bölümü ise çalışma zamanının giderek artmasını ve sonra mücadele edilerek azaltılmasını konu ediniyor.

Sonuçta emek asıl değerini ancak yaşamın temeli olmaktan çıkıp hayatın sunduğu pekçok zenginlikten biri hakine geldiği zaman elde edebilir. 'İşin özgürleşmesi anak işten özgürleşmekle mümkündür' diyor Harry Cleaver. 'Eski sosyalist yanılsamaların 'productivism' (üretkenlik) fikrinden kurtulmalı. İş insanın gelişmesine yönelik pekçok şeyden sadece biri olmalı, hayatın temel anlamı; olmamalı'.

Otonomist Marxism'in mücadele kavramlarından 'iş'in reddi' (refusal of work) de bu bağlamda değerlendirilmeli. Eğer iş kapitalist toplumsal yaşamın özüyse, işin reddi başka türlü bir yaşam talebi demektir. Öğrenci hareketi sisteme işgücü olarak yetişmeyi reddetmektir. Kadın hareketi iş düzenine ev işi yaparak hizmet etmeyi, emeğini kapitalizmin devamlılığı için hascayan kocasına cinsel hizmet sunmayı, ve kendilerine biçilen toplumsal cinsiyet rolünü reddetmektir. Zenci hareketi ikame edilebilir emek olmayı, ihtiyaç duyulduğunda kullanıma hazır potansiyel işgücü olarak beklemeyi reddetmektir. Bu bağlamda 'iş'in reddi', eğer iş kapitalizmin kurduğu toplumsallığın tamamını kapsayan şeyse, bu toplumsallığın reddi anlamına gelecek kadar keskin, soyut bir kavram olmakla beraber, günlük yaşam içerisindeki tezahürleri işçinin üretim hattında vida sıkmaya ara vererek arkadaşıyla sohbet etmesine, bilgisayar başında çalışan işçinin iş yapmaktan kaçarak patrondan gizli bilgisayar oyunu oynamasına kadar indirgenebilir.

Otonomist Marxist gelenek 'İş'in Reddi'nin hemen ardından bunu tamamlayacak başka bir mücadele kavramı ortaya atıyor; 'self valorization' (kendini değerli kılma). Bu Marx'da kapitalizme atfedilmiş olarak kullanılıp olumsuzlanan bir kavram; kendini yeniden üretmek ve yeni bir anlam yüklemek. Antonio Negri bu kavramı işçi sınıfına uyarlıyor ve olumlu anlamda kullanıyor. Negri'nin kullandığı haliyle 'self-valorization' kavramı işçi sınıfının kendini yeniden, yeni biçimlerle üretmesine gönderme yapıyor. Negri'nin kavramlaştırması işçi sınıfının iş dışında geliştirdiği kendiliğinden süreçlerin (bu süreçler eğlenmek için bir futbol takımı kurmaktan bir kooperatif kurup başka türlü bir üretim biçimi geliştirmeye kadar çeşitlenip derinleşebilir) halihazırda vuku bulan ve komunizmin temel dinamiği olarak değerlendirilmesi gereken süreçler olduğuna işaret ediyor.

Bu anlamda 'Refusal of Work' (işin reddi) ve 'Self-Valorization' birbirini tamamlayan iki kavram olarak karşımıza çıkıyor. 'İş'in Reddi' kapitalizmi krize sokacak, işlemesini engelleyecek bir mücadele biçimi olarak kurulurken, 'self-valorizasyon' kapitalizme sadece karşı koymakla değil onun ötesine geçmekle alakalı, yaşamı dönüştürmeye yönelik bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. 'İş'in Reddi' kapitalizmin empoze ettiği 'iş dünyası' içinde boşluklar yaratmaya, 'self-valorization' ise bu boşluklar içerisinde yeni bir yaşam biçiminin nüvelerini kurmaya dair kavramlar olarak beliriyor.

