Bu blog Emeğin Yoldaşlığına ; Çokluğun emeğinin arşivlenmesine bir katkı olsun diye, HERKESİN,AMA HİÇKİMSENİN şiarıyla var...İSYAN,KOMÜN,ÖZGÜRLÜK...
DUYGULANIYORUM,ÖYLEYSE VARIM...

Bu Blogda Ara

Spinoza

Spinoza'dan Neşe ve Keder olarak yapılan çeviriye karşı ;Cüret ve dumur kavramlarını öneriyoruz...

Hayat Akıyor...

İsyan Büyütür...

İsyan Büyütür...

4 Ağustos 2009 Salı

Başlangıçtan Nasıl Başlanır?

Slavoj Zizek
Lenin, “Bir Siyaset Yazarının Notları” isimli -Bolşeviklerin tüm ayrıksılara karşı verilen iç savaşı kazanmasının sonrasında pazar ekonomisine ve özel mülkiyete çok daha geniş alana izin verdikleri Yeni Ekonomik Plan’a / Siyaset’e (NEP) geri çekildikleri Şubat 1922’de yazdığı- mükemmel kısa metninde, devrim sürecindeki geri çekilmenin ne olduğunu ve davaya oportünistçe ihanet edilmeden nasıl yapılabileceğini açıklamak için yeni bir dağ zirvesine çıkmaya yönelik ilk denemesinde dönmesi gereken bir dağcıyla benzeşim kurar:

Kendimizi çok yüksek, dik ve şimdiye kadar keşfedilmemiş bir dağa tırmanan adam olarak resmedelim. Benzeri görülmemiş zorlukları ve tehlikeleri alt ettiğini ve hiçbir selefinin erişemediği kadar yüksek bir noktaya erişmekte başarılı olduğunu, ancak henüz zirveye erişemediğini varsayalım. Kendisini, sadece aynı doğrultuda devam etmek için sadece seçtiği yolda zorluk ve tehlike olan bir durumda bulmakla kalmaz, aynı zamanda kesinlikle imkansızdır. (1)

Bu durumda Lenin şöyle yazar:

Dönmeye, aşağı inmeye, başka, muhtemelen de uzun bir rota aramaya zorlanıyordur, ancak bunlardan biri zirveye ulaşmasını sağlayacaktır. Ulaştığı ve daha önce kimsenin bulunmadığı yükseklikten inmek belki hayali gezginimiz için yükselmekten daha tehlikeli ve zor olacaktır; kaymak daha kolaydır, ayağını basacağı yeri seçmek kolay değildir, bu noktada yukarıya, doğrudan hedefe giderken hissettiği canlılık vs. yoktur. Beline halat bağlaması gereken biri dağcı sopasıyla ayak basma yerleri açmak veya halatı sıkıca bağlanabileceği bir yere atmak için saatlerini harcar; o kişi ağır aksak gitmelidir ve aşağıya gitmelidir, alçağa, hedeften uzağa; ve o kişi bu aşırı tehlikeli ve eziyetli olan alçalmanın nerede biteceğini veya zirveye daha cesurca, daha hızlı ve daha doğrudan tırmanabileceği yeterince güvenli bir yol olup olmadığını bilmez.

Kendisini böylesi bir durumun ortasında bulan dağcının “moral bozukluğu anları” olması olağandır. Eğer aşağıdan “kendisinin inişini bir teleskop vasıtasıyla ve güvenli bir mesafeden izleyenlerin” seslerini duyabilirse, ne olursa olsun bu anlarda dayanmak daha zor olacaktır: Aşağıdaki sesler kötü niyetli bir memnuniyetle çınlar. Bunu gizlemezler; neşeli bir şekilde kıkırdarlar ve bağırırlar: “Bir dakika içinde düşecek! Hak ettiği cezayı bulacak, kuş beyinli!” Başkaları kötü niyetli sevinçlerini gizlemeyi dener, daha çok Judas Golovlyov gibi davranırlar, Saltykov-Shchedrin’in ‘Golovlyon Ailesi’ romanında herkesin bildiği ikiyüzlü mülk sahibi gibi:

İnlerler ve gözlerini acıyla gökyüzüne dikerler; şunları söylercesine: ‘Korkularımızın haklı çıkması bize feci biçimde keder veriyor. Ömrünü bu dağa tırmanmak için akıllıca bir plan tasarlayarak harcayan, planımız tamamlanana kadar tırmanmanın ertelenmesini isteyen biz değil miyiz? Ve eğer çok coşkulu bir biçimde şu kuş beyinlinin şimdi vazgeçtiği ( Bakın, bakın, geri döndü! İniyor, tek bir adıma hazırlanmak saatlerini alıyor! Ve şimdiye kadar, bizden itidal ve uyarma istediği zaman içinde istismar edildik) bu yolun seçilmesini protesto ettiysek, bu kuş beyinliyi büyük hevesle kınadıysak ve herkesi onu örnek almamaları ve yardım etmemeleri konusunda tembihlediysek, bunu tamamen bu dağı ölçmek için yapılan büyük plana bağlılığımızdan ve u planın genel olarak itibarsız hale gelmesini önlemek için yaptık.’

Bereket versin ki Lenin devam ediyor, hayali kahramanımız tırmanma fikrinin “gerçek dostları” olanların seslerini duyamaz; duyabilseydi ‘onu muhtemelen bulandıracaklardı- ‘Ve bulantı bilhassa yüksek irtifalarda kişinin kafasını temiz tutmasına ve sağlam bir adım atmasına yardımcı olmaz.’

Tabii ki bir metafor ispat anlamına gelmez: ‘her benzeşim kusurludur’. Lenin, henüz küçük bir çocuk olan Sovyet Cumhuriyeti’nin karşı karşıya olduğu güncel durumu hecelemeye devam ediyor:

Rusya proletaryası, devrim ile devasa bir yüksekliğe çıktı, sadece 1789 ve 1793 ile karşılaştırıldığında değil, 1871 ile karşılaştırıldığında da böyle. Ne yaptığımızı ve ne yapmadığımızı olabildiğince tarafsızca, açıkça ve aşikar biçimde hesaplamalıyız. Eğer bunu yaparsak kafamızı temiz tutacağız. Bulantının, aldanmaların ya da umutsuzluğun acısını çekmeyeceğiz.

Sovyet devletinin 1922’deki başarılarını sıraladıktan sonra Lenin, nelerin henüz yapılmadığını açıklıyor:

Ancak sosyalist ekonominin altyapısını dahi henüz kurmadık ve can çekişen kapitalizmin saldırgan gücü bizi hâlâ bundan mahrum edebilir. Bunu açıkça değerlendirmeli ve içtenlikle kabul etmeliyiz, aldanmalardan daha tehlikeli bir şey olmadığı için bunu yapmalıyız (ve baş dönmesi, özellikle bu irtifalarda). Ve bu acı gerçeği kabul etmekte kesinlikle korkunç bir şey, en ufak umutsuzluğa meşru zemin sağlayacak bir şey yok; Marksizm’in her zaman ısrarla tavsiye ettiğimiz ve yinelediğimiz basit gerçeği, çeşitli gelişmiş ülkelerin işçilerinin birleşme çabalarının sosyalizmin zaferine ihtiyacı olduğu gerçeği için.

Dahası Lenin şunları kaydeder: “Devrimci proletarya güçlerinin ordusunu bozulmadan koruduk, manevra kabiliyetini koruduk, kafamızı temiz tuttuk ve nerede, ne zaman ve nereye kadar geri çekileceğimizi, henüz bitirilmemiş olarak duranları değiştirmek için nerede, ne zaman ve nasıl işe koyulacağımızı aklı başında biçimde hesapladık.” Ve sonuçlandırıyor:

Komünistler, sosyalist ekonominin altyapısı tamamlanırken, hata yapmadan, geri çekilmeden, bitirilmemiş veya yanlış yapılmış çeşitli başkalaştırmalar olmadan böylesine çığır açan bir girişimi bitirmenin olanaklı olduğunu hayal edenlere mahkum edilmiş durumda. Aldanmaları olmayan, umutsuzluğa boyun eğmeyen, başlangıçtan başlangıca aşırı zor bir göreve yaklaşırken defalarca “başlangıçtan başlamak için” güçlerini ve esnekliklerini koruyan komünistler mahkum değillerdir. (ne olursa olsun helak olmazlar)

Daha iyi yenil!

Lenin burada Beckettyan olmaya uygun, Worstward Ho’dan bir dizeyi önceden ima ediyor: ‘Yine dene, yine yenil, daha iyi yenil.’(2) Onun kararı –başlangıçtan başlamak için- yalnızca yavaşlama ve halihazırda erişilmiş olan destekleme hakkında konuşmadığını, aynı zamanda başlangıç noktasına geri dönme hakkında konuştuğunu belli ediyor: kişi baştan başlamalı, önceki çabasında ulaşmayı başladığı yerden değil. Kierkegaard’ın ifadesiyle, devrimci bir süreç aşamalı bir süreç değildir ama tekrarlamalı bir devinimdir, defalarca başlangıcı tekrarlayan bir devinim.

Georg Lukács, Marksistliği öncesi şaheseri Roman Kuramı’nı şu ünlü cümleyle bitirir: ‘Seyahat bitiyor, yolculuk başlıyor.’ Yenilgi anında olan şey budur: diğerlerinden farklı devrimci deneyimin seyahati bitiyor, ama gerçek yolculuk, yeniden başlama işi henüz başlıyor. Bununla birlikte, geri çekilmeye olan bu isteklilik hiçbir surette diğerlerine doğru dogmatik olmayan bir açılıma işaret etmez, politik rakiplere bir izindir, ‘Biz hatalıydık, siz uyarılarınızda haklıydınız, bu nedenle şimdi güçlerimizi birleştirelim.’ Aksine, Lenin böylesi anların mümkün olan en büyük disipline ihtiyaç duyulan zamanlar olduğunda ısrar eder. Birkaç ay sonra Nisan 1922’de Bolşevik Parti 11. Kongresi’ne hitaben konuşan Lenin şu görüşleri ileri sürer:

Bütün ordu geri çekilmekte olduğu zaman (mecazi anlamda konuşuyorum), ilerlerken sahip olduğu moralle aynı morale sahip olamaz. Her adımda buhranın belli bir halini bulursunuz. Bu, ciddi tehlikenin yattığı yerdir; ilişkilerin büsbütün farklı olmasından dolayı büyük muzaffer bir ilerlemenin ardından geri çekilmek son derece zordur. Muzaffer bir ilerleme süresince disiplin gevşese bile herkes kendi arzusuyla ileriye yüklenir. Bununla birlikte bir geri çekilme süresince disiplin daha şuurlu olmalıdır ve yüzlerce kat fazla gereklidir, çünkü bütün bir ordu geri çekilmekte olduğu zaman nerede duracağını bilemez veya göremez. Sadece geri çekilmeyi görür; böylesi koşullar altında bazen paniğe kapılmış birkaç ses bile bozguna sebep olmaya yeterlidir. Buradaki tehlike muazzamdır. Gerçek bir ordu geri çekilmekte olduğu zaman makineli tüfekler hazır tutulur ve düzenli bir çekilme düzensiz bir çekilmeye dönüştüğü zaman ateş emri verilir, bu da tamamen doğrudur.

Bu durumun sonuçları Lenin için gayet açıktı. NEP üzerine Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler’in ‘nasihatlerine’ –‘Devrim haddini aşmıştır. Sizin şimdi söylediklerinizi biz her zaman söylüyoruz, bunu tekrar söylememiz için bize izin verin’- cevaben 11. Parti Kongresi’nde şöyle demişti:

Cevaben diyoruz ki: ‘İzin verin sizi bunu söylemeniz için bir atış mangasının önüne koyalım. Ya görüşlerinizi söylemekten kaçınacaksınız ya da durumumuzun beyaz muhafızların bize doğrudan saldırdığı zamandan çok daha zor olduğu mevcut şartlarda görüşlerinizi alenen açıklamakta ısrar ederseniz, bu durumda sizi en kötü ve öldürücü beyaz muhafız unsurları olarak gördüğümüzde ayıplamak için sadece kendinizi bulacaksınız.(3)

Bu ‘kızıl terör’ her şeye karşın Stalinist ‘totaliterlikten’ ayrı tutulmalı. Sándor Márai anılarında farkın belirgin tarifini sağlar.(4) Devrime muhalefet edenlerin şiddetli biçimde konuşma haklarından mahrum edildikleri Leninist diktatörlüğün en şiddetli aşamalarında bile bu kişiler susma hakkından mahrum edilmemiştir: bu kişilerin iç sürgünden dönmelerine izin verilmişti. Bolşeviklerin Lenin’in teşvikiyle kötü şöhretli ‘Filozoflar Vapuru’nu düzenlediği 1922 sonbaharından bir bölüm burada göstergedir. Lenin, bu kovulacak entelektüellerin olduğu listede ağır hastalığına bağlı olarak ölümü beklemek üzere özel hayatına çekilmiş yaşlı bir Menşevik tarihçinin olduğunu öğrendiğinde onu sadece listeden çıkarmakla kalmamış, aynı zamanda ona fazladan yemek kuponları verilmesi talimatını da vermişti. Düşmanı politik mücadeleden çekildiğinde Lenin’in kini de biterdi.

Bununla birlikte Stalinizm için böylesi bir sessizlik bile çok fazla yankı yapar. Sadece kalk kitlelerinin desteklerini göstermek için büyük gösterilere katılması gerekmez, sanatçılar ve bilim insanlarının da resmi bildirileri imzalamak, Stalin’e veya resmi Marksizm’e riyakârlık yapmak gibi etkin önlemlere katılarak kendilerinden ödün vermeleri gerekirdi. Leninist diktatörlükte birisi söylediğinden dolayı vurulabiliyorduysa Stalinist diktatörlükte söylemediğinden dolayı vurulabiliyordu. Bu, en sonuna kadar gerçekleştirilmişti: suskunluğa çekilmenin en aşırı hali olan intihar, Stalin tarafından partiye en son ve en büyük ihanet eylemi olarak ayıplanmıştı. Leninizm ve Stalinizm arasındaki bu farklılık topluma yönelik genel tutumlarını yansıtır: birincisi için toplum, iktidar için amansız mücadelenin, açıkça kabul edilmiş mücadelenin bir alanıdır; diğeri için ise bazen neredeyse belli belirsiz olan çarpışma, kendisinin dışında tutulana -insandan daha aşağı olan haşarat, böcek, hainler- karşı sağlıklı toplumun tekrar tanımlanmasıdır.

Bir Sovyet kuvvetler ayrılığı mı?

Lenin’den Stalin’e geçiş gerekli miydi? Hegelci cevap geçmişe dönük ihtiyacı anımsatacaktır: bu geçiş bir kez olduğunda, Stalin kazandığında gerekliydi. Diyalektik tarihçinin görevi bunu ‘başlangıçta’ düşünmektir, Moshe Lewin’in Lenin’in Son Mücadelesi eserinde yapmayı denediği gibi farklı biçimde bitebilecek mücadelenin bütün olasılıklarının üzerinde durmaktır. Lewin ilk olarak Lenin’in Sovyet devletini oluşturan ulusal varlıklarsın tam bağımsızlığında ısrar etmesine işaret eder -22 Eylül 1922’de Politbüro’ya yazdığı bir mektupta Stalin’in Lenin’i açıkça ‘ulusal liberalizmle’ suçlamasına hiç şaşırmaz.- İkincisi Lenin’in hedeflerin gösterişsizliğine olan vurgusunun altını çizer: sosyalizm değil, ama kültür, yaygın okuryazarlık, verimlilik, teknokrasi; köylülerin NEP bağlamında ‘aydın tüccarlar’ haline gelmesine imkan sağlayan kooperatif ortaklıklar. Bu belli ki ‘tek ülkede sosyalizm’den çok farklı bir perspektifti. Bu gösterişsizlik bazen şaşırtıcı biçimde açıktır: Lenin tüm ‘sosyalizmi inşa’ denemeleriyle alay eder; partinin yetersizlik motifleriyle aralıksız olarak oynar ve Napoleon’un “Önce mücadeleye başlamalı, gerisine sonra bakarız” sözünü yineleyerek Sovyet siyasetinin doğaçlama doğasında ısrar eder.