Marxist gelenekler içerisinde sınıf tanımı üretim biçimleri, emek süreçleri ve dolayısıyla değer kavramı dolayımından çıkagelmiştir. Otonomist Marxist geleneğin kendini öncekilerden ayrıştırdığı ve Marxism'i Hegelci bağlarından kurtarıp yeniden tanımladığı alanlardan biri de Marxist 'sınıf' tanımının tüm dolayımlarıyla birlikte gözden geçirilip dönüştürülmesidir. Bu bağlamda İtalyalı Marxist düşünür Antonio Negri'nin katkısı kuramsal açıdan Marxist literatür içindeki en yetkin analizlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Antonio Negri'nin Sınıf Analizi: Marx'ın ötesindeki Marx

Negri politik analizini 'yeni bir üretim biçimi'nin yürürlüğe girdiği fikrine dayandırıyor. Negri post-fordism'i bu yeni üretim biçimine dair, emeğin yeni bir toplumsal örgütlenmesinin başat koşulu ve yeni bir sermaye birikimi modeli olarak ele almak gerektiğini vurguluyor, ve post-modernizmi bu yeni üretim biçimi ile uyumlu yeni kapitalist ideoloji olarak tanımlıyor.

Negri 'yeni bir çağın başladığı' sonucuna kapitalist gelişmenin temel özellikleri gözönüne alınarak dönemleştirilmesi sayesinde ulaşıyor. Negri kapitalizmin geçmişteki gelişimini dört evreye ayırıyor. 1600'lerden başlayan ve 1848'e kadar süren evreyi sermaye birikiminin ilkel bir halinin vuku bulduğu 'Manufacture' (imalat) dönemi, 1848'den Birinci Dünya Savaşına kadar süren evreyi 'büyük ölçekli sanayinin ilk dönemi', Birinci Dünya Savaşından 1968'e kadar süren evreyi ise 'büyük ölçekli sanayinin ikinci dönemi' olarak adlandırıyor. 1968'den bu yana ise yeni bir üretim biçiminin egemen olduğunu savunuyor.

Bu evreleri tanımlayan dört önemli dönüşüm çizgisini ise şu şekilde sıralıyor Negri;

Büyük ölçekli sanayinin ilk dönemi; 1) emek süreci açısından işçi makineyi kontrolu altında tutuyor, işçinin emeği makineye eklemlenen birşey haline geliyor. İşgücü üretim döngülerine eklemlenmiş halde ve bu bakımdan nitelikli olmak zorunda. Manufacture (imalat) döneminin zanaatkar'ı (artizan) artık fabrikadaki kitlesel üretimde makinanın bir parçası olarak varlığını sürdürüyor. Daha önce kendi nitelikleri konusunda bağımsızken artık makina başında ve fabrika içerisinde nitelikli duruma geçiyor, nitelikleri kendi dışında, kitlesel üretim döngüsü içerisinde belirlenir hale geliyor. 2) Tüketim normları açısından kitlesel üretim kapitalin üretim kapasitesi ile regüle ediliyor, ücret kapasitesi ya da üretime tekabül eden etkin talep (effective demand) gözönüne alınmıyor, bu da katastrofik düşüşlere neden oluyor. 3) Regülasyon modelleri açısından devlet finansal kapitalizmin kuruluşuna, tekellerin oluşmasına ve emperyalist gelişmenin daha sağlam düzeylerde kurumsal entegrasyonuna yönelik politikalar üretiyor. 4) Proleteryanın politik komposizyonu açısından bu dönem işçi partilerinin oluşma dönemi. Bu ikili bir oluşum; bir bileşeni kitlesel (sendikalist örgütlenme) diğer bileşeni ise avant-garde (politik örgütlenme). Bu dönemde profesyonel işçi sosyalist örgütlenmenin politik düzenlenmesinde kendini bulabiliyor.