Lenin’in devlet bürokrasisinin egemenliğine karşı son mücadelesi herkesçe malum; az bilinen ise, Lewin’in şeffaf biçimde işaret ettiği gibi, Lenin’in yeni bir yönetim kurulu, Merkez Denetleme Kurulu teklifiyle demokrasi yörüngesini ve parti-devlet diktatörlüğünü düzeltmeyi denediğidir. Lenin, Sovyet rejiminin diktatoryal doğasını tamamen kabul ederken, zirvesinde farklı unsurlar arasında denge kurmayı, demokratik rejimlerdeki kuvvetler ayrılığı ile –karşılaştırma benzemeden öte değil- ‘aynı amaca hizmet edebilecek bir karşılıklı kontrol sistemi’ denemişti. Genişletilmiş bir Merkez Komite siyasanın genel hatlarını koyacaktı ve tüm parti aygıtlarını denetleyecekti. Bunun kapsamında Merkez Denetleme Kurulu şöyle olacaktı:

Merkez Komite’nin ve çeşitli dallarının –Politik Büro, Sekretarya, Orgburo (örgütlenme bürosu, ç.n.)- kontrolü görevini yapacak. Kurulun bağımsızlığı, Politbüro’nun, yönetim organlarının veya Merkez Komite’nin aracılığı olmadan Parti Kongresi ile doğrudan bağlantısı ile garanti altına alınacak.(5)

Denetlemeler ve dengelemeler, kuvvetlerin dağıtımı, karşılıklı kontrol – bu, Lenin’in soruya umutsuz cevabıydı: denetleyicileri kim denetleyecek? Merkez Denetleme Kurulu fikrinde hayal gibi, bayağı fantazmatik olan bir şeyler var: en iyi öğretmenlerden ve teknokratlardan oluşan, ‘politikleşmiş’ Merkez Komite’yi ve onun organlarını kontrol altında tutacak, ‘apolitik’ bir ağza sahip bağımsız, eğitici bir denetleyici kurul –kısacası parti yöneticilerini hizada tutacak tarafsız uzmanlar-. Bununla birlikte tüm bunlar en üst parti aygıtlarının kongreyi denetlemesine ve partiyi eleştirenleri hizipçi olarak azletmesine izin veren Parti Kongresi’nin –hiziplerin yasaklanmasıyla halihazırda bilfiil altı oyulmuş olan- gerçek bağımsızlığına dayanır. Bunun, politik mücadelenin tüm her tarafa yayılma durumundan farklı bir şekilde iyice haberdar olan bir liderden geldiğini göz önünde bulundurduğumuzda Lenin’in uzmanlara güvenmesinin saflığı tümüyle çarpıcıdır.

Rüzgârın halihazırdaki yönü, Stalin’in 1922 yılında Rusya Sovyeti Federatif sosyalist Cumhuriyeti hükümetini aynı zamanda Ukrayna, Beyaz Rusya, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan hükümeti olarak açıkça beyan etme teklifinden bellidir:

Bu karar Rusya Komünist Partisi (RCP) Merkez Komitesi tarafından kabul edilirse, bu aleni yapılmayacak ama söz konusu teklifin bu cumhuriyetlerin talebi olarak açıklanacağı Sovyetlerin Tüm Rus Kongresi daveti öncesinde cumhuriyetlerin Merkez Komiteleri ile adı geçen cumhuriyetlerin Sovyet organları, Merkez Yönetim Komiteleri veya Sovyetler Kongreleri arasında dolaşım için iletişim kurulacak.(6)

Üst makamla taban arasındaki etkileşim böylelikle sadece kalkmadı –böylece üst makam açıkça arzusunu dayatır-, aynı zamanda yaraya tuz bastı, karşıtı olarak yeniden sahnelendi: Merkez Komite, tabanın ne dilediğine karar verir, üst makama onların kendi dileğiymiş gibi iletir.