Büyük ölçekli sanayinin ikinci dönemi; 1) Emek süreci açısından işçi niteliksizleşiyor. İşgücü Taylorist düzenlemelerle üretimden soyutlanıyor, bu da ileri düzeyde yabancılaşmaya yol açıyor. Kitlesel işçi (mass worker) üretim döngüsünün bilgisini yitiriyor artık. 2) Tüketim normları açısından; Fordism kuruluyor. Üretilen malların piyasaya sürümünde 'ücret' gözönüne alınmaya başlanıyor, 'alımgücü' kavramı ortaya çıkıyor. 3) Regülasyon normları açısından Keynesyan politikaların ve daha da çok döngüsel krizlerin sayesinde 'müdahaleci devlet' modeli oluşmaya başlıyor ve üretim faaliyetlerini tam istihdamın devamlılığı ve sosyal yardım güvencesi aracılığıyla destekliyor. 4) Proleteryanın siyasal kompozisyonu açısından sosyalist işçi örgütlenmeleri bu dönemde varlığını sürdürse de (Sovyetler Birliği deneyiminin getirdiği prestij kaybı nedeniyle) yeni örgütlenme ve eylem biçimleri ortaya çıkmaya başlıyor. Politik avant-garde kitlesel düzeyde etkin olmaya başlıyor. İleri kapitalist ülkelerde 'iş'in reddi' ve 'eşit ücret' gibi direniş noktaları geliştirilmeye başlanıyor. Bu yeni örgütlenme biçimleri içerisinde delegasyon ve örgüt içi iktidar problemleri ele alınıyor.

Büyük ölçekli sanayinin iki dönemini birbirinden ayıran ve bağlayan şey endüstriyel sermayenin tüm toplum üzerindeki egemenliğinin giderek yoğunlaşması olarak görülebilir. Negri'ye göre bu iki dönemi emeğin soyutlaşmasıyla, 'profesyonel işçi'den 'kitlesel işçi'ye geçişle birbirinden ayırmak mümkün.

1968 sonrası yeni dönem; 1) Emek süreci açısından fabrikaların otomatizasyonu ve toplumun bilgisayarlaşmasıyla koşullanan bir emek biçimi karşımıza çıkıyor. Üretken emek (productive labour) üretim süreci içerisindeki merkeziyetini yitiriyor ve 'toplumsal işçi' (social worker) hegemonik bir konuma yükseliyor. 2) Tüketim normları açısından yeni bir tür bireyciliğin egemen olduğu pazarın belirleyiciliğine geri dönüş sözkonusu. 3) Regülasyon normları açısından tüm dünya pazarını kapsayan geniş bir çerçeveye sahip çokuluslu düzenlemeler ortaya çıkıyor. 4) Poleteryanın siyasal kompozisyonu dağılmış ve topluma yayılmış durumda. Üzerine kurulu olduğu alanın kayganlığı nedeniyle tamamen soyut, maddesiz ve entellektüel bir yapıya sahip. Emeğin özü ise hareketli ve birden fazla değere sahip (polyvalent).

Antonio Negri kapitalist makinanın önceki evrelerinin gelişim evreleri olduğunu ve bu gelişimin emeğin üretimden soyutlanmasına yönelik bir çizgi olduğunu belirtiyor. Bu gelişim içerisinde 'profesyonel işçi'den 'kitlesel işçi'ye geçilmiş ve bu da içinde bulunduğumuz yeni evrede yerini toplumsal işçiye bırakmıştır. Kooperasyon artık endüstriden bağımsızlaşmış, kapitalist makinanın öncülü haline gelmiştir.

Bu tarihsel belirleme Negri'nin Marx'ın değer kuramına yönelttiği eleştiri ile bütünleştirildiğinde toplumsal sınıfların günümüz koşulları altında varlığına ve sınıf mücadelesinin olabilirliğine dair bütünlüklü bir ifade kuruluyor.

Negri Marx'ın 'Kapital' de tanımladığı değer biçiminin tamamıyla büyük ölçekli sanayi evresinin ilk dönemine aitken, değer kuramının Ricardo'nun formüle ettiği ve Marx'ın geliştirdiği haliyle bir önceki döneme (imalat dönemine) denk düştüğünü söylüyor. Kuramın yetersizliklerinin, kararsızlığının ve olgusal boşluklarının bundan kaynaklandığını ifade ediyor. Burada geliştirilen eleştiri, basitçe, ayakkabı fabrikasında çalışan bir işçinin emeğinin atölyesinde ayakkabı üreten bir ayakkabıcının emeği ile karşılaştırılarak belirlenemeyeceği. Her iki emek süreci birbirini dışlayan, tamamıyla farklı koşullarda oluşan süreçlerdir. Dahası, Negri'ye göre, Sanayi Devriminin ikinci döneminde, profesyonel işçiden kitlesel işçiye geçiş sırasında Marx'ın emek kuramının temel özellikleri kaybolmuştur.

Negri'nin Marx'a yönelttiği asıl eleştiri ise çok daha derinden işliyor. Negri değerin ne olduğunu sorguluyor; bir ilişki biçimi, taraflarını tarihsel olarak belirleyen bir ilişki, bir mübadele ilişkisinin temel dinamiği ve tanımı itibarıyla soyutlamanın maksimize edildiği bir ilişki. Değer bu haliyle toplumsallığı ve üretim biçimini belirleyen bir kavram olarak ortaya çıkıyor. Peki insan emeği gibi varoluşun temel taşlarından biri nasıl olur da objektif ölçütlerle, onu işe indirgeyerek sapkınlaştıran kapitalizmin kendi kıstaslarıyla ölçülüp biçilmeye, tanımlanıp değerlendirilmeye tabi kılınabilir? Negri'nin asıl vurduğu nokta emeğin kendinden başka herhangi kıstasla değerlendirilemeyeceğidir. Marx'ın değer kuramı bütün zenginliğine rağmen değerin biçimini objektif bir ölçütle tanımlamaya ve dolayısıyla emeği değer belirleyerek indirgemeye çalışmaktadır ve bu da Marx'ın kapitalin hareketlerini doğrusal bir çizgi üzerinde belirlemesine yol açmaktadır. Bunun etkisi de Marx'ın sınıf çatışmasının yıkımlarla ve yaratımlarla işlediğini görmesine engel olmaktır. Tarihsel materyalizm gelişme fikrini barındırdığı sürece determinist olma riskini taşımaktadır.

Negri'nin işaret ettiği ve olumladığı 'emeğin değerden bağımsızlaşması' durumu bugün geçerli olan yeni kapitalist üretim biçiminin kendi dinamikleri sayesinde fiilen oluşmuştur. Negri'nin altını çizdiği fiili durum değer kuramının krizidir; bugün değerin objektif bir ölçütü yoktur. Marx 'üretim biçimi'nden bahsettiğinde asyatik kültürden modern burjuva toplumuna uzanan bir tarhten bahsediyordu. Bu tarihin bugün eriştiği noktada kapitalizm o kadar gelişkindir ki bütün toplumsal üretim süreçlerini kendi içinde eritmiştir. Toplumsal olan herşey kapitalizme dahildir. Bugünün üretim biçimi işte bu 'kapitalizm içinde erimişlik (subsumption)'tir.


Günümüzde 'basit emek' (simple labor) le 'toplumsal gerekliliği olan emek' (socially necessary labor) arasındaki ayrım erimiştir, çünkü 'üretken emek-üretken olmayan emek' (productive labor-unproductive labor), üretim-dağıtım (production-circulation), basit emek-karmaşık emek (simple labor-complex labor) ayrımları kaybolmuştur. İkinci Sanayi Devriminin ikinci yarısında başlayıp Üçüncü Sanayi Devriminde de süregitmektedir kavramların erimesi:

'Üretken emek' artık 'sermayeyi doğrudan üreten emek' olmaktan çıkıp toplumu yeniden üreten şey haline dönüşmüştür (yukarıda değinilen 'hayatın iş'ten ibaret hale gelmesi süreci içerisinde). Bu anlamda 'üretken olmayan emek' diye bir kategoriden bahsedilemez.

Üretim artık dağıtımın içine girmiş ve giderek onun bir parçası olmaya başlamıştır. Bugünün üretim biçimi dağıtım içinde kendi formunu bulmuştur.

'Basit emek'le 'karmaşık emek' arasındaki ilişki değişmektedir. Üretime dair niceliksel bir ilişki yoktur artık. 'Karmaşık emek' (nitelikli, özelleşmiş, bilimsel ya da kuramsal) artık yalnızce ontolojik bir orijine sahip olmakla farklılaşmaktadır.