Nezaket ve dehşet

Lewin’in, Lenin’in son mücadelelerine dair dikkatimizi çektiği bir başka özellik, incelik ve nezakete yönelik beklenmeyen odaklanma. Lenin, iki olaya derinden üzülmüştü: Moskova’nın Gürcistan temsilcisi Sergo Ordzhonikidze’nin politik bir tartışmada Gürcistan Merkez Komitesi’nini bir üyesine vurması ve Stalin’in Krupskaya’ya (Lenin’in eşi, ç.n.) sözlü olarak hakaret etmesi (Lenin’in Troçki’ye yazdığı ve Stalin’e karşı anlaşma önerdiği bir mektubunu Troçki’ye ulaştırdığını fark edince). Bu son olay Lenin’i ünlü yakarışını yazmaya teşvik etti:

Stalin çok kaba ve bu kusuru bizim aramızda ve biz komünistlerin ilişkilerinde tamamen hoş görülebilir olsa da bir Genel Sekreterlik’te hoş görülemez hale gelir. Yoldaşlara, Stalin’i bulunduğu görevden alarak yerine her bakımdan üstünlüğüyle, yoldaşlarına karşı daha hoşgörülü, daha vefalı, daha kibar, daha hürmetkâr ve daha az kaprisli olmasıyla Yoldaş Stalin’den ayrılan başka birini atamanın yollarını düşünmelerini önermemin nedeni bu.(7)

Lenin’in Merkez Denetleme Kurulu önerisi ve nezaketin korunmasına dair ilgisi hiçbir surette liberal yumuşama belirtisi değildir. Aynı dönemde Kamanev’e yazdığı bir mektupta açıkça şunu ifade eder: ‘NEP’in teröre son vereceğini düşünmek büyük bir hatadır, tekrar teröre ve ekonomik teröre başvuracağız.’ Bununla birlikte devlet aygıtlarının ve ÇEKA’nın (Sovyet haber alma teşkilatı, ç.n.)daraltılması planından sağ kurtulacak olan bu dehşet, mevcut gerçeklikten daha büyük bir tehdit olacaktır: Lewin’in anlattığı gibi, Lenin “devlet tarafından işadamlarına tahsis edilen limiti aşacak gibi olan (NEP altında) kimselere, vasıtasıyla bu üst düzey silahın mevcudiyetini ‘nezaketle ve kibarca’ hatırlatabilecek” bir araç arar.(8) Lenin, bu noktada doğrudur: diktatörlük (devlet) iktidarının belirleyici aşırılığına başvurur ve bu düzlemde tarafsızlık yoktur. Can alıcı soru ‘kimin aşırılığı’dır. Eğer bizim değilse, onlarındır.

Merkez Denetleme Kurulu’nun çalışma biçimi üzerine 1923’teki ‘ Daha az iyi, ama daha iyi’ isimli son metninde kendi cümleleriyle bu kurulun şuna başvurması gerektiği fikrini dile getirir:

Bazı yarı komik ayak oyunları, kurnaz hileler, düzenbazlık kırıntıları veya aynı türden şeyler. Batı Avrupa’nın temkinli ve ağırbaşlı devletlerinde böylesi bir fikrin insanları korkutacağını ve tek bir doğru dürüst yetkilinin bile bunu aklında bulundurmayacağını biliyorum. Buna rağmen şu ana kadar onlar kadar bürokratik hale gelmediğimizi ve bu fikrin bizim aramızda tartışılmasının eğlenceden başka hiçbir şeye neden olmayacağını umuyorum.

Sahiden, zevki neden faydayla birleştirmeyelim? Neden gülünç, zararlı, yarı gülünç, yarı yararlı ve benzeri şeyleri açığa çıkarmak için bazı komik veya yarı komik ayak oyunlarına başvurmayalım?(9)

Bu, Merkez Komite’de ve Politbüro’da yoğunlaşmış ‘ağır’ yönetici iktidarının neredeyse iki katı bir ayıp değil mi? Ayak oyunları, bir fikrin açıkgözlüğü –fevkalade bir rüya fakat her şeye karşın bir ütopya. Lewin’in iddiasına göre, Lenin’in zayıflığı bürokratikleşme problemini görmesi ancak ağırlığını ve esas boyutunu hafife alması: ‘Onun toplumsal analizleri, ekonomisinin ana sektörlerini kamulaştıran bir ülkenin devlet aygıtlarını bariz bir sosyal unsur olarak hesaba katmadan üç toplumsal sınıf - işçiler, köylüler ve burjuvalar- üzerine temellenmişti.’(10)

Bolşevikler hızla politik güçlerinin bariz toplumsal temelden yoksun olduğunun farkına vardılar: tarafından durdukları ve iktidarı için çaba gösterdikleri işçi sınıfının çoğunluğu iç savaşta ortadan kaybolmuştu, dolayısıyla bir bakıma toplumsal temsilden yoksun biçimde iktidardaydılar. Bununla birlikte, kendilerini arzularını topluma dayatan katışıksız bir politik iktidar olarak düşlerken, devlet bürokrasisinin nasıl da iktidarın gerçek toplumsal dayanağı haline geldiğini gözden kaçırdılar.

Toplumsal dayanaktan yoksun ‘katışıksız’ politik iktidar gibi bir şey daha yoktur. Bir rejim kendi kendini baskı altında tutan aygıtlardansa başka toplumsal dayanaklar bulmalıdır. Sovyet rejiminin askıya almış göründüğü boşluklar yakın zamanda doldurulmuştu, Bolşevikler görmemiş ya da görmek istememiş olsa bile. (11)

Muhtemelen, bu dayanak Lenin’in Merkez Denetleme Kurulu projesini engelleyecekti. Anti-ekonomist ve determinist yöntemlerin her ikisinde de şu doğrudur ki, Lenin politik olanın özerkliğinde ısrar etti, ama Alain Badiou’nun sözleriyle gözden kaçırdığı her politik gücün bazı toplumsal güçleri veya sınıfı nasıl temsil ettiği değil, bu temsilciliğin politik gücünün kendi toplumsal gücü olarak nasıl doğrudan kendi temsil ediliş düzlemine kazındığıdır. Bu nedenle Lenin’in Stalin’e karşı son politik mücadelesi adamakıllı bir facianın tüm alamet-i farikalarını taşır: bu, iyi adamın kötü adamla savaştığı bir melodram değildi, ama kahramanın kendi evlatlarına karşı savaştığının farkına vardığı ve geçmişte verdiği yanlış kararlardan sonra girdiği kaçınılmaz süreci durdurması için artık çok geç olan bir faciaydı.

Başka bir yol

Ve 1989’daki ‘karanlık felaket’ten sonra bugün neredeyiz? 1922’deki gibi, aşağıdan gelen sesler hepimizin etrafında kötü niyetli bir neşeyle yankılanıyor: ‘Sana müstahak, totaliter tasavvurlarını topluma dayatmak isteyen kuş beyinliler!’ Diğerleri kötü niyetli keyiflerini gizlemeye çalışıyor; inliyorlar ve gözlerini şunları söylercesine kederle gökyüzüne dikiyorlar: ‘Korkularımızın haklı çıktığını görmek bize feci ıstırap veriyor! Adil bir toplum kurma tasavvurunuz ne de asildi! Kalbimiz sizinle atıyordu, ancak bize söylenen gerekçe sizin planlarınızın ancak sefalet ve özgürlük mahrumiyeti ile sonuçlanacağı idi!’ Bu baştan çıkarıcı seslerle herhangi bir uzlaşmayı reddederken kesinlikle başlangıçtan başlamalıyız – 1917’de başlayıp 1989’da ya da açık olarak 1968’de biten 20. yüzyılın devrimci çağının kuruluşlarının üzerine başka bir şey kurarak değil, başlangıç noktasına inerek ve başka bir yol seçerek.

Ama nasıl? Batı Marksizminin tanımlanmış problemi devrimci özne yokluğu: işçi sınıfı ‘kendisi’nden ‘kendisi için’e geçişi tamamlamamış ve kendi kendini devrimci fail olarak atamamışken nasıl olur? Bu soru, Batı Marksizminin, işçi sınıfının varoluşuna veya toplumsal konumuna kaydedilmiş bilinçaltı libidinal düzeneğin, sınıf bilincinin yükselmesini önlediğiyle açıklamasına yol açan psikanalize başvurması için başlıca varlık nedenini temin eder. Bu şekilde, Marksist sosyo-ekonomik analizlerin doğruluğu korunmuştur: orta sınıfın yükselmesine dair revizyonist teorilere meydan hazırlamanın sebebi yok. Aynı sebeple, Batı Marksizmi aynı zamanda isteksiz işçi sınıfıyla yer değiştirecek yardımcı aktör olarak devrimci öznenin rolünü oynayabilecek başkalarını bulmak için devamlı bir arayışla meşguldür: Üçüncü Dünya köylüleri, öğrencileri, entelektüelleri hariç tutulmuş. Burada ancak devrimci özne için umutsuz arayışın tümüyle karşıtının görünme şekli olması olasıdır: özneyi bulma, daha önce kımıldadığı yerde onu görme korkusu. Bizim işimizi yapması için başkasını beklemek, hareketsizliğimizi rasyonelleştirmenin bir yoludur.

Bu, komünist hipotezi tekrar ileri sürmemizi öneren Alain Badiou’nun zeminine karşıdır. Badiou şöyle yazar:

Eğer bu hipotezden vazgeçmemiz gerekiyorsa, kolektif eylem alanında bundan böyle bir şey yapmamızın hiçbir surette değeri yoktur. Komünizm ufku olmaksızın, bu İdea olmaksızın tarihsel ve politik olarak hiçbir şey bir filozofun ilgisini çekmez.

Bununla birlikte Badiou devam ediyor:

İdea’ya, hipotezin varoluşuna bağlanmak, onun mülkiyete ve devlete odaklanmış ilk sunuluş şeklinin tam olduğu gibi korunması anlamında gelmez. Aslına bakarsanız felsefi bir görev, hatta borç olarak üstlendiğimiz şey hipotezin mevcudiyetinin yeni bir şekli olarak varolmasına yardım eder.(12)

Bu satırları, komünizmi düzenleyici bir İdea olarak tasarlayan ve dolayısıyla sezgisel kural ya da aksiyomu olarak eşitlikle ‘etik sosyalizm’ hortlağını yeniden canlandıran Kantçı yöntemle okumama konusunda dikkatli olunmalı. Tercihen, komünizme ihtiyacı doğuran bir takım toplumsal uzlaşmazlıklarla, uzlaşmaz çelişkilerle kesin ilişki korunmalıdır; söz konusu bir amaç olarak Marksizmin eski yararlı komünizm tasarımı değil, gerçek çelişkilere tepki gösteren bir harekettir. Komünizme sonsuz bir Idea olarak yaklaşmak, onu yaratan koşulların daha az sonsuz olmadığı, komünizmin tepki gösterdiği uzlaşmaz çelişkilerin zaten hep burada varolacağı anlamına gelir. Buradan sadece bir adım ilerisi, komünizmin, bir mevcudiyet ve yabancılaştıran tüm temsilleri yürürlükten kaldırma düşü olarak, kendi imkânsızlığı üzerinde gelişen bir düş olarak yapısökümcü bir okumasıdır.