Bütün bu verilerin sonuçta zorunlu olarak bizi getirdiği nokta günümüz şartları altında Marx'ın sömürü kavramının sorgulanmasıdır. Bu bağlamda 'sömürü' üretime ve niceliğe bağlı bir kavram olarak kurulamaz, iktidar mekanizmasının politik bir işareti olarak ele alınmalıdır. Sömürü artık insanın üretken toplumsal işbirliğine tepeden inme bir hükmetme süreci olarak tanımlanmalı. Kapitalist sömürünün özü iktidar ilişkisinde gizlidir.

Sonuç: Yeni Bir Sınıf Biçimi, Yeni Bir Marxism

Otonomist Marxism'in tanımlamaları kapitalizmin yeni bir evreye girdiği, bu evrede klasik Marxist kuram içerisinde zaten sorunlu olarak duran emek değeri kuramının ve sınıf tanımlamalarının kapitalizmin kendi iç dinamikleri aracılığıyla eridiği yolunda. Bu durumda kapitalizmin bu yeni biçiminde bir toplumsal özgürleşme projesi inşa etmek için yeni kavramlar, yeni sınıfsal tanımlamalar ve yeni mücadele biçimleri üretmek zorundayız.

Otonomist Marxist kuram bu bağlamda yeni bir tür sınıf ilişkisinin ipuçlarının ekonomik değil politik bağlamlarda aranması gerektiğini ileri sürüyor. 'Üretim araçlarına sahip olanlar' ve 'üretim araçlarını kullananlar' ayrımının nesnesini yitirdiği günümüzde, sınıf ayrımını 'iktidara sahip olanlar' ve 'iktidara tabi olanlar' şeklinde kurulabilir.

Antonio Negri düşünsel kaynaklarının bir bölümü olarak 'post-Sartrian' Fransız düşünürleri olarak gösteriyor; Michelle Foucault, Gilles Deleuze ve Felix Guattari gibi. Negri bu düşünürlerin ve Spinoza'nın ışığında toplumsal güç ilişkileri ve siyasi/ekonomik yapılarla ilişkili bir analoji kuruyor. 'Egemenlik' (sovereignty) ilişkisinin (karşılıklı rıza ile işleyen, iktidar ilişkisinin görünmez kaldığı ve toplumsal dilin derinliklerinde işlediği merkezi olan bir güç ilişkisi) kapitalist toplumsal yapıya dair, onu belirleyen bir ilişki olduğunu söylüyor. Bunun karşısında geçmiş sosyalist deneyimlerde açıkça kendini bulan 'denetim' (disciplinary) tek merkezli bir toplumsal ilişki modeli olarak kurulabilir. Günümüz üretim biçiminin ve toplumsal güç ilişkilerinin olası modeli ise (pekçok güç odağının karşılıklı etkileşimine dayanan, merkezi olmayan) 'iletişim'dir. Negri 'iletişim'in başat güç ilişkisi olduğu bir toplumsal yapıya dair siyasi modelin ancak ve ancak 'komunizm' olabileceğini vurguluyor.

Marxism'in bu kadar derinlemesine gözden geçirildiği, bu kadar ayıklanıp rafine edildiği ve diğer (kendini Marxist olarak tanımlamayan) özgürlükçü düşüncelerle kaynaştırıldığı bir düşünce biçimi neden hala kendini 'Marxist' olarak nitelendirir? Bunun nedeni Negri'nin ve diğer Otonomist Marxist düşünürlerin Marxism'in özünü teknik analizlerinde, politik ve ekonomik tahlillerinde değil bir düşüncenin kendini 'özgürleşme aracı' olarak kurabilmesinde bulması olsa gerek. Marxism'in temel motivasyonunu barındıran ifade 'felsefeciler şimdiye kadar dünyayı anlamaya çalıştılar, artık dünyayı değiştirmeye çalışmak gerek' ifadesinde gizlidir. Otonomist Marxism de bu anlamda Marxism'i bağlarından kurtaran ve özgürleştirip aşkınlaştıran bir düşünce biçimi olarak karşımıza çıkıyor.