Fukuyama’nın Tarihin Sonu kavramıyla dalga geçmek kolay olsa da çoğunluk bugün Fukuyamacı. Liberal-demokrat kapitalizm olası en iyi toplumun en sonunda bulunmuş reçetesi olarak kabul edilmekte; yapılabilecek yegane şey onu daha adil, hoşgörülü ve benzeri duruma getirmek. Bu noktada basit ama uygun soru ortaya çıkıyor: eğer liberal demokrat kapitalizm en iyisi olmasa da en az kötü toplum şekli ise, neden kendimizi olgun bir şekilde tamamen ona teslim etmemeliyiz, hatta candan kabul etmemeliyiz? Tüm olanaksızlıklara rağmen komünist hipotezde ısrar neden?

Sınıf ve ortak alan

Komünist hipoteze sadık kalmak yeterli değil: kişi, komünizmi uygulaması acil hale getiren tarihsel gerçeklik içindeki uzlaşmaz çelişkileri tespit etmeli. Bugün tek doğru soru şudur: küresel kapitalizm, kendisinin sınırsız yeniden üretimine engel olacak kadar güçlü uzlaşmaz çelişkiler içermekte midir? Bu noktada dört uzlaşmaz çelişki kendisini gösterir: ufukta beliren ekolojik felaket tehdidi; özel mülkiyetin sözde entelektüel mülkiyet için uygunsuzluğu; yeni tekno-bilimsel gelişmelerin, özellikle biyogenetik gelişmelerin sosyo-ahlâki uzantıları; ve son ancak en az olmayan tehdit toplumsal ayrımın (apartheid) yeni biçimleri - yeni duvarlar ve varoşlar. Şunun farkına varmalıyız ki son çelişki, dışlanmışlarla dahil olanları ayıran boşluk ile Hardt ve Negri’nin ‘ortak alan’ dediği şeyin – özelleştirilmesine karşı, gerekirse şiddet eylemiyle direnilmesi gereken toplumsal varlığımızın müşterek zenginliği- etkinlik alanını düzenleyen diğer üçü arasında niteliksel fark vardır.

Birincisi, kültürün ortak alanları vardır; bilişsel sermayenin acilen toplumsallaştırılan biçimleri: öncelikle dil, iletişim ve eğitim vasıtalarımız, ancak aynı zamanda toplu taşıma, elektrik, posta gibi müşterek altyapı. Bill Gates’in tekel olmasına izin verilseydi, özel bir kişinin temel iletişim ağımızın yazılım dokusuna sahip olduğu saçma bir duruma erişecektik. İkincisi, dış doğanın kirlenme ve sömürü tehdidi altında olan ortak alanları var –petrolden ormanlara ve doğal çevrenin kendisine kadar – ve üçüncüsü, iç doğanın ortak alanları insanlığın biyogenetik mirası. Tüm bu mücadelelerin paylaştığı şey, kapitalist mantığın bütün ortak alanları serbest işletmeyle kaplamasına izin vermekteki yıkıcı –insanlığın intiharına varacak kadar- güç hakkındaki farkındalıktır. Komünizm fikrinin dirilmesine izin veren ‘ortak alanlar’a ilişkin olan budur: böylelikle kendi özlerinden dışlanarak proleterleşenlerin süreci olarak aşamalı çitini görmemize imkân tanır; bu aynı zamanda sömürü sürecine işaret eden bir süreçtir. Bugünkü görev sömürünün ekonomi politiğini, örneğin adı meçhul ‘bilgi emekçilerinin’ şirketleri tarafından sömürülmelerinin ekonomi politiğini yenilemektir.

Bunun yanında sadece dördüncü uzlaşmaz çelişki, dışlananlara göndermede bulunan çelişki, komünizm mefhumunun haklılığını ortaya koyar. Dışlananları tehdit olarak algılayan ve onları münasip mesafede nasıl tutacağına dair endişelenen bir devlet ahalisinden daha özel bir şey yoktur. Başka bir ifadeyle, dört uzlaşmaz çelişki sırasında kritik olan kabul edilen ile dışlanan arasındakidir: bu olmadan diğer hepsi yıkıcı keskinliklerini yitirir. Ekoloji, sürdürülebilir kalkınmanın bir problemine dönüşüyor, entelektüel servet karmaşık yasal karşı çıkışa, biyogenetik ise etik bir soruna dönüşüyor. Kişi, kabul edilen ile dışlanan arasındaki uzlaşmaz çelişkiyle zıtlaşmadan çevre için samimi biçimde mücadele edebilir, entelektüel servetin daha kapsamlı bir nosyonunu savunabilir, genlerin telif hakkı olmasına muhalefet edebilir. Dahası bu mücadelelerin bazılarını, kirleten dışlanan tarafından tehdit edilen kabul edilen üzerinden formüle edebilir. Böylelikle hiçbir safi doğruluk elde etmeyiz, sadece Kantçı anlamda ‘özel’ aidiyetler elde ederiz. Whole Foods ve Starbucks gibi şirketler, sendika karşıtı faaliyetlerle meşgul olsalar da liberaller arasında beğenilmeyi sürdürürler; buradaki hile ürünlerini ilerici bir tasarımla satmalarıdır: kahve, ‘adil ticaret’ fiyatından satın alınan çekirdekten, pahalı karıştırma makineleriyle yapılır vb. Kısacası, kabul edilen ile dışlanan arasındaki uzlaşmaz çelişki olmadan, kendimizi Bill Gates’in açlık ve hastalıkla savaşan en büyük yardımsever, Rupert Murdoch’un yüz milyonlarca insanı medya imparatorluğu vasıtasıyla harekete geçiren en büyük çevreci olduğu bir dünyada bulabiliriz.

Burada Kant’ın ötesine geçerek eklememiz gereken şey toplumsal hiyerarşinin ‘özel’ düzeninde belirli bir yerleri olmadığından doğrudan evrenselliğe uyan toplumsal gruplar olduğudur: bu kişiler Jacques Rancière’in adlandırdığı şekliyle cemiyetin ‘olmayan parçanın parçası’dırlar. Gerçekten özgürleştirici olan bütün politikalar, aklın kamusal kullanımının evrenselliği ile ‘olmayan parçanın parçasının’ evrenselliği arasındaki kısa devreden ortaya çıkmaktadır. Bu, yani proletaryanın evrenselliği ile felsefenin evrenselliğini bir araya getirmek zaten genç Marx’ın komünist düşüydü. Antik Yunan’dan beri, dışlananların sosyo-politik alanı ihlalinin bir adı var: demokrasi

Demokrasinin baskın liberal eğilimi bu dışlanmışlarla da uğraşır, ama bunu temelden farklı bir biçimde yapar: azınlık sesleri olarak dahil edilmelerine odaklanır. Tüm fikirler duyulmalı, tüm görüşler hesaba katılmalı, herkesin insan hakları garanti altına alınmalı, tüm yaşam tarzları, kültürler ve adetlere saygı gösterilmeli ve benzeri şeyler. Buradaki demokrasinin takıntısı her türden azınlığın korunmasıdır: kültürel, dini, cinsel vb. Buradaki demokrasinin temeli sabırlı müzakere ve uzlaşmadan oluşur. Burada kaybolan şey dışlanmışlıkta şekillenen evrensellik durumudur. Yeni özgürleştirici politikalar artık belirli toplumsal öznenin edimi olmayacak, farklı öznelerin patlamaya hazır bileşimi olacak. ‘Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan’ klasik proletarya imgesinin aksine bizi birleştiren şey budur, yani her şeyi yitirme tehlikesi altında olmamızdır. Tehdit olan şudur ki, yaşanamaz bir çevrede ot gibi yaşayarak genetik temelimizin manipüle edilmesiyle, tüm sembolik içeriklerinden mahrum edilmiş soyut ve içi boş Kartezyen öznelere indirgeneceğiz. Bu üçlü tehdit hepimizi Marx’ın Grundrisse’de ortaya koyduğu gibi ‘maddesiz öznelliklere’ indirger, proleter yapar. ‘Olmayan parçanın parçası’ tasviri bizi kendi durumumuzun gerçekliğiyle yüzleştirir; ve etik-politik meydan okuma bu tasvirde bizim farkımıza varır. Bir bakıma hepimiz hem doğadan hem de sembolik cismimizden dışlanmışız. Bugün hepimiz potansiyel olarak ‘homo sacer’iz (kutsal insan)* ve gerçekten o hale gelmekten kaçınmanın tek yolu önleyici bir şekilde harekete geçmektir.

* Homo Sacer: Roma hukukunda, herhangi bir kişinin öldürebileceği fakat dini ritüeller sırasında kurban edilmesi yasaklanmış bir figürdür. Bu kişi ne vatandaştır ne de hak sahibidir, vatandaşlık hakları elinden alınmıştır. Bu kavramı çağdaş düşünürlerden Giorgio Agamben kullanmaktadır.

(1) V. I. Lenin, ‘Bir Siyaset Yazarını Notları’, ölümünden sonra 16 Nisan 1924’te Pravda’da yayımlanmış, Collected Works, cilt 33, Moskova, 1966, s. 204-7

(2) Samuel Beckett, ‘Worstward Ho’, Nohow On, Londra 1992, s. 101

(3) V. I. Lenin, ‘Rusya Komünist Partisi (Bolşevik) 11. Kongresi’, Collected Works, cilt 33, s. 281–3

(4) Sándor Márai, Memoir of Hungary: 1944–1948, Budapeşte, 1996

(5) Moshe Lewin, Lenin’in Son Mücadelesi [1968], Ann Arbor, yeni baskı 2005, s. 131–2

(6) Moshe Lewin, Lenin’in Son Mücadelesi, ek 1, s. 146-7

(7) Lewin, a.g.e, s. 84

(8) Lewin, a.g.e, s. 133

(9) V. I. Lenin, ‘Daha Az İyi, Ama Daha İyi’, Collected Works, cilt 33, s. 495

(10) Lewin, a.g.e, s. 125

(11) Lewin, a.g.e, s. 124

(12) Alain Badiou, The Meaning of Sarkozy, Londra-New York, 2008, s. 115

21.07.2009
http://www.newleftreview.org/?page=article&view=2779 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.
Kaynak: gercegingunlugu.blogspot.com/

Hiç yorum yok: