Giriş
İnsanın psikanalizin eksenini oluşturan temel mefhum olarak
“bilinçdışı” ile olan maceralı ilişkisi kuşkusuz en belirgin şekilde “Freud'dan
önce bir bilinçdışı var mıydı?” sorusunda yansıyor. Burada aynı soruyu bir kez
daha sormaya kalkışmadık. Buna karşın Bilinçdışı kavramını, analitik
literatürün farklı kesitlerinde ve bölgelerinde belirdiği ve geliştiği
biçimiyle eleştiri konusu haline getirmeye çalıştık: Ignoramus sorununu ortaya atmaya çalıştık. Bu soru bizi Batı
uygarlığına ait “kafatası-içi-düşünme”nin (Needham) hem kendi “sonu”, hem de
“eyleme geçiş” eşiği olarak kavramak zorunda olduğu aktif bir güce
gönderiyordu. Ignoramus peçesi
indirilecek ya da keşfedilecek bir şey olmamakta ayrılıyor bilinçdışından. O
hayatın tüm alanlarında aktif bir uyaran ve üretici güçlerin artışı,
büyütülmesi olarak beliriyor. Ignoramus'un
bilinçdışı yönü yalnızca “orda-hazır-bekleyen” bir varoluşa sahip olmamasından
geliyor. Ne Heidegger'in söyleyeceği gibi bir varhandene, el altındalık
durumundan, ne de önceden üretilmesi gerekmeyen bir “bilinmeyen” den gelmiyor.
Ama bu, onun üretilmesi ve aktif olarak, insan uğraşısıyla imal edilmesi
gereken bir “değerler ötesi yaratımı” olduğu anlamına gelmektedir.
Ignoramus sorusu
temelinde psikanalizin bilinçdışının karşısında Spinozacı bir bilinçdışı
nosyonunu önerdik. Ignoramus artık
açıklanamaz olan, bilinmeyen olmadığı gibi bir “başarısızlık” ya da “eksiklik”
de değildir. Aksine yeni değerlerin, yeni deneylerin ve yeni arzuların
üretilmesini uyaracak aktif bir güçtür. Bu açıdan, “hiçbir zaman olumsuz
olmayan” şey, psikanalitik dünya görüşünce “yoksunluk” kategorisi altında ele
alınarak damgalanan bilinçdışının “içeriği” değildir. Deney ve üretim
çalışmasına dayanan ignoramus'tur.
Böyle bir çerçeve içinde, psikanalizin bir dizi kanıtlamasını ve usavurmasını,
ama aynı zamanda psikanalitik kategorilerin içeriğini de tersine çevirmeye
çalıştık: Oidipus Kompleksi, Arzu, İçgüdü ve Bastırma... Oidipus Kompleksi
bütün psikanaliz kuramının, pratiğinin ve dayandığı kültürün ya da alt-kültürün
vardığı ve kilitlendiği bir Zwangsneurose, bir fikri-sabittir. Onu yanlış
kurulmuş ve asimilasyoncu bir normalleştirme sürecini sahneye koyan bir aile
çevresine mahkûm eden de budur. Bir kompleks her zaman bir “zorlayıcılık”,
hatta “zorunluluk” içerir. Ama psikanaliz yine de onun “çözümünü” değerli
kılacaktır ve aile ortamına yeniden kazandırılacak “yetişkin” bir bireyi
oluşturmayı, ya da oluşumuna yardım etmeyi temel görev bilecektir.
Oidipus'a eşlik eden şu garip “hadımlaştırma kompleksi” ise, diğer taraftan,
psikanalizin bedeni tanımadığını dışa vurur ve onun içinde bir Truva Atı olarak
iş görür. İnsan arzusunu insan-biçimci ve cinsiyetçi değerlerle damgalar. Arzu
onun için bir eksikliğe, yoksunluğa yönelme tarzıdır. Amacı ise doyum, yani
arzu yokluğudur. Psikanaliz bunu göstermek için, topyekûn Yasa denen şeyin
otoritesi altına yerleştirdiği fantazma ve “hayali” kategorilerine başvurur.
Yasa ise simgesel olarak tanımlanmıştır: Simgesel (dil) ile “hayali” arasındaki
hududu örgütler (Lacancılarda olduğu gibi). Fallus yasası ve Babanın-Adı denen
imleyici kategoriler, kendilerini kuşatan geniş bir anlambilimsel şebekenin
ağlarına bir taraftan “gerçeği”, öte taraftan, zaten kendi içlerinde bölünmüş
“simgesel” ile “İmgesel”i düşürmek amacıyla kullanılırlar. Geriye dokunulmadan
kalan bir “bunlarla ne yapılabilir” sorusu kalacaktır: Dil ile cinsellikle,
emekle ve genel olarak arzuyla “ne yapacağız”?
“Kullanım”ın zorunluluğunu göz ardı ederek psikanaliz kültürü sosyo-ekonomik ve
ailevi kurulu düzenlere bağlılığın, hatta köleliğin kaderciliğini yeniden
üretir. En radikal, sorgulayıcı ve “eleştirel” kesimlerinde ise (Lacan ve
takipçileri, Fransız feminizmi denen şey ya da akademik Koloniyalizm-sonrası
edebiyatı) psikanaliz ya da ondan etkilenen kuram kültürleri bu köleliği bir
“eleştiri” olarak tespit etmekle kalırlar. Çünkü “simgesel düzenleri” yeniden kurmak,
“anlamak”, ya da “yerinden-sökmek” yeterli değildir... Başka bir deyişle, salt
eleştiri gücüyle ignoramus
oluşturulamaz. Bütün yapılan kuramsal ve eleştirel temeller üzerinde
yükselmektedir. Ancak bu “kaderlerin” zorunlu olarak farklı ve başka düzenlerle,
sistemlerle ve rejimlerle “iletişime sokulması”, ara formların (sentezler
yerine), karışımların, çoğul bileşenlerin, kısacası bir aktif ilişkiler
çoğulluğunun yürürlüğe konması gerekmektedir. “Kolektif-toplumsal” ile
“bireysel”, “kadın” ile “erkek”, “çocuk” ile “yetişkin”, “sömüren” ile
“sömürülen”, “Batı” ile “Doğu” vb. arasında...
Psikanalizde “gerçeğin” böyle dışta bırakılışı o kadar zararlı sonuçlara yol
açmıştır ki, yazımızı bunları sayıp dökmeye adamamaya daha şimdiden karar
veriyoruz. Ama bu zararların en önemlisi, “gerçek” olanın üretilmek zorunda
olduğu hakikatinden uzaklaşmamızdır. Bu, neticede simgesel ile imgesel
alanların üretimi konusunda da böyledir. İşte bu üretim, hem toplumsal ve
kolektif nitelikte, hem de üretici güçlere ve ilişkilere “kişisel” katılım
niteliğinde, bilinçdışının en büyük “eseri” ve yaratımı olacaktır. Marx ile
Freud arasında evliliği, kuramlardan birinin “ihmal ettiği”ni diğeriyle
doldurarak kotarmaya çalışmak boşunadır. Ancak bilinçdışının içine üretimi,
gerçek üretim ilişkilerinin içine ise ereksel olmayan bir arzuyu (ignoramus'un yol açacağı) katarak mümkün
olabilir böyle bir evlilik. Freudçu haliyle psikanalizde ise, işte tam da bu
arzu eksiktir.
Psikanaliz bunu başaramamakla, kendi sonunu hazırlamış görünüyor: Hem kuramsal,
hem de pratik olarak... Kuramsal olarak, bizzat kendi temellerini oluşturan
Oidipus, Hadımlaştırma, Narsist Benlik (ya da 'öznellik'), Haz İlkesi ve
Gerçeklik İlkesi gibi temaları tehlikeye atma zorunluluğuyla karşı karşıya
kalıyor. Öncelikle, Oidipal-olmayan ya da Oidipus-Sonrası kültürlerden artık
rahatlıkla bahsedebiliyoruz. Bu kültürler, hem bireysel düzlemde ('delilik' ve
psikoz hallerinde) hem de kolektif olarak (ilkel topluluklar, 'Doğu',
'sapkınlık' ve 'alt-kültürler') işleyebiliyorlar. Ancak her durumda, “grup
fantezileri” “bireysel” sapmalardan ve fantezilerden daha baskın ve önemli
olmaya doğru gidiyorlar. Birey düzeyindeyse, fanteziler özellikle
“sanatsal-estetik” davranışta yer buluyorlar. Ama bu durumda bile, önceden bir
grup ve kollektivite yatırımının söz konusu olduğu düşüncesini ileri sürmeden
edemeyeceğiz. Böylece Oidipus Freud'un kötü-resmedilmiş ve sahnelenmiş bir
fantezisi olarak belirecek değil mi? Freud, anlaşılan o ki, Oidipus efsanesine
yürekten inanıyordu! Üstelik eski Yunanlıların inanmadıkları ölçekte. Bir
trajediye bağlanmasına rağmen, Freud'un Oidipus'u kavrayışı asla “trajik”
değildi, çünkü belli bir çağda ve belli bir coğrafya üzerinde var olan aile
koşullarını yeniden üretmek amacını güdüyordu. İşin varabileceği yerler açıkça
belliydi: “Evrensel” diye tasarlanan bir Oidipus emperyalizmi ve
koloniciliği...
Günümüzde ise psikanalizin “ayrıcalıklı” mefhumları “narsizm” ve “ego
idealleri” olarak görünüyor. Ancak, psikanalizin hala “devrimci” karakterini
yeniden kazanabileceği yolların arayışına (ya da psikanalizden bu tür
kavramları ve araçları ödünç almaya) yönelik çabalar, çoğu zaman bu kavramların
önceden psikanaliz tarafından ölü doğrulmuş olduklarını, en iyi durumdaysa,
çarpıtılmış olduklarını göz ardı ediyorlar. Narsizm, bir “ilk hal” olarak kabul
ediliyor. Böylece herhangi bir bireyde belirişi bir “gerileme”, dünyayla baş
etme güçlerinde bir eksiklik olarak ta baştan kanıtlanmış varsayılıyor. Freud'a
göre, açıkçası o “psikoz” vakalarının temel “direnç” yapısıdır ve yerine
“aktarma”yı (transfer) geçirmeyi kabul etmeyecektir. Ama böylece, narsizın önce
“bireyselleştirilir”, sonra yeniden, asıl kaynaklandığı tarihsel-toplumsal
düzleme yansıtılır. Kulak pek uzun yoldan gösterilmiştir. Öznelliğin bir “veri”
olmadığı, din, aile ve disipliner toplum gibi kurumlar, kitle iletişimi ve
enformasyon gibi sistemler, iktisadi ve toplum, sal yapılar tarafından
üretildiği ta baştan, bir çıkış noktası olarak kabul edilmeliydi yoksa.
Psikanaliz “narsizm” ya da “fantazm” gibi kavramları “bedensiz” ve
“karşılıksız” bırakır. Gerçekten hiçbir şey psikanaliz kültüründe “beden” kadar
eksik değildir. Yerine yine bedensiz alaşımlar, olgular getirir: Ego-ideali,
imago vb. Belki de şu “ilkel ben”in ne olduğu konusundaki tartışmanın
psikanalizi dağıtabileceği hissedilebilir. Hiç değilse, Deleuze ile Guattari'yi
(ama öncelikle Antonin Artaud'nun “vahşet Tiyatrosu”nu) “Narsist” beden yerine
“Organsız beden” mefhumunu ortaya atmaya yönelten de budur. Çünkü psikanalizin
“narsizmi” tarihsel olarak bir “ilk durum” değil, sanki “gelecekteki” durumdur:
Astrofizikteki Doppler Etkisi'nde olduğu gibi, hem kendi bedenlerinden, hem de
birbirlerinden uzaklaşan bireylerin düşebilecekleri yollardan biri olarak
“otizm”... Belki de enformasyon toplumu adını verdiğimiz “gelecek” çağ bize
insan ırkında otistik bir dönüşümle damgalı bir evrim safhasını tanıtacaktır.
Her şeye rağmen psikanaliz bize bilinçdışını hatırlatmakla, sonradan gözelerini
doldurmakta ve parşömenini eskitmemekte pek başarılı olamayacağı bir “başarı
tablosu” sunmuştur. Bilinçdışı, okunacak bir çivi yazısı, yorumlanacak bir
kutsal kitap, hele hele “karanlık bir dünya' değildir. Platoncu tasarımdan
çekilip kurtarılacak bir bilinçdışı, aktif ignoramus'un,
bilimin, sanatın ve felsefenin güçlerinin eline teslim edilebilir, onlar
tarafından biçimlenmeye bırakılabilir. Ancak psikanalitik kültürün bir dizi
yetersizliği ve önyargısı, böyle bir çabanın önüne en büyük kuramsal ve pratik
engelleri çıkarmaktan hala geri kalmamaktadır.
Bu engeller, öncelikle doğaları ve iddiaları ya çarpıtılmış, ihmal edilmiş, ya
da bastırılmış insan deneyimleri ve yaşantıları önüne dikilmiş durumdadırlar.
Bu deneyimler insan “sanatları”nı zorlaştırıyorlar: Sevmenin ve aşık olmanın
sanatını, ölme sanatını, hakikati söyleme sanatını, ignoramus (bilmiyorum) sanatını ve çalışma sanatını...
İlk sorumuz, öyleyse, psikanaliz yoluyla “aşık olmak mümkün mü” sorusudur.
Psikanalizin pek değer verdiği “aile romansından” bir “aşk romansına' geçerek
başlarsak, ilk göreceğimiz şey, psikanalizin bütün kategori ve kavramlarının
zorunlu bir kaymaya uğrayacaklarıdır. “Romans”tan bahsettiğimiz zaman açık olan
göndermeler içinde, psikanalizin kendini “rahat” hissettiği iddialı anlarında,
salt terapiye yönelik amaçlarının ve buna tekabül eden kuramlaştırma
çabalarının ötesinde, diğer alanlara doğru genişleme eğiliminin varabileceği
yerlerden bazıları fark edilebiliyor: Edebiyat ve sanat eleştirisi, semiyotik
ve kültürel araştırmalar. Oysa analitik kategorilerin bu alanların “daha derin”
gerçekliklerine nüfuz edemediklerini, çünkü basitçe söylemek gerekirse, bu
“derin gerçekliğin” var olmadığını söyleyebiliriz. Böylece psikanaliz, zorunlu
olarak hileli bir kaymayla sanat “yaratıcısı”nın psukhe'sine dönecektir
(Freud'un Leonardo ya da Dostoyevski üzerine çalışmalarında olduğu gibi). Ama
bu da, elbette, “yaratıcı”nın, psikanalizin ele almaktan asla hoşlanmayacağı
“gerçeklik” alanlarından ne ölçüde soyutlanıp Oidipal üçgen e, yüceltme
duygularına kaptırılabileceğine bağlı olduğundan, yine basitçe, “yaratıcı” diye
bir varlık “yok” eleştirisiyle karşı karşıya kalabilecek bir çabadır. Öyleyse,
“aileden dışarı” götürecek “aşk romansı” (Proust?) psikanalize pek ihtiyaç
duymayacaktır. Çünkü psikanaliz galiba aşk meselelerini ya basit psişik olaylar
ya da olgular halinde göğüslemekte, ya da daha derin olduğunu farz ettiği
katmanların üzerine bir köpük gibi yaymayı tercih etmektedir: Aşkın bütün
içeriği erotizme ve cinselliğe boca edilmektedir. Kısaca söylemek gerekirse
psikanaliz temel ve ilksel bir insan deneyimi ve yaşantısı olarak “aşkın”
pratiği, üretimi ve kullanımı konusunda pek yardımımıza koşabilecek gibi
değildir.
İkinci olarak, psikanaliz “rüyalar yorumu” ile erken zamanlardan beri oldukça
içli dışlı olduğu halde, bize “kendi rüyalarımızı görmemiz” konusunda da
yardımcı değildir. Oysa rüyalar, psikanalizin “kişisel derinliklerin” ve
elbette “bilinçdışı”nın dışavurumu olarak tayin ettiği Traumdeutung (bilinçdışına götürecek bir “Kral Yolu” olduğu
söyleniyor) çerçevesinde galiba psikanalistin “rüyalarına” (her yerde Oidipus,
eksiklik, bastırma ve kastrasyon vardır) kaptırılmaktadır. Tehlike divan ile
koltuğu birbirinden ayıran mesafeyi aşarak, dışarıya, toplumsal alanın her
düzeyine sıçrayabilir: Deleuze'ün söyleyeceği gibi “gerçekliğinizi”
başkalarının rüyalarına “yakalanmış” olarak bulabilirsiniz. Oysa şu da ortaya
atılabilir: Neden rüya görmek ve fantezi bir üretim, aktif bir sanatsal
“happening”, bir yaratım ve özgürleşme süreci olmasın? Neden rüya bilinçdışı
içeriklerin, “rüya düşünceleri” adı verilen simgeleşme süreci içinde
çarpıtılması olarak anlaşılmak zorunda olsun? Bugünlerde “gerçeklik kaybı”
konusunda (Baudrillard ve Kristeva gibi düşünürlerin pek vurguladıkları)
yapılan aşırı vurgu belki de “gerçeğin” kendinin bir dönüşüm sürecini dışa
vurmaktadır. Eninde sonunda, “gerçek olmayan”, rüyada (Batılı insanın
televizyon ekranında?) görülen bir “düşsel savaş” düşüncesi, onbinlerce gerçek
insanın “gerçekten katledilmiş” olduğu “gerçeğini” pek ortadan kaldırabilecek
gibi değildir. Öyleyse, “rüya görmenin” bireysel bir mitolojik hikayenin
dışavurumu (üstelik bu hikayenin “arzulanmış olduğu” da varsayılmaktadır)
olduğu, hele hele üretilmemiş bir bilinçdışının tedirginlik verici
dışavurumları olduğu düşüncesinin karşısına, “gerçeklik ilkesi” türünden bir
mefhumun belirsizliğine başvurmak yerine (gerçekliğin ilkesi filan olmaz!),
rüyayı bir “zorunluluk”, bir üretim ve toplumsal-siyasal, estetik, sanatsal bir
“yatırım” veya girişim olarak görmeye davet ederek çıkabilir miyiz? Rüyalar
“üretilmeli” ve toplumsal siyasal dünyanın düzeneklerinin içine dahil
edilmelidirler. Hangi rüyada ya da ütopyada, “çocukluk sanılarının
tekrarlanması”ndan çok daha ötelerde ve çok daha fazla sayıda “toplumsal” dava
ve yatırım yoktur ki? Sorun acildir, çünkü rüyaların kişisel olmaktan çok
toplumsal düşlemlere dayandığı türünden bir düşünce (Jung “kolektif bilinçdışı”
ve “arketipler” türünden kavramları aracılığıyla böyle bir yoruma daha
yakındır) bizi zorunlu olarak, Deleuze'ün söylediklerinin de ötesinde,
“başkalarının rüyalarına yakalanmak” felaketinden kurtulabilmek için “kendi
rüyalarımızı üretmeye” davet ediyor.
1. Ignoramus:
Bilincin aktif sınırı olarak bilinçdışı
Psikanalitik kuramın, pratiğin ve kendini dayandırdığı” geniş” ya da “dar”
(Psikanaliz cemaati) kültürlerin karşısına, bütün tartışmanın eksenine
yerleşmiş olan merkezi bir temanın, “bilinçdışı”nın bir “üst alanı” olarak
önereceğimiz bir temayla, ignoramus
ile çıkıyoruz elinizdeki yazıda. Bir ara (ve halen), paradoksal görünümlü bir
sorunun, yarı şaka-yarı ciddi sorulduğunu hatırlıyoruz: “Freud'un keşfinden
önce bilinçdışı var mıydı?” Bu sorunun çerçevesine girmeden, daha doğrusu
etrafından dolaşarak, hemen şu soruyu sormakta başlıyoruz: Acaba bilinçdışı,
karşılığında şu Kantçı sorularla çıkmaktan vazgeçebileceğimiz bir üretken
kuvvet haline getirilebilir mi: Ne bilebilirim, ne yapabilirim, ne umabilirim?
Acaba, Freudçu bilinçdışı teması, bilincin sınırlarını ve aklın yolunu
kaybetmemesini sağlamaya yönelik “zorunluluk” sınırlarını keşfe çıkan Kant'ın
sorgulamasının “gerçek” ve “başarılı” bir ters-çevrilmesini başarabilmiş miydi?
Tam da “bilinmeyen” ile “bilinenin” karşı karşıya geldikleri temas noktalarında
ya da huzursuzluk verici hudut boyunca yaşanan gerginliğin niteliği yüzünden “bilinçdışı”
belli bir yetersizlikle damgalanmış halde çıkmıyor mu karşımıza? Bu gerginlik,
açıkçası, konumların simetrik olmayışından doğuyor gibidir: Freud'un soruları
neyi bilemiyorum, neyi yapamıyorum, neyi umamıyorum tarzında sorulmuşlardı. İlk
bakışta onu “felsefi gelenekten” devraldığı temalar konusunda azlediyorlar ve
yüzeysel bir gözlemle yetinirsek, felsefeye (özellikle Kant'a, Hegel'e,
Kierkegaard'a, Schopenhauer'e ve kuşkusuz Nietzsche'ye) olan borcunu itiraf
etmekteki tereddüt dolu isteksizliğini dışa vuran bir ilerleyiş sürecini
başlatıyorlar. Bilinçdışını bir fetih ya da keşif hedefi olarak sunmakla,
“bilinenin” hanesine kazandırılacak malzeme arasındaki uyuşmazlık Freud'un
psikanalizinin hem başarısı hem de başarısızlığıdır. Başarısıdır, çünkü her
“bilinenin” ve insana emniyet duygusu telkin eden her kesinliğin, karmaşık bir
bilişsel ve bilinçdışı mekanizmalar terkibi tarafından yönlendirilmekte
olduğunu gösterebilmiştir. Başarısızdır, çünkü bu mekanizmaların da
“üretilebilir” ve “düzenlenebilir” olduklarını, kısacası yeryüzündeki kaderin
bir buyruğu uyarınca ta baştan veri olmadıklarını görememiştir.
Ignoramus, böylece bilinçdışına
yönelen felsefi bir kategori olarak iş görmeye çağrılabilir. Bir anlamda onu,
bir bilinçdışı üretimi faaliyeti, isterseniz sakıncalı gördüğümüz bir terimle
“bilinçdışı üretim tarzı” olarak kabul edebiliriz. Bilinçdışının elde edilmesi
ne mübadeleyle, ne de Tanrısal ya da Şeytani kuvvetlerin bahşetmesiyle
mümkündür. Deleuze'ün, farklı bir anlamda, altını çizdiği gibi, onun üretilmesi
gerekir. İşte ignoramus, aşağıda
inceleyeceğimiz çeşitli tarzlar çerçevesinde, bilinçdışını üretebilecek,
psikanalizin yaptığı gibi, “yorumlamayla” ve “iletişimle” yetinmeyecek bir
üretim aracı olarak kendi temelini, arka planını bulur. O, bilişsel ya da
iletişimsel olan her şeyin sınır ötesidir, çünkü kısmen “bilinen” ile
“bilinmeyen”i ayıran hududun kalınlığını paylaşmakla birlikte ona üstten bakar.
Bununla “ne bilebilirim” ile “ne umabilirim” sorularının arasında yer alan
“ütopik” bir bilinç değil, “ne yapabilirim” sorusunun kanatlarında ilerleyecek
bir bilinç ötesidir. En belirgin ve yaşamsal örneklerini sözün bittiği yerde
sözün sürebildiği bir sınır ötesinde görebiliyoruz: Spinoza'nın Etiğinde ve
Marx'ın “felsefe-ötesi”nde.
Ignoramus, bilmiyoruz, ölümler
(felsefenin ölümü, ideolojilerin sonu, devrimler çağının bitişi gibisinden)
ilan etmez. Buna karşın, “bilmiyoruz” diye telaffuz edilen birçok itiraf
tipinden (bilimsel, gündelik, sanatsal) de özel olarak kendini ayırır. Bizzat
kendisi, telaffuz edilen itiraflar arasında yer almaz, inançla bilim arasındaki
eşitsiz mücadele içinde yer aldığı zaman “boyun eğiş” pratiği olarak icra
edilen inanç zararına “bilimin bilişsel alanını” ilerletmek amacına sahip
olmadığı gibi, bilişsel alanın üzerine yazılmayacak çok etkili bir yazıyı
üretmeyi amaçlar. Ignoramus telaffuz
edilmez, telaffuz edilen her şey tarafından örgütlenen bir sonuçtur. “Orada
artık her şey biter”: Ya Foucault gibi “gülmeye başlarsınız” (gülme üretimdir
çünkü), ya da bir Stoacı gibi sessizce “ölüme geçersiniz.”
Freudçu bilinçdışının karşısına, böylece Spinoza'cı “bilinçdışı”nı, daha
doğrusu ignoramus'u çıkaracağız.
Bilinçdışı kendini gölgeleyebilecek karanlık güçlere her zaman açık kılınmıştır
Freudçu kuram ve pratikte. Mutsuz bilincin Stoacılardan çok farklı bir yöntemle
kabullenilişidir. Böylece psikanalitik literatür, Lacancıların yaptığı gibi
“değişken” bir dili bilinçdışı mefhumu ile çakıştırmaya çalıştığı zaman bile
mutsuz bilinci geri itmez: Yüzey ile derinlikler hiçbir zaman aynı düzlem
üzerinde çatışmaya girmedikleri için, her zaman düşmanın karanlık gölgeler
oyunu ile karşı karşıya kalmaya mahkum ediliriz.
Bilinçdışı mefhumuna karşı çıkarılacak bir ignoramus,
“bilmiyoruz”, belki de psikanalitik kültürün “eksiklik” diye damgaladığı ve
öykündüğü bir “gerçekliğin” ötesine geçişin yardımcı kavramlarından birini
oluşturabilecektir. Psikanalizin bilinçdışını genel olarak aradığı yerler
(nörofizyolojik kaynaklı, ya da giderek “Libido” enerjetiğine bağlı olarak) ve
dışavurumunu oluşturduğunu varsaydığı semptomlar eğer henüz “imleme”
yapamıyorlarsa (bilindiği gibi, semptom ile “imleyen” (le signifiant) arasında
yaptığı dikkatli ayrımla Lacan öne doğru bir adım atmıştı1) bilinçdışını bir tür “bilinç” olarak algılamamızı
gerektiren bir düzleme sıçrayıp sıçramayacağımız konusunda kuşkular, Freud da
dahil olmak üzere birçok kafayı bulandırmıştı: Bilinçdışı bir “düşünce” nasıl
mümkün ola bilirdi? İnsanın “elinden alınıyordu” düşüncesi ve düşüncesinin o
pek özgün, pek güvence telkin eden üretim güçleri... Ya da, daha kötüsü,
bilinçdışı “uygarlığın bir rahatsızlığı”na tekabül ediyordu... Bilinçdışı hep
“istiyordu”. Arzu duyuyor ve bunu, hiç bir zaman sürüncemede kalmaya katlanmak
istemeksizin, dolaysızca ve mümkün olan en kısa yollardan doyuma kavuşturmaya
çalışıyordu. Öteki, insanın içine girmiş, onu, düşüncelerini, duygulanımlarını
yeniden biçimlendirmiş, kurgulamış ve kendi amaçlarına yönlendirmişti...
Hegel'in söylediği gibi “aklın bir hilesi” ile karşı karşıyaydık... Üstelik
artık “mutlak”, dolayısıyla “aşkınlık görünümü altında” bir kuvvet değildi
bu... En samimi yakınlıklar, insan zihniyle arasına herhangi bir şeyin
girebileceği hiçbir boşluk bırakmaksızın, hayaller ve düşler dünyasının
yakınlıkları kadar dolaysızca, bu kuvvet tek tek hepimizi sarıp sarmalıyor,
yönlendiriyordu. “en yakın yol” ve “mutlak olumlama” temel ilkeleriydi.
Neredeyse doğal bir yasa gibi, beşeri değerlerin büyük bir kısmını hiç
tanımadan, derinliklerden fışkırıveriyor, patlayışlarını ta uzaklardan
(edebiyattan tarihe kadar) işitebiliyorduk. Psikanalizin onu sıfatlandırış
tarzının teologların Tanrı'nın sıfatlarından bahsedişine ne ölçüde benzerlik ve
farklılık gösterdiğine bir göz atmak gerekiyor hemen: Bilinçdışının “içeriği”
içgüdülerin “temsilleriyle” yüklüydü. “Yoğunlaşma” ve “yer değiştirme” onun
temel mekanizmalarıydılar. Çocuksu olmayı hep sürdürmüştü, sürdürüyordu ve
sürdürecekti. Zaman dışıydı... Ama bilincimizi durmadan rahatsız etmeyi de
sürdürüyordu, sürdürecekti... Kısmen bir Spinoza Tanrısı ile karşı karşıyaydık
öyleyse. Kendi dışında hiçbir “amaç” tarafından yönlendirilemeyen,
tanrıbilimcilerin tanrısı gibi sıfatlarını kendi “töz”ünden türetmek yerine,
tözünü sıfatlarından türeten bir Tanrı... Üstelik Freud, bu sıfatların asla
“insan biçimli” olmadıklarını da fark etmiş görünüyordu. Dinamik, enerjetik
tanımı içinde bilinçdışı, sanki tüm harekete geçirici kuvvetleri ve eylem
kuvvetlerini içinde toplamıştı...
O, sanki dünyaya tümden kayıtsızca işleyip duran bir şeydi. Freud, Spinoza'nın
eski bir formülünü tekrarlıyor gibiydi ilk başta: Hakkında bilinçli olunması
herhangi bir şeye herhangi bir şey “eklemez”.2 Şuura ve “içebakışa” yönelik bütün bir Ondokuzuncu
yüzyıl antropolojisi ve psikolojisi Freud'un kavramınca topyekun derin bir
sarsıntıya giriyordu.
Ardından kavramın yozlaşması sürecine girdik: Sanki bilinçdışını “keşfeden”
psikanaliz onu sindirememiş, tartışılabilecek ve elinizdeki metinde tartışmayı
umduğum birçok nedenden dolayı (pratikte ve tarihsel olarak Freud, Jung ve
Adler gibi “babaları” birbirlerine düşüren kavga, yüzyıl sonundan beri ısrarını
sürdüren toplumsal ve iktisadi buhranın billurlaşması, psikanalitik pratiğin
hastayı salt “kafatasının içinde” soyutlanmaya çağıran koltuk-divan-sükunet
aygıtı ve bu sonuncusuna bağlı olarak, mutlak veri olarak kabul gören bir “aile
evi” sükuneti...), sıfatlarını pek kolay “tözleştirmiş”, tözüne de pek aceleci
bir tavırla yeni sıfatlar ekleyerek biçimselleştirmişti. Bilinçdışının
“belirsiz” niteliği kavramın emniyet supaplarının işlemesini engellemiş gibiydi:
Laplanche ile Pontalis'in gözlemledikleri gibi, başlangıçta bir “sistem” ve
“töz” olarak adlandırılmış (isim haliyle, das Unbewusste) bilinçdışı, geç dönem
kullanımlarında sıfatlaşıyordu: unbewusste... (Laplanche & Pontalis,
1973:474-5) Neden acaba? Birkaç nedeni daha şimdiden sıralayabiliriz: Dinamik
karakterinden boşaltılan önemli bir içerik miktarı, topografik, dolayısıyla
hareketsiz ve üretken olmayan bir alana aktarılmıştı. Buna göre, insan ruhu
(hangi insanın ruhu?) bilinçli alana indirgenemiyordu. Öyleyse başka alanlar
vardı: Açıkça söylemek gerekirse, belli bir andan sonra Freud, bilinçdışını
belli bir “ruhsal yer” olarak tanımlamaya girişmişti. Öyleyse bilinçdışını
anlamak için, onun “yerleşme tarzı”nı çözümlemek gerekecekti. Ama uzun zamandır
sürdürdüğü tedavi pratiği birikimi, Freud'u anlaşılan “bilinçdışı”nın pek de
“rahat” yerleşemediği bir coğrafya üzerinde bulunduğu fikrine vardırmıştı.
İkinci bir garip düşünce buradan doğallıkla türüyordu: Bulunduğu yerden hep
“rahatsız” bilinçdışı dışa açılmak, başka coğrafi bölgeleri istila etmek
zorunluluğunu hissediyordu. Ne var ki daha rüyalar bilimiyle uğraştığı
sıralarda Freud'un keşfettiği sansür, bu istilanın dolaysızca
gerçekleştirilmesini engelleyecek, “bilinç” alanında -deyimin “siyasal” niteliği
mazur görülürse- ancak “lobiler” yoluyla temsil edilmeye razı olacaktı. İster
“düş düşünceleri”, ister “temsiller” aracılığıyla olsun, bilinçdışının
ifadeleri hep bir “dolayım” yoluyla görünür hale gelebilecektir. Öyleyse, şu ya
da bu otorite tarafından “katlanılamaz” bir içeriğe sahiptir bilinçdışı... Daha
şimdiden her şey siyasal ve toplumsal mücadeleler ekranı üzerine yerleşiyor
gibidir. Ancak Freud bunun “kişisel” ve “biricik” olduğunda o kadar ısrarlıdır
ki (onu Jung ile bozuşmaya iten nedenlerden biri buydu), her şeyi psişik
aygıtın üzerine kazımayı sürdürmektedir: Göstergelerin yazıldığı ardışık bir
süreç (Niederschriften) olarak tasarlanan bir aygıt... Böylece, Toplum ve Bilim
dergisinin elinizdeki sayısının temel açılımı olmayı uman bir yaklaşım tarzı,
yani toplumsal ve siyasal alanı psikanalitik kuramın sunduğu olanaklarla
çözümlemeye girişmek, Freud'da bulunduğu haliyle ta baştan dışta bırakılmış
görünen bir adımdır.3
Bilinçdışı ile bilinç arasında bir “üçüncü kişi” olmaya yazgılı
olduğu anlaşılan psikanalizin yine de bilinçdışına götürecek bir “kral yolu”
olduğu söylenecektir: Rüyalar. Varsayım açıktır - ne kadar sansürlenmiş,
bastırılmış ve geriye itilmiş, çarpıtılmış temsillerle ve imgelerle
dışavurulmuş olursa olsun, süreç çözümseldir (analiz): Yani orada, zaten hazır
bulunanı keşfe çıkacaktır psikanaliz. Öncelikle “temsilin”, ardından da sansür
işlevinin çözülüp dağıtılması, bilinçdışı içeriği kısmen boşaltacak, ısrarlı
saldırılarını durduracak, onu rahatlatacaktır. Freudçu bilinçdışını Spinozacı
bilinçdışından ayırt eden ilk belirlenirole karşılaşıyoruz böylece: Sonradan,
“topografık” adı verilen modellerinde Freud'un tanımaktan geri kalmadığı ego,
hatta süperego işlevlerinin de bilinçdışı kısımlara sahip olduğu düşüncesi
doğrudan doğruya psikanalitik analizin işleyişinin bir ürünü olarak kabul
edilerek, “dışarısı” diye nitelendirilen dünyadan, toplumsal çatışkı ve
mücadeleler alanından, çoğul nitelikli toplumsal ve siyasal ilişkiler
dünyasından soyutlanacak, psikanalitik sözün ve söylediklerinin (aile, Oidipus,
hadımlaştırma vb.) alanına kapatılacaktır. Bilinçdışının erken
“tözleştirilmesi” (sistem ve adıl olarak das Unbewusste) nasıl onu ilk başlarda
“mitik” ve “usdışı” güçlere mahkumiyetin nedeni olarak tanıttıysa, bu tözün
sıfatlarına (unbewusste) pek erken kavuşturulması da psikanalitik
“tipoloji”nin, “kişiliğin” kuruluşunu sakatlamış görünmektedir. Id, ego ve
superego sistem olarak bilinçdışından apayrı bir “bilinçdışı görünümler” alanı
içinde yüzmeye bırakılacaklardır böylece. Bir tiyatro, bir mise-en-sciine
ortamında, “bilinçdışı idealar” artık temsiller, ya da göstergeler halinde
değil, fantazmalar halinde örgütleneceklerdir.
Ama tiyatronun “temsilini” gerçekleştirdiği bir mekan da ta baştan
varsayılmıştır. Aile... Daha doğrusu, ana-baba-çocuk üçgeni... Aile bireyleri
arasından şöyle böyle seçilebilen “toplumsal tip” de hazırdır: Nevrotik
birey... Eserin kahramanı ise, ego idealinin en güçlü trajik kişiliğidir:
Oidipus... Tiyatronun mekanı temsilden önce kurulmuş olmalıdır: Her şey, bilinçdışının
işleyişinden önce gelen, yazılı bir piyesin sahnelenişi ortamında geçecek
gibidir. Tragedya ürünü olarak Oidipus evrenseldir. Aile, ana-baba-çocuk
üçgeni, evrenseldir. Toplumsal tipe, nevrotiğe gelince, o da evrenseldir...
Böylece, psikanalizin “bilinçdışı”, ignoramus'tan,
felsefi “bilinemezciliğin” pek uzağında tanımlanmış bir “bilmiyoruz”dan
uzaklaştırılmıştır. Psikanalitik yaklaşım, her durumda, “orada hazır bulunan”
(wo es war soll ich werden) bir bilinçdışına doğru yönelmektedir. Heidegger'inki
gibi bir orman patikasından çok, bir “kral yolu”ndan dem vurulması bundan
dolayıdır. Böylece “bilinçdışı”, Platonculuğun son sığınaklarından biri haline
getirilerek -üstelik- yapılaştırılacak ve mümkün olan tüm anlamları
işaretlemesi sağlanacaktır: İşte Lacan... İyileşme belirtisi olarak hastadan
beklenen tek bir söz vardır: “Ben zaten bunu hep biliyormuşum...” (Freud,
1953:79)
Galiba tam bu noktada, bir zamanlar “ne bilebiliriz” sorusunu soran Kant'ın
ilerleyişini “gerçek anlamıyla” tersine çevirmeliyiz... Bir filozof
“bilmiyorum” dediğinde pek de kişisel bir itirafla karşı karşıya olduğumuz
zannına kapılmamamız gerekir. Belki orada, artık sözlerle ve açıklamalarla kat
edilecek bir “daha ötesi” kalmamıştır; belki de, felsefenin ulaşabileceği
değişken sınırların ötesinde, spekülatif adımların artık sürçmeye, sözlerin
kekelemeye, umutların körelmeye, konumların belirsizleşmeye, bildik insan
yüzlerinin silikleşmeye yüz tutacakları bir 'no man's /and' çıkmıştır
karşısına. Belki de bir sanatçının çoğu zaman hoyratça bir coşkuyla kendini
atıvereceği bu yenidünya karşısında filozof elbette tedbiri elden
bırakmayacaktır. Ama Heidegger'in anlattığı gibi, hiçlikle karşılaştığında
hemen sırra kadem basacak bir bilimci gibi, bu sınırda mevzilenmeyi, ya da
yüzgeri etmeyi de yediremeyecektir kendisine. Eşiğin her durumda aşılması
gerekmektedir. Böylece felsefeci, öğretisinin nihai ve çoğu zaman “ideal”
kalmaya zorunlu çerçevesini her zaman bir “eşik” üzerinde düzenlemeyi
amaçlayacaktır. Kavramsal yapıyı saran zar her an bu eşik ile temas halinde
olmalıdır. Öyleyse felsefecinin “bilmiyorum”u sanatçının ve bilim adamının
“bilmiyorum”undan farklıdır: Sanatçı “bana ne olduğunu, ızdırabın nereden
geldiğini, neye inandığımı, inanacağımı, beni ve eserimi kanatlandıranın ne olduğunu
bilmiyorum”, diyebilir. Bilimci ise, kısa ve tok bir sesle, insanların yüzüne
pek bakmadan söylenen bir “bilmiyorum”u telaffuz ettiği anda, herkes bir tür
“henüz değil”in ima edildiğini anlayacaktır: Henüz o düzeyde, varlığın
katmanlarının o kadar derininde değiliz, demektedir.
Ignoramus felsefe içinde en güçlü
“duygulanımlar” arasında bulunuyor: Belki şu ünlü “hakikat” anı, bir Erlebnis
bile böyle bir duygulanım gücünü, bu kadar etkili bir “eyleme geçme” tutkusunu
yaşatamaz. Hakikatin “kavranması” ile “eyleme geçiş” arasında hiç bir zorunlu
bağ bulunmadığını rahatça söyleyebiliriz. Aksine, Nietzsche'nin ortaya koyduğu
gibi, “hakikat” çoğu zaman bir rahatlama ve durgunluk aracı, neredeyse bir
“durak noktası” ya da “son” olarak ortaya çıkmıyor mu? Freud'un formülünü
tekrarlayalım: Bana “hakikati” değil, “kesinliği” ver! Ama bunu nasıl
anlamalıyız? “Kesinlik” denilen pasif duyguyla hiç uyuşmayan “bilmiyorum”,
“hakikat” ile pekala uyuşabilir, hatta örtüşebilir.4 Çünkü hakikat inancı temellendirebilir. Ama kesinlik
kuşkusuz önyargıların bir parçası olarak talihin savuracağı tehditler
karşısında yitebilecektir. Hakikat, eğer “mutlağın” dışavurumu olarak
düşünülmüyorsa, bir taraftan hakikati “söyleyen” ile öte taraftan da ona
“bağlanan” ile uzlaşabileceği göreli bir norm haline gelir. Böylece hakikat
artık “keşfedilecek” bir şey değil, üretilen ve esas önemlisi üretilmesi
gereken bir şey haline gelir. Bunun tek mümkün formülasyonuna bir kavram
yaklaştırmak istediğimizde ignoramus
sözcüğünü kullanmayı önermemizin nedeni budur. Hakikatin “bilinçdışı”
tarafından söylendiği yolundaki psikanalitik iddia ise bu ilişkiyi tersten
kavramaktadır: Psikanaliz, Gilles Deleuze ile F. Guattari'nin hatırlattıkları
gibi, “bilinçdışının da üretilmesi gerektiğini” göz ardı etmiştir. (Deleuze
& Guattari, 1972:205)
Öyleyse ignoramus'un iki mümkün
modelinden bahsedebiliriz: Birincisi, Freudçu bilinçdışı kurgusunda ortaya
çıkıyor: Hakkında “bilinçsiz” olduğumuz her şeyi içeren bir “bilmiyoruz” ile
karşılaşıyoruz orada. Bu, bir “farkına varma' zorunluluğunun, giderek
kaçınılmaz bir “kesinlik” arayışının tespit edilebileceği, Freud'un “tedavi”
adını verdiği bir sürece açılması anlamına geliyor. Artık şu bulutsuların,
“düşsel” dünyaların bile bir “kesinliğe” ihtiyacı olacaktır. Rüyaların getirdiği
uyuşukluk, derinlerde, daha derinlerde “hakikat”ten bile derin “kesinliği”
sunmaya mecbur bırakılacaktır. İkincisi ise, Freudçu “bilinçdışı”na karşı bizim
bir model olarak önermeyi düşündüğümüz Spinozacı “bilinçdışı”dır ve ana açılım
çizgisini şimdilik okuyucuya garip gelecek bir dizi formülasyonda bulur: Buna
göre, hakkında “bilinçli” olmak, doğru bir fikre “hiç bir şey” eklemez. Çünkü
basitçe söylemek gerekirse, “doğru bir fikrin”, idea vera'nın, başka bir
deyişle, “upuygun” fikrin kendinin ve bağlantı içinde olduğu kesin
belirlenimler zincirlemesinin ötesinde hiçbir katkıya ihtiyacı yoktur: Doğru
fikri bize ne bir Tanrı, ne de şeylerin “aşkın” düzeni bahşedecektir. Böylece
“bilinçdışı” kullanılan, üretken bir fikirler, tutkular ve duygulanımlar (affectus)
silsilesi haline gelir. Spinozacı bir bilinçdışı mefhumu bizi aktif bir
kullanım alanına, potansiyel güçlerin aktarımına ve değerlendirilmesine açmaya
yönelten özel bir ignoramus tarzı
olarak karşımıza çıkar. Keşfedilip yorumlanacak, çoğu zaman “karanlık”, hiç
değilse “gölgeli” bir kuytu yer değildir. Aksine, onun yönelimi doğrudan
doğruya üretmeye (kendinin üretilmesi de dahil olmak üzere) ve faaliyete
yöneliktir. Yine de keşfedilmesi, anlaşılması ve bilinmesi gerekir. Burada ger
çekleştirmeyi umduğumuz, psikanaliz eleştirisi ışığında önemli bir boyutunu
açığa vurabilecek bir keşif harekatını gerektiren “aydınlık” türüdür...
Bu keşif harekatı konusunda söylenebilecek çok şey var kuşkusuz. Aşağıdaki
bölümlerde, Marx ve Nietzsche ile birlikte, modern insanın dünyaya bilimsel,
felsefi ve sanatsal bakışını değiştirenlerden biri olan Freud örneği ışığında,
bir keşif harekatı olarak felsefenin güçlerinin nereye kadar yetebileceğini,
çağımızın düzlemlerinde ve geleceğe ilişkin beklentilerin alanında, bu harekatı
en iyi gerçekleştirmiş eski düşünürlerden birinden yola çıkarak aydınlatmaya
çalışacağım: Spinoza... Bu filozofun yapısalcılık sonrası “geri dönüşü” yine
bazı “gizli yakınlıklar”ı deşmemizi, Freudçu “bilinçdışı” karşısında, insanın
aktif kullanımına ve üretken faaliyetine doğrudan dahil olacak bir “bilinçdışı”
mefhumunu üretmemizi güncel bir gereklilik haline getiriyor. 5
Önereceğimiz ignoramus ise
önce Spinoza'da, ardından Marx'ta beliriyor: Evet, Marx'ın bir “bilgisi”, hatta
Gedanken konkretum sözüyle dışa
vurduğu “somut” bir bilgisi eserinin yapraklarında vardır; hep vardı ve hep
duruyor. Önce, hep orda bırakıldığı, artık gündelik yaşamın akışına dahil
edilmekten vazgeçildiği için duruyor. Öyleyse, yeniden bir ilk harekete ihtiyaç
yok mu? Üstelik düşünen varlıklar olduğumuzu hala kabul ediyorsak, bu primum movens'i ilk olarak düşünme alanında aramak zorunda olduğumuz da
ortaya çıkıyor. Ama bu niteliği, “ilk harekete geçirici ilke” olma niteliğini,
dolayısıyla gücünü taşıyacak bu düşünce nasıl bir düşünce olmalıdır? Sözgelimi,
Çin düşüncesi dolayısıyla Joseph Needham, Batı düşüncesinde hakimiyet kazanan
bir özelliğin, “kafatası içine hapsolmuş” bir düşünce tasarımı olduğunun altını
çiziyordu -Descartes'ın o yoğun “soba başı” meditasyonlarını hatırlayın. “Beyne
ait” bir düşünce fikriydi bu... Orada bilimin (o zamanların deyişiyle bilgi ve
felsefenin) bir hapsedilişi, düşünen bir ben' e indirgenişi artık her zaman
varsayılacak ve geçerliliğini bilimin ve kültürün her alanında sürdürmesine
elverecek bir güçle formüle ediliyordu: Cogito. Yani Düşünen Ben...
Benmerkezcilikten idealizmin en sofu tarzlarına varıncaya kadar baş tacı
edilebilecek, hiç değilse katlanılabilecek olan bu öğreti, belki günümüzde
değerinden pek çok şey kaybetti ve saldırıya uğramaya devam ediyor. Ama
mayalandığı yerler için aynı şeyi gönül ferahlığıyla söylemeye cesaret
edemeyeceğim. Reform ve Protestanlık aracılığıyla Hıristiyanlık kendini modem
uygarlığın en derin kültürel kodlarının içine enjekte ederken, temelde iki şeye
özel bir özen gösterilmiş olmalıdır: Bir taraftan Yaratıcı Tanrı'yı doğanın,
üzerine bastığımız toprağın ve tepemizdeki göğün dışına atmak... Öte taraftan,
buna paralel olarak, kültürel, ideolojik, siyasal, felsefi, bilimsel, sanatsal,
ahlaki yaşam alanlarından toplanarak bir araya getirilmiş, cismani olmayan bir
varlığı theatrum philosophicum'un, felsefenin sahnelendiği tiyatronun (yoksa
Kant gibi bir Kampfplatz'dan, “savaş meydanlarından mı bahsetmeliydik)
sahnesine salmak. Bilen özne, işte buydu. Onu, bilimin yöntemleştirilmesinde,
akademikleştirilmesinde ve genel olarak kurumlaştırılmasında olduğu kadar,
kültürün öteki alanlarında da, sözgelimi, sanatta, siyasal kurumlaşmalarda ve
toplumsal hareketlerin yapılaşmasında bile bulabiliyoruz. Son olarak, elbette,
belki de karşı çıkılacak bir iddiada bulunmayı göze alarak, psikanalizde ve
psikanalizin çağdaş uygulama alanlarında...
Bu mutlu bilgeliğin iki üçyüz yıl içinde karşılaştığı felaketleri, geçirdiği
derin sarsıntıları sayıp dökmeye hiç gerek yok. Günümüzde doğayla ve
teknolojiyle ilişkisi rahatlıkla sorgulanabilir hale geldi. Çünkü hiç değilse
bir eleştiri şansı vardı düşüncede. Ne de olsa, çoktandır, felsefenin artık
soba başında meditasyonla, kendini dinleyerek ve bedeninden arındırarak
yapılabileceği o saraylı rahatlığı burjuva düşüncesinden ve mutsuz bilincinden
artık umamayız. Ama bilinç, şu sihirli “düşünüyorum”, taktiklerini bilmeyeni
ciddi rahatsızlıklara uğratabiliyorsa (Nietzsche'den, haydi haydi Freud'un
metapsikolojisinden beri bildiğimiz gibi) “felsefe nedir” ve “ne işe yarar”
sorularını sormaya devam etmenin meşruiyetini ortaya koymak için bir neden
bulabiliriz.
Onyedinci yüzyılın ilk büyük düşünürü Descartes, bilinci taktiklerini tanıyarak
yakalamak ve hapsetmek istiyor gibidir. Ansiklopediyi ayıklamanın siyasal
öneminden başka bir yerde söz etmiştik (Baker, 1996): Başlangıç formülü hemen
beliriyor önümüzde -ignoramus,
bilmiyoruz... Bu Sokrates'e atfedilen tavır değildir artık. Yunanlı'nın
“bilmiyorum”u elbette bilimsel bir yöntem olarak tasarlanmamış, daha saf, ama
daha etkili bir paradokstur. Descartes'ın “bilmiyorum”u ise, daha geniş bir
“bilmiyoruz”un alanından kesilip çıkarılmış, yoğunlaştırılmış hatta belli bir
tutku yüküyle teçhizatlandırılmış bir ignoramus
türüydü. Bir yöntemdi ve bu yüzden, işin ta başından, prima facie, uygulanmalıydı. Patolojisini incelemek ise daha da
ilginç sonuçlara vardıracaktır: Derin dolayımlarını ve varsayımlarını o çağın
daha tutkusal bir kişiliğinde, Pascal'da bulabileceğimiz (hani şu “evrenin
kırıntısı olan insan” ve oynanması gereken “kumar”) ahlaki maraz hali
Descartes'ı, hatta bütün Onyedinci yüzyıl düşüncesini ziyaret etmekten bir an
geri kalmamıştır. Tedirginlik had safhadadır ama (hiç değilse) kafa karışıklığı
değil... Daha çok, çocukça bir çaba ile Goliath'ı dize getirmek söz konusudur.
Tanrı önce gündelik yaşamı, ardından göklerin diğer katlarını birer birer terk
edip uzaklaştıkça (çok geçmeden Napoleon'a “öyle bir varsayıma ihtiyaç
duymadım” diyecektir Laplace) hiç değilse kişinin bütünlüğünü bir arada tutmak
gerekecekti. İnsan, Rönesans sanatçılarının sayesinde, bir makineydi artık.
Ruhun özgürlüğü ve özgür istem tartışmaları, toplumun ve kutsallık mekanlarının
hemen hepsinde, hiç değilse Luther'den beri, patlak vermişti çoktan. Descartes,
her şeyi sobasının başında, düşünerek yapabileceğini varsayma cesaretini
gösteren belki de ilk insan olarak ayırt edilebilir. Ayık1amanın diğer
düşünürleri, benzeri bir varsayımdan hareket ediyor olsalar da (hani şu açık ve
seçik fikir arayışı) soba başında düşünmenin ne olduğunu düşünmeye girişmenin,
bunun için “geçici bir ahlak”la silahlanmanın (tabii ki bir tedbir olarak), bir
“ilk felsefe”nin bütün sorunları çözebileceğini asla hayallerine bile getirmiş
değillerdi. Anlaşılan Descartes'ın patolojisi özel bir tutkudan, saplantı
haline dönüşmektedir: Evrenin, dünyanın, hatta Tanrı'nın bile, bizi
“kandırabileceği “, enayi yerine koyabileceği kuşkusu. Psikanaliz bize bunu
neredeyse evrensel bir insanlık hali olarak sunuyor: Bana hakikati değil,
kesinliği ver! Bir duygu ile bir hakikati değiş tokuş etmeye razı olmanın ne
büyük bir kayıp olabileceğini bir düşünmeye çalışın: Üstelik zarar, hem
duygudan hem de hakikatten verilmiştir. Descartes, kendisini kandırabilecek her
şeyin önünden çekilir, hedef küçültür, hakikatlerin tümünden vazgeçer,
duyguların ve tutkuların hepsini askıya alır... Psikanalizin ileride
“gerileme”, regresyon adını takacağı bu ruh halini, çok daha önceden, aktif bir
yöntem haline getirmeyi başarır. Yine de, söz konusu saplantı, düşünmenin
sürdürülebilmesi açısından, hiç de askıya alınmış gibi değildir. Öyle bir
noktaya kadar gerilemeliyim ki, yeryüzündeki hiçbir şey artık beni
kandıramasın:6 Bu,
paranoyak düşünme ve imgeleme tarzının harekete geçirici temel motifi değil
midir? İşte, evrende uzamsız bir noktada odaklanmış cogito'nun oluşum süreciyle
karşı karşıyayız. Oradan artık güvenle ve kesinlik arzularını tatmin ederek,
dünyanın ve evrenin tümünü işgale çıkabilecektir. Bir zamanlar Arkhimeides'in
kaldıraç noktası olan şey, evreni bir öznenin çevresinde döndürmeye başlayan
Kant'ın “Kopernik D evrimi “ne varıncaya kadar, cogito'nun etrafında dolaşıp
duracaktır.
Sonuç? Doğa, hatta Tanrı, artık her şeyden önce “bilinebilir” nesneler arasına
yeniden sokulacaktır -ama hep “düşünen bir ben”in bileceği nesneler haline
indirgenerek. Ama artık düşündüğü varsayılan ben'in, cogito'nun bütünlüğüne
sürekli yeniden çeki düzen verilmesi zorunluluğu doğmuştur: Eğitilmesi,
insanlaştırılması, ahlakileştirilmesi, uysallaştırılması için devreye sokulması
gereken ağır teçhizatların tarihini Foucault'nun eseri yeterince gözlerimiz
önüne seriyor. Doğanın “bilinebilirliği”, onu “bilinebilir” hale getirecek
sonraki araçların tarihini de önceden varsaymıyor muydu zaten? Yöntem olarak
Descartesçı ignoramus, Tanrıyı Dünyanın, bedeni ruhun, özneyi de nesnenin
dışına atmanın temel taktiği olarak işlev görmüştür. Bu sürecin İktisadi,
toplumsal ve siyasal yönleri elbette tartışılmaya devam ediyor. Ama bunların
artık toplumsal yaşamın her alanında, neredeyse fark edilmeksizin (çünkü sorgulanmaları
bilinmelerinden daha zordur) varlıklarını sürdürdükleri, modern insanın düşünme
ve eyleme tarzlarının içinde hatırı sayılır bir güce ve yere sahip olduklarını
hatırlatarak tartışmamıza devam edelim.7
Freudçu “bilinçdışı” mefhumunun belirişi ve tanımlanması, giderek
soyut ve somut nitelikleri ile “yapısal” bir çerçeveye kavuşması, en sonunda da
Lacan'ın “bilinçdışı dil gibi yapılaşmıştır” formülüyle selamlanması,
kaynağında yatan temel ignoramus deneyiminin (Freud'un, görüldüğü kadarıyla,
her şeyden önce kendi ruhunda, düşlerinde ve tutkularında yaşadığı bir deneyim)
Kartezyen bir kuşku metodunun dışında yer aldığını kanıtlamaz. Psikanaliz, her
şeyden önce bir “analiz”, bir “çözümleme”dir. Kuramsal olarak, psikanalitik
literatürün ta kendisidir, belirli bir dünya yorumudur, aile, yakın çevre ve
anababa-çocuk ilişkilerinin çözümlenmesidir. Dönemin iyi bilinen insan bilimi
epistemolojisi ve yöntemi tartışmalarına pek uzak düşmeyen bir “değer yargılan”
ve “normatiflik” sorgusunun yanında, kıyıda köşede barındırdığı bir “ne
yapmalı” sorusunun da bulunması durumu pek kurtarmaz. Çünkü söz konusu soru,
“tedavi” ile ilgilidir ve olsa olsa psikanaliz etiğinin kapılarını açar. Onun
“ne yapmalı”sının sınırları, ignoramus'unun sınırlarından ve uyandıracağı geçiş
eşiğinden daha kalın çizgilerle belirtilmiştir: Ne yapmalı sorusu, tarihin
bütün mitolojisi, düşler ve tutkular dünyası, masalların ve şiirin, edebiyatın
bütün coşkulu güçleri seferber edilseler de henüz gerçek anlamıyla sorulmuş
değildir. Birkaç psikanaliz seansıyla tamamlanacağı düşünülen tedavi nasıl olur
da kendini böyle bir soru sormaya hak sahibi görebilir? Psikanalitik pratiğin
bir “terapi” niteliği taşıdığı, hatta bu konuda en az avangard sanat kadar
devrimci olduğu doğru olsa da, “tedavinin istenirliği” sorusu hep bakiye olarak
önümüzde duracaktır. İşte o konuda düşünmeye sevk edecek bir ignoramus
gerçekten devrimci bir nitelik taşımaktadır.B Lacan, her zamanki gibi Freud'a
kendi düşüncelerinden bazılarını “itiraf ettirdiği” (“tahrif” ya da “kendi arzuladığı
amaçlarla kullanma türünden bir terminolojiyi şimdilik kullanmamaktan yanayız)
Seminer pasajlarının birkaçında, Freud'un “tedavinin” temellendirilmesini
hastanın “gerçek” anlamıyla “acı çekmesine” bağladığını söyler. Anlaşıldığı
kadarıyla, bu “nesnel” bir acı çekme olmalıdır, yoksa tümüyle “öznel” bir acı
çekmenin ya çileci bir ruha ait olduğu kabul edilerek vaka tedaviden
düşecektir, ya da hekimin önüne ahlaki bir ikilem konulacaktır: Konuşmanın,
salt konuşmanın, hiç konuşmaksızın konuşmanın Freud tarafından bütün
analistlere önerilmesinin nedeni işte bu ikilemdir. Hipnoz yöntemini terk
ederek “çağrışım” tekniklerine, oradan da gerçek anlamıyla dinamik bir
semptomatiğe geçiş süreci içinde Freud (ve analiz pratisyeni, ya da amatörü)
sanki bir sakınma döngüsü içindedir: Müdahale etmemek! Psikanalizin “etkin
müdahaleden” ne anlayabileceği şimdilik bir kenara bırakılırsa, Fromm'un bir
zamanlar psikanalizin neredeyse özü mertebesine yükselttiği tolerans, yani
hoşgörü, böylece ya pratik ve etik güçsüzlükten, ya da kuramsal gücün bir tür
“aşırılığından” gelmektedir.
Kuramsal gücün “aşırı” olduğu doğrudur. O alanda artık ignoramus ancak kuşku
duyulabilir bir değerler manzumesine indirgenmiştir. Psikanaliz seansı
sırasında, ya da tedavi önerisinin iletildiği anda “müdahale edilmeyen” ve
karşısında derin bir sakınmanın icra edildiği hasta, kuramsal yazın alanına
geçince, sahte adlarla ya da inisiyallerin kullanılmasıyla sağlanacağı umulan
yoğun bir çözümlemeye tabi tutulacaktır. Bunu özellikle Freud'un Küçük Hans
vakasındaki tavırlarıyla ortaya koymak mümkün: Yalnızca bir kez görmüş,
konuşmuş olduğu bir çocuğun tüm gelişimsel sürecini babasının ağzından
dinlemek; babaya “çocuğun komplekslerinin çözümü” konusunda tavsiyelerde
bulunmak; son olarak da, “aile romansı”nın havasını birkaç satır içinde bozmayı
göze alarak, önce annenin, en sonunda da bir meslektaşı olduğu anlaşılan
babanın “hata”larını yüzlerine vurmak. Ignoramus, burada artık “dokunmuyorum”,
demektedir.
Şefkat ve sevgi türünden duyguları, şiddetten, sakatlamaktan ve saldırganlık
güdülerinin doyurulmasından “imtina etme” diye açıklamamızı isteyen bir
düşüncenin bağlandığı normlar, böylece “dokunmama”yı terapinin önceden konulmuş
bir postülası ve bu postülayı destekleyecek kültürel değerler sistemi olarak
görmektedir. En nazik müdahale, dokunmadan yapılandır. Ama dokunmama etiği,
oldukça girift ve karmaşık yollardan geçmiş görünmektedir.9 Öncelikle Küçük Hans vakasının, ama özellikle,
Freud'un daha da “uzaktan” yorumlamaya giriştiği (yalnızca anılar kitabını
çözümlemişti) Yargıç Schreber vakasının göstereceği şey, “kuramsal iddialar”
söz konusu olduğunda, psikanalizin (ve özel olarak Freud'un kendisinin),
“dokunmama”, hatta “hoşgörü” etiğinden epeyce uzaklaşabileceğidir. Küçük Hans,
sonu belirsiz bir “keşif' ve “hedef seçimi” peşindeyken, Yargıç Schreber,
Doğa'nın Düzenini (o buna Eşyanın Tabiatı gibisinden bir şey diyordu) anlatmayı
umduğu bir hatırat yazmıştı. Psikanalitik temas konusunda “dokunulmaması”
gereken, “aktarım” ve “karşı-aktarım” düzeneklerinin işleyişine terk edilen
sonu belirsiz analiz süreci orada, yani psikanaliz kuramının söz konusu olduğu
bir ortamda, tümüyle mümkün hale gelmektedir. Yöntem ilkesi böylece aralardan
sezilebiliyor: Analiz sürecinde aktarım düzeneklerinin ve şefkatin belirişinin,
giderek Lacan'ın şu “bildiği farz edilen kişi “sinin güvenilirliğinin aracı
olan konuşma (suskunluk bu anlamda gerçekten konuşma haline gelir),
psikanalizin kuramsal tartışmasında, kısacası Freud ile ardıllarının eserinde
yöntembilimsel bir şiddete dönüşür. Bu şiddet somut vakaların gerçek
bireylerine uygulanmasa da, sanki “türlere” ve “cinslere” yönelmektedir: Küçük
Hans'a babası tarafından yöneltilen, ardından Freud tarafından bir “hata”
(sanki çocuğu biçimlendirdiği kabul edilen aile yaşamında başka hiçbir hata
kalmamış gibi) olarak telkin edilen “sen elbette beni öldürmek, annenle yatmak
istiyorsun” sözleri, yine Freud'un “kuramsal olarak söylediklerinin”
manzumesinden başka ne olabilir? Böylece Freud'un psikanalitik yönteminin
ilerleyişi, ignoramus'un aile fertlerinin, Oidipus'un, hadımlaştırmanın ve
nevrotik zorlanmaların geçit törenini de peşinden sürükleyen bir ertelenişidir.
Onun “bilinçdışı” markasıyla damgalanan ignoramus'una karşı süreceğimiz
Spinozacı ignoramus ise, eserinin sınırlarında belirir: Yani giriş ve çıkış
noktalarında... More geometrico yöntemi (kendisinin buna “üslup” demesi dikkat
çekicidir), bize, o esere, özellikle Ethica'ya, ama aynı zamanda eserinin ve
gizli mektuplarının tümüne, herhangi bir yerden girebilme ve farklı etkilerle
herhangi bir yerinden çıkabilme olanağı tanır. Ama besbelli içine Tanrıyı ve
sonsuzluğu almaya yeltenen, üstelik zihnin işleyişiyle doğanın işleyişini özdeş
gören bir felsefenin sınırları nerededir?
Spinoza'yı en temel ignoramus'unda keşfedebileceğimiz özel bir nokta vardır:
Eserin sınırında değil, insanın cogitatio'sunun, usavurma yeteneğinin evrensel
sınırında beliren bu “bilmiyoruz”, irade üzerine, ruhun beden üzerindeki
etkileri üzerine (elbette bütün bir Hıristiyan ahlakının temel varsayımı söz
konusudur burada) onca laf söylenmiş, ahlak sistemleri ve felsefeler inşa
edilmiş olsa da, eninde sonunda, bedenin nelere gücü yettiğini -ignoramus! Bu
“bilmiyoruz”, Descartes düşüncesine, ama onunla birlikte, varsayılan bütün
ahlaki sistemlere bir başkaldırı olmaktan çok, topyekun bir savaş ilanıdır.
Elbette Spinoza'da beden düşünen varlıktır; ama tekabül ilişkisi çerçevesinde,
yasakladığı karşılıklı etkileme fikri, bu kez zorunlu olarak Spinoza'yı çok
özgün bir sorgulama zinciri içine taşımaktadır: Beden neler yapabilir,
yapabileceklerinin asgari ve azami sınırları nedir? Ayrıca, bizi yalnızca
bunları bilmekten değil, bilmediğimizi itiraf etmekten ne alıkoyuyor?
İkinci olarak, bedenin neler yapabileceği sorusunu sormayı engelleyen insan
doğası halini de hayal gücüne ilişkin (yani ideolojik) bir yetersizlik olarak
belirliyor: “Çünkü insan, gözleri açık, yalnızca hayal gücünde erişmiş olduğu
bütün bu şeyleri yapabileceğinin rüyasını görür” (Spinoza, 1951: II. Sch. 4),
bu yüzden, muzafferane, kendi eyleme geçme gücünü engelleyecek şeyleri de hayal
etmediği için, zafer sarhoşluğuna ve “Deliliklerin en kötüsü olan” Boş Gurur'a,
vanitas'a kapılır. Kolayca, Spinoza
için düşünmenin, salt kafatası içinde cereyan eden bir süreç olmadığı, bir
taraftan bedenin bütün işlevlerini ve duygulanımlarını, heyecan ve tutkularını
kapsadığı, öte yandan düşünsel süreçlere neden olabilecek sonsuz sayıdaki dış
etmenin tanındığı anlaşılıyor. Bunun en belirgin örneğini onun “upuygun olmayan
fikirler” temasını geliştirmesinde görüyoruz.
İlk bakışta Spinoza, bizim kendi başımıza, kendi hakkımızda herhangi bir fikre
sahip olmadığımızı, hiç değilse, dolaysızca sahip olmadığımızı hatırlatarak
başlıyor. “Bedenin nelere gücü yettiğini bilmiyoruz.” Bu örnekten istenirse
onun filozoflara düşüncelerini harekete geçirebilmek ve aktifleştirmek için,
bir tür başlangıç modeli önerdiği söylenebilir. Onun bu formülü, upuygun olma-
yan bir fikrin, zorunlu olarak bir şey ifade etmeyen, bir şeyi dışa vurmayan
bir fikir olduğudur. Peki, bu uygun olmayan fikirlere neden sahibiz? Bu nasıl
olabilir? Bunu anlayabilmek için, hangi şartlarda bizde fikirler bulunduğunu
ele almak gerekiyor.
Bizim ruhumuz da, elbette her şey gibi, bir fikirdir (idea). Bu yüzden Düşünce
ya da Ruh (Mens) sıfatında Tanrıda ortaya çıkan bir duygulanım aynı zamanda
bizim bedenimizde, Uzam (Extensio) sıfatında ortaya çıkan bir duygulanma
halidir. Ruhumuzu ya da zihnimizi oluşturan fikir Tanrıda zaten vardır ve ezeli
ebedi olarak olacaktır. O, bu fikre sahiptir, ama ancak aynı zamanda başka bir
fikre de sahip olduğu ölçüde. Bu ise, o fikre neden olan başka bir fikirdir.
Aynı anda yalnızca bizim bedenimizin bir duygulanışının fikrine sahip olmakla
kalmaz, bu duygulanışın nedeninin fikrine de sahiptir. Formül açıktır: “tekil
bir fikrin nedeni başka bir fikir, ya da başka bir fikir tarafından duygulanmış
olarak ele alındığı ölçekte Tanrıdır; o aynı zamanda o duygulanmış olduğu
fikrin de nedenidir; ama ancak başka bir fikir tarafından duygulanmış olarak
kabul edildiği ölçekte; bu böyle sürer gider.” -ad infinitum, sonsuza dek...


Öyleyse Tanrı bütün fikirlere sahip olmakla kalmaz, bütün bu
fikirler, Tanrıda oldukları için kendi nedenlerini de ifade ederler: “Bütün
fikirler Tanrıdadırlar ve Tanrıya bağlandıkları ölçüde, doğru ve
upuygundurlar.” Daha bununla bile, Spinoza, bizim fikirlerimize sahip olmadığımızı
söylemiş, hiç değilse hissettirmiş olmuyor mu? Fikirlerimize işin ta başından
henüz sahip değiliz. Çünkü başka fikirlere de sahip olduğu ölçekte, onlar
Tanrının malıdırlar.
Bütün tavırlar Tanrının gücüne katılırlar: Nasıl bedenimiz var olmanın gücüne
katılıyorsa, ruhumuz da düşünmenin gücüne katılır. Böylece, söz konusu
katılımın doğasını ve ilkelerini keşfetmeye doğru açılan bir felsefenin gerçek
çıkış noktasının bir tür “ignoramus”, “bilmiyoruz” olduğu anlaşılıyor. Oysa bu
tümüyle edimsel ve olumlu bir “bilmiyoruz”dur. Geometrik üslup içinde sıkı
sıkıya ve zorunluluklar zinciri halinde örgütlenmiştir. Nasıl Freudçu bir
“ansiklopedi”den Jacques Lacan yalnızca bir “psikanaliz etiğini” türetmekle
kalmayıp, psikanalizin bir “konuşma etiği”nden başka bir şey olmadığını da
çıkardıysa, biz de, Spinoza Etiğinden yalnızca bir “eylem” ve “aktif sevinç”
etiğini türetmekle kalmayıp, Spinoza konusunda Nietzsche'nin dediği gibi,
“bilgi”yi en güçlü duygulanış ve tutku haline getirebiliriz. Öyleyse, izlemeyi önereceğimiz
yol önümüzde belirmeye başlıyor: Tartışmanın oldukça erken bir anında Freudçu
bilinçdışı mefhumunun ve ona tekabül eden ignoramus'un
dışına çıkmak...
2. Psikanalizden dışarıya doğru
Psikanalize ve onun kendini dayandırdığı, beslendiği kadar,
ona dayanan ve ondan beslenen kültüre (alt-kültür mü demeliyiz?) ilişkin bu
tartışmayı üç temel deneyim etrafında örmeye kalkışabiliriz: “Aşık olmak”,
“özgürleşmek” ve “üretmek”. Bunların her birine hem kendilerine ait bir
“bilme”nin (şimdilik 'bilgi' sözcüğünü kullanmanın sakıncalı olduğunu
düşünüyorum), hem de bu “bilme”yi asla tümüyle dışlamayan bir “bilinçdışı”nın
tekabül ettiğini söyleyerek başlarsak, herhalde, henüz ham bir halde Freudçu
yaklaşımla ilk temas anını daha girişte gerçekleştirmiş oluyoruz. Bu üç
yaşamsal deneyimin varsaydıkları tarihsel-toplumsal gelişme ile gerektirdikleri
çözümleme bizi zorunlu olarak, Ondokuzuncu yüzyıl sonlarından beri Batı
düşüncesine derin bir kendini sorgulama yeteneğini bahşeden üç düşünürle baş
başa bırakacaktır: Marx, Nietzsche ve Freud. Her üçünün de “felsefi”
kariyerlerinin oldukça “kısmi” bir nitelik taşıdığı biliniyor: Marx'ın
“felsefenin sonunu” ilan edişine, uzaktan Nietzsche'nin filozofun ruhunu
tanımladığı şu “zorunluluk”, şu amor lati, şu rastlantıyı ve kaderi olumlamak
cevap veriyordu. Eğer Marx bize felsefi açıklamanın ve “yorumlama'nın
sınırlarını hatırlattıysa (belli bir noktada insanın somut “eylemine” ve
“faaliyetine” geçilmesi zorunluluğuydu bu), Nietzsche de artık “açıklamakla'
yetinmeyecek, üretken ve sınırlarını her an genişleten bir kuvvet olarak, ama
aynı zamanda yaşamda mümkün olan en güçlü ve tedirginlik verici “güç istemi”ni
temsil eden bir duygulanım olarak “şen bir bilgi”yi önermişti.
Freud'a, üçüncü kişiliğe gelince... Orada ne Marx gibi “geleceğe bir güven”, ne
de Nietzsche gibi şenlik var. Onlarla paylaştığı bazı yönlerin altını
çizebiliriz yine de: Öznenin yerinden edildiği, çeperlerini ve korunaklarını
yitirdiği bir manzaranın kabulü... Bilimsel düşüncenin bizzat kendisinin bir
“bilinçdışına” (Marx için
“burjuva iktisatçılarının ideolojisi”nde, Nietzsche içinse “hakikat” denen
şeyin “dipsiz bir yanılsama' olabileceği düşüncesinde) sahip olduğu... Bilinç
merkezli ve ona tekabül eden insan merkezli düşünce evreninin derinden
sarsılışına çoğu zaman oldukça bilinçli bir “katkı”... Tüm bunlar, bu üç adın
bir arada anılmasına, daha da önemlisi “modernliğin” sınırlarını çerçeveleyen
bir üçgen oluşturmasına destek veriyorlar.10
Freudçu “bilinçdışı' mefhumunun ilk anlarda belli bir şaşkınlıkla karşılanan
bir sözde paradoks içerdiği hatırlardadır. “Bilimselliği” kısmen olsa dahi
içere bilecek bir "bilinçsiz" nasıl kabul edilebilir? Doğru ile
yanlışı birbirinden ayırdığı düşünülen şu mutlak sınırlar üzerinde herhangi bir
oynama, bir zamanlar Hegel'in söylediği gibi "evrenin topyekun
parçalanmasına yol açacak bir kayba", bir "toz zerresinin ortadan
kalkmasının yol açabileceği" bir kayba delalet etmeyecek mi?11 Ne olursa olsun, Freud'un
yüzyılımız başlarından itibaren tanıtmaya giriştiği "bilinçdışı", modern
insanı bu kez Nietzsche gibi onu "aşmaya" çağırmadan kendiyle yeniden
yüzleşmeye çağırıyordu.12
Bu "çağrının" ise kah "kehanet" ve "peygamberlik"
tavırlarına yaklaşan (Freud edebiyatının epeyce bir kısmını kapsayan din
çözümlemeleri), kah felsefeye borçlu olabileceği birçok temayı yadsıyan,13 ama her durumda
"bilimsel temkini" elden bir an için olsun bırakmadığı anlaşılan
Freud yazınının en esaslı parçasını oluşturduğu söylenebilir. Bu çağrı ne soyut
bir "insanlığa', ne herhangi bir toplumsal sınıfa, ne de somut, bireysel,
"kişisel" hastaya yapılmıyor gibidir oysa. Çağrı, Freud'a göre,
"bilinçdışı"nın bizzat kendisinden gelmektedir. Psikanalizin tek
amacının, "dile getirmek", "temsil etmek", "göstermek"
olduğu, böylece kendine bilinçdışının tek sözcüsü olma görevini biçtiği işte bu
noktada söylenebilir.
Bu "çağrılının elbette "dinsel" çağrıdan köklü bir farkı vardı.14 Öncelikle, bilinçdışını
insanın ayrılmaz bir parçası yapmakla çağrının kaynağını göreli bir içkinliğe
kavuşturuyordu. Böylece artık "sen işte busun" türünden bir dille
konuşulabilecekti: "O seni istiyor", ya da "senin şuyun buyun
var" yerine, "işte, sen bunu istiyorsun" ağzıyla konuşabilecek
bir dildi bu.15 İleride
tartışacağımız gibi, bu "içkinliğin" kendi düzlemini oluşturma
gücünden yoksun olduğu, başka bir deyişle "yeterli olmadığı"
söylenebilir yine de. Çünkü "çağrı", her durumda, yine bir
"çağrı" olarak kalmaktadır. Henüz Kant'ın şu "kategorik
emperatif"inden yeterince uzaklaşmamış durumdayız. Ve hiç kimse,
"insana ait" bir güç kılınmakla "bilinçdışı"nın bir tür
aşkınlık düzleminde de ifade edildiği gerçeğini yadsıyamaz.
"Temsil ettiği" bu "çağrının" gölgesinde Freud iki ana
çizgi üzerinde ilerledi: Metapsikanalitik yazılarından yükselen bir tür
"peygamberlik" çizgisi; hekimlik pratiğiyle ve terapiyle, ama her
durumda karmaşık belirlenimlere sahip olduğundan pek kolay fark edilemeyecek
bir pozitivizm ile doğrudan iç içe geçmiş bir analitik çizgisi.. Freud'un,
aşağıda göreceğimiz gibi "hızlı" başlayan, ama "ağır ağır"
ilerleyen araştırma sürecinin bu iki çizgi arasında yer alan üzerinde ne kadar
savrulmalara uğradığı, kopuşlarla (önce Adler, ardından Jung) ve inkarlarla,
giderek çelişkilerle sarsıldığı basit bir biyografik taramanın, özellikle
psikanalizi "kendi yaşamı içinde" tanıtmaya giriştiği yazılarının
kolayca gösterebileceği bir konudur (Freud, 1953).
Takipçilerinden Fromm, bir yazısında Freud'un "terapi" yönteminin
temel niteliğinin "hoşgörü" olduğunun altını inançla çizdiği zaman,
anlaşılan iş işten çoktan geçmiş, Freudçu disiplin kurumsal işlevlerine ve
dışlayıcı ya da kapatıcı mekanizmalarına kavuşmuş, inançlı bir psikanalitik
fanatizm, özellikle üç ülkede, Almanya, Fransa ve elbette Amerika'da az çok
geniş (ya da dar ama etkili) çevreleri sarmıştı. Oysa Freud'un kendini bile pek
hoş görmediği belli değil miydi? Fromm'un etkileyici saflığına ve umuduna
rağmen, sonradan bizzat kendisinin "metapsikoloji" alanına dahil
ettiği şu "Haz İlkesinin Ötesinde" ile başlatılabilecek bir süreç
Freud'u karanlık bir dünyaya yeniden döndürecekti Başkalarının, özellikle
Nazilere teslim edileceği düşüncesiyle birkaç gün sonra intihar edecek birinin
bir Prinzip Hoffnung, Umut İlkesi
gördüğü yerde o başka bir ilkeyi, Realitaetprinzip'i,
"gerçeklik" ilkesini görmeye başlayacaktı. İşte orada, Eros'un karşısına
Thanatos, ölüm güdüsü dediği şey dikilecekti İşte "hoşgörü", ya da
"esirgeme" buydu.16
Belki de yazıya Freud ile değil, rakiplerince bir tür
"doğacılıkla", Rousseauculukla suçlanan (sanki buradan psikanalitik
bir "suçluluk duygusu" zorunlu olarak türemeliydi), üstelik Türk
okuyucusunun herhalde Freud'dan daha iyi tanıdığı ve çekici bulduğu Fromm'la,
ya da Reich ile başlamak daha doğru olurdu. Eninde sonunda, onlar "aşık
olmak", "özgürleşmek" ve "üretmek" gibi mefhumlardan
Freud'a oranla çok daha rahat söz edebiliyorlar, hatta kuramsal ve pratik tüm
çabalarının eksenine bu üç mefhumu yerleştirebiliyorlardı. Psikanalitik pratiğe
ve analiz sürecine duydukları inancın yarattığı bazı "kör nokta"lara
karşın, ne Fromm ne de Reich, "kapkara" bir bilinçdışına asla
inanmadılar ve "umut ilkesi"ni her durumda "haz ilkesi" ile
"gerçeklik ilkesi" denilen şeylerin önüne yerleştirdiler. Marx ile
Freud'u "evlendirmek" gibisinden "umutsuz" bir çabaya
girişmeleri dışında yaptıkları tek tük hatalar yalnızca
"epistemolojik" karakterdeydi ve işin özünü değiştirmiyordu: işin
özü, aşağıda tartışmamızın bir bölümünü kuşatacak olan konu, yani, elbette,
"gerçekliğin" ve "hazzın" bir "ilkesi"
olmadığıydı.
Psikanaliz üzerine bir yazının psikanaliz dışına bu kadar rahat ve erken
çıkıvermesinin okuyucuda uyandırabileceği güvensizlik tepkisine karşın, bir
"zorlama nevrozunun" (Zwangsneurose) bizi her durumda götüreceği bir
kavrayış yoksunluğuna karşı bazı tedbirler almak zorunlu hale geliyor. Psikanalizin
temel varsayımlarından biri olan "Haz ilkesi", daha sözcüğün
telaffuzu anında zihinlerde bir soru uyandırıyor: Buna göre, bu ilke, kendisine
"eşlik" edecek ve onu yola getirmesi beklenen (ego oluşumu başka
nasıl mümkün olabilirdi ki?) "gerçeklik ilkesi"yle birlikte arzunun
ve isteğin ilkeleriydiler. Girişteki "işte, sen bunu istiyorsun"
sözünün anlattığı da buydu zaten. Psikanaliz, haklı olarak "insanın
özü" olarak gördüğü söylenebilecek "arzu"yu yanlış anlamakla,
elbette hem "İnsan"ı (kadınlar, erkekler, Gasset'ci anlamda 'herkes')
hem de onun duygulanımlarını ve tutkularını yanlış anlamasının da yolunu
açıyordu. Açıkçası, bütün bir nöro-fizyolojik karakterli "arka
plana", "ekonomik" ve "dinamik" ilkelerin karmaşık
örülüşüne rağmen psikanaliz kurduğu hakikatin tümünü "isteğin"
sırtına bir yük olarak bindirerek "bedeni" de yanlış anlama
yeteneğini gösterecekti.
Böylece, elimizde bir dizi 'hakikat' ve ona paralel olan bir dizi 'yanlış
anlama' bulunuyor. Bir "yanlışlığın" ya da "hakikat
eksikliği"nin "katlanılabilir" olma şartları bellidir:
Yapısalcılık-sonrası düşünürlerden çoğunun ortaya saldıkları bilişsel terör
ortamından paçasını pek zor kurtarabilecek bir "Batı metafiziği"
kadar Nazi düşüncesinin de farklı şiddetlerde ve çizgilerde paylaştığı bir
genel düzlem üzerinde, bir "yarılışın egemenliği" ancak
"katlanılabilir kılınması" ile doğru orantılı olabilir. Freud'un
eserinin üzerine de düşen (özellikle "Uygarlığın Rahatsızlığı") bir
gölge, onu her durumda, ileride birkaç örneğini göstereceğimiz bir
"gerileme" süreci olarak düşünebilmemize elveriyor. Eninde sonunda
eriştiği şu "topografik" yapı, derli toplu ve sistemli bir bütünlük
adına metafizik bir düzeneği arka kapıdan devreye sokuyor. Ancak
"rüyaların" ve "mitolojinin" "ciddiye alınması"
olarak psikanaliz, "gizil" bir inanma istemini, Pascal'e özgü bir
pietizmi sürdürmekten de geri kalmıyor.17
Ama psikanalizin "İnançları", onu "tek başına" kurmuş
olduğunu (belli bir kıskançlık ve polemik gücüyle) bizzat kendisi söyleyen
Freud'un "örtük", "bastırılmış" vb. inançlarının ötesine
geçebiliyordu.18
Freudçu psikanalizin -klasik biçimiyle- "inandıkları" ile
"inanmadıkları" arasında bir ayrım yaptığımızda, onun kendi ürettiği
"kavramlar"dan çok, bu kavramların uygulandığı alanlara inandığını
gözlemleyebiliyoruz: Önce rüyalara (bütün 'çarpıtma', dönüştürme işlevlerinin
tanınmasıyla birlikte ve onlara rağmen), ardından mitolojiye (Oidipus
efsanesine), en sonunda da "nevrotik tipin" söylediklerine (ya da
söylemeden geçtiklerine)... Bu üç inanç, psikanalizi sırasıyla "çarpıtılmış"
bir arzu anlayışına, orta sınıfa özgü aile kurumuna ve hayatın inkarına
götürecek ve orada mahkum edecektir.
Bu yüzden, psikanalizden dışarıya çıkış gibi tartışmamızın erken bir anında
mutlaka yapılması gereken bir hareket için önce üç adım atmaya ihtiyacımız
olacak. Bunlardan ilki, "başkalarının düşlerine yakalanmamak",
ikincisi "kirli aile oyunlarından ve sırlarından kendimizi
kurtarmak", üçüncüsü ise "deliliğin üretkenliğini kavramak"tır.
Başkalarının düşlerine yakalanmamak Kral Yolu üzerindeki seyahatin
tantanasından uzakta, Paul Klee gibi, yan yollar üzerinde
gerçekleştirilebilecek deneylerle mümkündür. Her şey, yani Freud'un yorumladığı
Oidipus efsanesinin doğru yorumu, belki de bu yan yolların çoğulluğu içinde
olup bitmektedir. Unutmayalım, her şeyin başlangıcında, Laios'un, babanın düşü
vardır. Orada Freud'un "mya düşüncesi" adını verdiği şey ta baştan
hazır bulunmaktadır: "Seni öldürerek anasının koynuna girecek". Ve
Laios eyleme geçer: Yeni doğmuş oğlunu dağ başında, kurda kuşa terk edecektir.
Gel zaman git zaman, olay -ilginç olan yönü budur- gerçekten, gerçekleşir! Kral
olarak Iokaste ile evlenen Oidipus, "gerçekleşmiş" olayın
belirtileriyle karşı karşıyadır artık: Veba, felaketler silsilesi ve içteki
hafif bir "kuruntu" tedirginliği. Derken "kuruntu
gerçekleşir". İşte, o ayrıcalıklı "tanıma anı"... Felaketten
artık kurtulunamaz... "Olay"ın "gerçekleşmiş" olması
Freud'a, "rüya içinde rüya"nın da pekala mümkün olabileceğini
hatırlatmamış görünüyor. Burada "rüya düşüncesi"ne tekabül eden
"trajik düşünce" -demek babamı katleden ve annemle yatan benim
ilkönce "babanın bir rüyasından" kaynaklanmıyor mu? Bir adım daha
atabiliriz öyleyse: Deleuze ile Guattari'nin altını çizdikleri gibi, Oidipus
aslında bir "baba düşüncesi"dir. (Deleuze&Guattari, 1972: 341)
Bir kralın paranoyası, bir Devlet meselesidir. Önceden alınmış bir öcdür... Her
şey, Oidipus'un "ilk başta" cezalandırılmış olduğunu, Laios'un öcünün
zaten alınmış olduğunu göstermektedir.19
Yine bir adım daha atalım: Aidipus'un trajedisi, "babanın rüya
düşüncesinden" doğmakta olsa da, onun bu "rüyayı görememiş"
olmasından dolayı gerçeklik kazanmaktadır. Nasıl görebilirdi ki? İnsan
yavrusuna özgü tüm güçsüzlüğüyle dağ başına, vahşetin dünyasına terk edilmişti.
Ancak çok geçmeden, yine bir ailenin kollarına terk edilmiş olduğu
anlaşılacaktı. Hiçbir şey, böyle bir yükümü Oidipus'un kendine
dayatamayacağımızı, onu bununla suçlayamayacağımızı gösteriyor. Ama
"haklılık" ya da "yükümlülük" üzerine pek tartışmak zorunda
olmadığımız bir trajediyle karşı karşıya olduğumuz düşünülürse, işlerin biraz
daha karmaşık olduğu ortaya çıkacaktır. Oidipus'un "suçluluğu"
nereden doğmaktadır? Her şeyden önce şunu diyelim: Kompleksinden değil,
"komplekssizliğinden", yaşıtları arasında "akıllı"
geçinmesinden, ufak ahlaki kaçamaklarından, oyunlardaki hileciliğinden, son
olarak da, bakıcılar tarafından kaderi konusunda "uyarılmış" olmasına
karşın kulak asmazlığından. İkincisi ve daha önemlisi, "kaçış"a
cesaret edememesinden, birçok defalar denemesine karşın bunu başaramamasından.
Ve "üç yolun kavşağında" karşılaştığı herhangi bir
"yabancı" (ksenos) ihtiyara karşı gösterdiği usdışı saldırganlıktan,
savaşçı "kurtlaşmasından" ve elbette, saygısızlıktan... Bu tavrı, iş
olup bittikten sonra kör bilici Tiresias karşısında da gösterecektir. Kurnazdır
ve kendinden emindir. Kuşkulanmaz. Üstelik bu tavırları, bir kişilik yapısı
olarak değil, eylemlerinin bir örüntüsü, bir ürünü olarak belirir. Öyleyse
gerçekten, sorun onun "kompleks"inden değil, her türlü kompleksten
uzak oluşundan kaynaklanmaktadır.
Freud ise Oidipus'un oldukça Hollywoodçu bir tasarımını yeniden üretecektir...
Üstelik hayret, trajedinin kendisinin "babanın bir düşü" olarak
sunduğu şeye kendisi de inanmaktadır! Pek neşeli bir "orta-üst sınıf"
aile dramı karşısındayızdır sanki. Ama yine de "baba katli"nde
"yüce" bir taraf vardır ki, bütün bir toplumsal cezalandırma ve öç
mekanizmasını sanki nedensizce harekete geçirmektedir. Lacan'ı, gerçek aileden
toplumsal "yasaları" da içeren ve içeriden örgütleyen bir Yasa
düşüncesine vardıran da bu olmalıdır.
"Babanın düşü" adını verdiğimiz şu başlangıç anına bir kez daha
bakalım: Bu düş ile eylem, her şeye karşın Laios'u "suçlu" duruma
düşürmemektedir. Tarihsel toplumlarda "çocuk öldürme" pratiklerinin
uzun bir tarihçesi, ama aynı zamanda bu tarihçeyle atbaşı giden bir tedirginlik
vardır. Yoksa "baba katli"ni Oidipus'un ekseninden çıkararak yerine
"çocuk katlini" mi geçirmeliyiz? Her durumda, Oidipus'un öyküsünü
kateden ve yalnızca Yunan toplumuna özgü olmayan bir dizi toplumsal mücadelenin,
kültürel önyargının, kısacası, ileride klasik çağın "polis"ini,
sitesini oluşturacak bir siyasal güçler yatırımın işin içinde olduğu
anlaşılıyor.
Oidipus, düş görememiştir. Çünkü başına gelen her şey hem "babanın
düşünde" önceden görülmüştür, hem de bu kaderin gerçekleşmesini engelleme
konusunda kendisi başarısızdır. Freud'un bütün dikkatini trajedinin bu
bölümünde yoğunlaştırması ve Oidipus'un "lanetli dolaşmasını", Irrtum'unu hiç göz önüne almaması, bu
"başarısızlığın" nasıl cezalandırıldığını görememesine yol açmıştır:
Bir bakıma denebilir ki, tragedya'nın "tamamlanışı" ve
anlamlandırılması, Oidipus Kolonus kısmında mümkün olacaktır. Öyleyse ya iki
Oidipus'un var olduğuna, ya da aynı Oidipus'ta odaklaşan ve birleşen iki farklı
kader çizgisinin olduğuna inanacağız. Birisi Irrtum'un, lanetlenmiş ama kendi trajik unsurunu aile sahnesi
üzerinde değil, cemiyetin kenarında, uzaklarında, ya da toplumsal yerleşimlerin
"aralarında" arayıp bulan çizgisi. Ötekisi ise Freud'un inandığı,
öykünün çevresinde dolaşan bütün toplumsal ve etik unsurları bir evlilik-aile
kompleksinin baskıcı dünyasından dışlayan klasik Oidipus kader çizgisi...
Halbuki ikincisinin yalnızca Irrtum'a
bir hazırlık safhası olduğu da düşünülebilir.
Kaybedilen düş, görülmemiş olan düştür. Ama bu yitik düşler ülkesinde
dışarıyla, "gerçek" dünya demek için pek acele etmeyeceğimiz bir Dış
ile kaçınılmaz bir alışveriş vardır. Foucault'nun Artemidoros'un Rüyalar
Kitabı'na ilişkin bir dizi gözlemi, Antik Yunan'da ve başka yerlerde "düşlere
yönelik" arzular rejiminin ve düş düşüncelerinin içeriğinin hep bütün
toplumu kateden güç ilişkilerinin yollarını takip ettiğini göstermeye yönelikti
(Foucault, 1981: 43-7). Önce romanın kesif havasında buluyoruz kendimizi.
çarpıcı1ığırıı eski, pek eski ve bildik bir meselin, taa Çin'in Taocu
metinlerinden birinde de karşılaşabileceğimiz bir eski Arap temasının
ekzotizminde bulan bir aktarına, bizi, birisinin rüyası "olduğumuz"
düşüncesiyle bir kez daha tanıştırmak istiyor. Romanın planının haydi "bilinçdışında
işleyen" diyelim, bir çekiciliği var elbette. Bu plan ciddi psikanaliz
gerektirir. Ama o ciddiyeti, yüzyıl başlarının bir eserinde, Traumdeutung'un
sayfalarında aramaya kalkışmayacağım. Çünkü orada bulunabilecek tek şey, büyük
açılım arzularına karşın Doktor Lacan'ın keşfedebildiği tek şey, rüyanın
istekten başka bir şey olmadığıydı. O sayfaların içinden Freud'un seslenişi
bize rüyanın eninde sonunda bir "uyuma istemi" olduğunu hatırlatmakla
yetinecekti. İndirgemenin izlediği yolun pek dahice olduğunu teslim etmek
gerekiyor. Dr. Freud böylece ilk büyük kuramsal tedbirini almaktadır: O günkü
hastası, şu genç kadın, gelip ona tam da doktorun arzulayacağı şeyin rüyasını
görmüş olduğunu pekala anlatabilir. Yalnızca "tarih"in değ;il,
rüyanın da bir "anlatı" olduğu gerçeği hesaba katılmalıydı elbette:20 De te fabula narratur Amacının açıkça ancak "tedavi sürecinin
içinde" gerçekleşebileceğini açıklayan Freud gibi birinin
"anlatılara" pek güven duymayacağını anlamak gerekir. Böylece, bir
kurnazlığın devreye sokulması ve bu sayede başka bir kurnazlığın, O'nun
kurnazlığının alt edilmesi, hiç değ;ilse dengelenmesi gerekiyordu. İstek ile
rüyanın bağıntısı şöyle bir şey olmalıydı: Eşe dosta bir yemek vermek
istiyorum. Ama pek az füme somonum kalmış. Bakkala gidip almam gerekiyor. Ama o
günün pazar olduğunu, dükkanların hepsinin kapalı olduğunu hatırlıyorum.
Telefona sarılıp tanıdıklarımdan istesem? Ama telefonum bozuk. Bu yüzden yemek
verme isteğimden vazgeçmek zorunda kalıyorum (Laplanche & Pontalis, 1974:
274)... Bu ister rüya ister herhangi bir olayın anlatısı olsun Freud'un yorumu
hazırdır: O halde "havyar" istiyor... Dostunun isteği olan "füme
somon' yerine rüyanın nazik müdahalesiyle geçen "havyar",
"esas" isteği perdelemek üzere oradadır: Bir düz-değişmece... Freud,
kurnazlığını sürdürür: Aslında istenen -bekleneceği gibi- havyar, somon füme ya
da onların yerini tutabilecek başka bir lüks yiyecek filan değildir... İsteğin
esas nesnesinin -söylemeye bile gerek yok-ne olduğu bellidir.21 Arzu nesnesiyle böyle
apansız karşılaşmamızı Freud'a borçlu olduğumuzu varsaysak bile, sorun
katlanarak büyümekte, ısrarlı bir cevapsızlıkla bizi yüzleşmek zorunda
bırakmaktadır: Rüyaların ciddiye alınışı ve psikanalitik pratiğin onlara
atfettiği özel önem karşısında, yine bir "kullanım" problemi yolunu
bulmaktadır. Psikanaliz, rüyaları ya pratik anlamda tedavi sürecinin, ya da
kuramsal anlamda "bilinçdışı" mefhumunun derinleştirilmesinin
hizmetine koşmak eğilimindedir. Rüyaların yeniden kurgulanışı böylece bir tür "yorumlama'
faaliyetinin ürünü olacaktır. Ama her "yorumlama' gibi bu da rüyalara
ilişkin bir "giz" perdesinin ardında bir anlamlar öbeğinin
bulunduğunu varsayma eğilimindedir: Anlamın "içkin" olduğunu söylemek
bu yüzden yeterli değildir. En az, tanrısal istemin ya da kelamın "yorumlanması"
kadar psikanalizin rüyalara, hayallere ve gündelik insan davranışlarının
derinliklerine yönelmeyi amaçlayan yorumlama pratiği de bilinçdışını belli bir
boyut üzerinde aşkınlaştırmaktan kaçınamaz. İşte psikanalizin eninde sonunda
vardığı bir tür "kaderciliğin", ya da, diyelim, kaderciliğin özel bir
türünün temel varsayımlarından birine varıyoruz: Özellikle Freud'un
"metapsikanalitik" yazılarında rastlanan, özel bir türden, ama
sözgelimi bir Emst Jünger'in ya da Oswald Spengler'in kaderciliğinden pek
uzakta olmayan genel bir tematik çerçevesinde, akıldışı dünyanın kaçınılmaz
güçlerinin, her türden çözümlemenin elinden kaçan tedirginlik yüklü bir
olumsuzlamanın, insan zekasına ve aydınlanmasına duyulan özel bir güvensizlik
türünün kaderciliğiydi bu... Aşkınlık bu kez bir tutkuların hakimiyeti" ve
bu hakimiyetin "bilişsel muamelenin" elinden her zaman kaçabileceği
türünden genel bir çerçeveden kaynaklanmaktadır: Tanrısız bir kader, bireyi
kuşatan ve "derinliklerden gelen", mitolojik kuvvetlerin elinde
oyuncak olan bir insan imgesini psikanalizin aynasından yansıtmaktan geri
kalmamaktadır. Oidipus bize "trajedinin ölümü"nden çok, en dolaysız,
samimi ve yakın çevremizde, ailede ve anababa konularında bize ne olduğumuzu
anlatan bir "sahte trajedi" örmektedir.22
Freudçu düş yorumu ilk bakışta garip gelebilecek ustaca bir
ayrımla başlar. Ama bu ayrımın "ayırdığı" tek bir şey söz konusudur.
Öteki olmayan bir ayrım: Buna göre, "gerçek düşler" vardır ve bunlar
"uyandıktan sonra unutulur giderler". İkincisi pek bildik ve genel
bir özlem deneyimi iken, "gerçek düşler" den bahsedildiği zaman, ya
oldukça karmaşık bir psikanalitik bilgelikle, Lacan'ın söyleyebileceği gibi,
"yapının bir hilesiyle", ya da psikanalizin bir kör noktasıyla karşı
karşıya olduğumuz hissediliyor: "Gerçek olmayan düş" ne anlama
gelebilir.23 Bu herhalde,
Traumdeutung'da Freud'un andığı "giriş" (ya da başlangıç) düşleri ile
"esas düşler" arasındaki "ayrıma" ve hiyerarşik
"nedensellik" ilişkisine tekabül etmiyor (Freud, GW, 1912b: 48)
Ayrıca, "gerçek düş"ü karşısındaki tanımsızlıktan ayırt eden kıstas,
Freud'un üzerinde ısrarla durduğu "düşlerin gündelik olayların temsiliyle
sıkı bağı" da değildir. Düşlerin her zaman bir "isteği"
doyurduğu düşüncesi bile bizi bu konuda sallantıda bırakmaktadır, çünkü insan
hiç arzulamadığı şeyler tarafından "doyurulduğunu" düşünde
görebileceği gibi, düşleri boyunca hiç mi hiç arzulamayacağı nesnelerin peşinde
koşturup durabilir. Ya da tam tersi, bütün bir "yoğunlaştırma" ve
metafor etkinliği çerçevesinde hiç de arzulamadığınız nesneler hiç de düşsel
olmayan "gerçek" dünyada peşinizi bırakmayabilirler. Bu ikinci
durumun, bir tedavi pratiği olduğunu asla aklımızdan çıkarmamamızı tembih eden
psikanalizi daha çok "ilgilendirmesi" gerekir oysa. Ayrımın
"düş" ile "gerçek" arasında yapıldığı anda tam da Ortaçağ
düşünürlerinin "gerçek ayrım" adını verdikleri temel bir belirlenimin
yitip gittiğini, yerine "imgesel" ile "simgesel" arasına
çekilen hududun yerleştiğini hissedebiliyoruz. Lacan'da bile "gerçek"
(le reel) pek fazla bir şey getirmez.24
Bazılarına göreyse, karadır bilinçdışı. Bu açıdan Marcuse ile Reich'a
yapılan saldın anlaşılıyor. Onların bilinçdışına neden iyimser yaklaştıkları,
bu açıdan bir tür Rousseau'cu oldukları, doğaya dönüş düşüncesinin müritleri
oldukları iddia edilir. Her şey, sanki dünyamız insanının
"bilinci"nin kara olmayacağının altını çizmek için mi yapılmaktadır
acaba? Morsus conscientiae'yi, kara bilinci tersine çevirmek, Öteki'ne maletmek
mi isteniyor bununla? Freud'un metapsikolojisi, genel olarak etkili bir güçle,
bir "eleştiri" aygıtı olmaktan çok bir "klinik" aygıt
olmayı hala sürdürür: Evet, uygarlığın "rahatsızlıkları" vardır
belki. Ama onları, bilincin ve "vicdanın" alanına, yükümler arasına
yerleştirmek kadar "bilinçdışı"nın alanına terk etmek de bir
düşünceyi "eleştirel" kılmaya yeterli olmayacaktır.
Bir soruyla başlayalım: Oidipus (hani şu Freud'un da inanmaya pek istekli
olduğu Kral Oidipus) hangi ailenin içindedir? Bir zamanlar, bebekken kendisini
dağ başına terk eden ailedeki "oğul" mudur; yoksa kendisine kucak
açarı ailenin üyesi midir; ya da, yine, Laios'u öldürerek anası Iokasta ile
gerdeğe giren bir aile babası mıdır? Psikarıaliz bunun aslında tek ve aynı aile
olduğunu kabul etmektedir. Böylece hakikatin "gerçekleştiği" tanıma
süreci içinde Oidipus yukarıda saydıklarımızın hepsidir: Sfenks sorduğunda
cevapladığı bilmece de bunu simgeler.
İkinci bir soruyla devam edelim: Oidipus, gerçekten "kompleksi"
midir? Elbette Sophokles'in trajedisi bize bunu hissettirmediği için, Freud'un yorumunu
beklememiz gerekecektir. Kendi adını taşıyan bir kompleksin de babası haline
gelen Oidipus psikanalizin alter ego'sudur. Gerisi rahatlıkla ihmal edilebilir:
Oidipus Kolonus'ta... Kızı Antigone'nin refakatinde diyar diyar dolaşan
lanetli, kör bir ihtiyarın kaderi... "Kompleks" tüm düşsel ve trajik
içeriğini psikanalizin kuramsal yazınına aktararak çözülmüştür.
Son bir soruyla bitirelim: Oidipus'un "suçluluğu" nereden
gelmektedir? Baba katli ile annenin yatağına girmenin iki ayrı eylem içinde
gerçekleşmediğine, psikarıalitik "bütün" içinde bir arzunun
yönelimine tekabül eden tek ve aynı eylem olduğuna inanmamız istenir. Kompleks
tanımayla çözülmüştür: Sen babanı öldürmek, ananla yatmak istedin!
Birinci soruya cevap verelim: "Tek" ve "aynı" aile içindeyiz.
Psikanalizin iddiası, ailenin bir üçlüyü zorunlu olarak ürettiği, rolleri
paylaştırdığıdır. Anne-Baba-Çocuk... Oysa aile, asırlardır yoğun toplumsal
mücadelelerin, karmaşık toplumsal yatırımların savaş alanı değil midir? Daha
doğrusu, hepsi zorunlu olarak tüm bu belirlenimleri taşıyan bütün toplumsal ve
kültürel kurumlar ile aynı yazgıyı, dolayısıyla aynı "çözümleme
zorunluluğunu" paylaşmasını engelleyen hangi ayrıcalıktır. Psikanaliz,
aileyi yeniden üretir. Aynen psikiyatrinin, biraz daha az eleştirel, buna karşı
biraz daha safça kendinden emin bir tarzda yaptığı gibi, aile
"normal"in tedirginlik verici mekanıdır: Oidipus ama Oidipus'un
zorunlu çözülüşü, hadımlaştırma ama aynı zamanda giderilişi, nevrotik
yabancılaşma ama aynı zamanda yabancılaşmanın alt edilmesi, hastalarıma ama
aynı zamanda tedavisi, başvurulan büyücü tarafından sanki hep aile içinde
gerçekleştirilmelidir.25
Freud'un "buluşu"na dair ilk önemli yön, yukarıda
anıştırdığımız gibi, "rüyaların ciddiye alınışı"ydı. Viyanalı genç
doktoru önce Paris'e, La Salpetriere hastanesi laboratuarlarına, büyük
nöro-fizyolog Charcot'nun Yarlına taşıyan süreç, onu daha sonra, yine histeri
üzerine araştırmalarını ilgi çekici bir eserle taçlandırmasını sağlayan Breuer
ile birlikteliğine götürecek, oradan, bazılarınca kuşkusuz "asırların en
büyük keşfi" diye nitelendirilecek oları "bilinçdışı" mefhumuna
vardıracaktı. Genç bir hekimi, sırasıyla fizyolojiden, nöro-patolojiden,
psikiyatriden geçirerek bu "buluş"a götüren ve bir fin-de-siäcle ortamında "rüyaları
ciddiye almaya', ilk yüklü ve önemli eseri Traumdeutung'
a, Rüyaların Anlamı'na, ya da isterseniz Yorumu'na eriştiren sürecin hızının
sırrı neydi? Her fin-de-siäcle gibi,
akıldışının güçlerini iliklerine kadar kabul etmeye yatkın bir kültürün, Avrupa
kültürünün "bunalımı" mı açmıştı bu yolu? Yaklaşık olarak Freud'un
büyük eserleriyle çakışan bir dönemde, düşünür Husserl'in yazdığı bir eser bize
işin sırrı konusunda en azından bazı ipuçları vermektedir: Batı Bilimlerinin
Bunalımı...26 Belki biraz
aşın bir önermeyle, geometriyi bir "insan bilimi" olarak kabul etmeye
cesaret eden bu eser; bilimsel dünya görüşünün ve ona yaslanan bir tür Weltanschauung'un yüzyıl sonu bir
kesitini verirken, hiç bahsetmeden Freud'un "süratinin" sırlarını da
açmaktadır: irrasyonalizmin, Mesmerciliğin, spiritüalizmin,
"bilimsellik" ve "ampirizm" araçlarını da kullanarak
kültürel dolaşım içinde yer aldığı XIX. yüzyıl sonlarında, her
"ciddi" bilimsel kariyer, "akıldışı"nın alanından acele kurtulabilmek
yolunda bir tür katılaşma, göz kapama taktiğini benimsemek zorundaydı. La
Salpetriare döneminde Freud da böyle yapmış olmalıdır. Ancak onun,
nöro-fızyolojik determinizmi asla tümüyle terk etmeden, büyük bir süratle, özel
olarak "histeri" üzerine araştırmaların geleneksel çerçevesinden dışarı
çıktığını görüyoruz. Bu sürat eşsizdir ve adamımızı iki yönde, varılan
"histeri" kuramlarını terk etmeye, belki de topyekun çürütmeye
götürecektir: Birinci sonuç, açıkçası, yarı-siyasal niteliktedir ve Viktoryen
çağda bir burjuva aile rahatsızlığı diye kabul edilerek yalnızca kadına
atfedilen şu gösterişli "histeri" vakasının pekala erkekler için de
mümkün olduğunun altını çizer. İleride, bunun neden yan-siyasal olduğunu, yani
neden yeterince siyasal olmadığını ele almaya çalışacağım. Şimdilik, belki de
Michel Foucault'nun bahsettiği "biyolojik iktidarların" kodladığı ve
sorunlaştırdığı, açıkçası "doğurgan olmayan kadın"a atfedilen bir
"aile hastalığı"nın salt klinik tedaviye yönelik bir tavırla
katılaşmış, ideolojik bir karakter kazanmış kimliğinden nasıl koparıldığının
altını çizmekle yetinelim: Doğrusunu söylemek gerekirse, Freud'un bulgusu, hala
ikincil bir önemdedir ve bir yan bulgu niteliği taşır. Freud, belki de XIX.
yüzyıl tıbbının ve fizyolojisinin pek sahip olmadığı yeni bir "alamet okuma',
semptom yorumlama anlayışı aracılığıyla, Bleuler ile birlikte, özel bir
hastalığı, histeriyi yeniden kodlamaya girişmişti. Bedende beliren izler ve
alametler (semptomlar, belirtiler) artık "göndermeler" yapmaya
başlayacaklardır... Ama nereye? Freud, başlangıçtaki bilimsel akılcılığından
vazgeçerek ruh çağırmaya, spiritüalizme ve Mesmerciliğe geri mi dönecektir?
Ancak, bu "disiplinler", bilimsellik iddiasında bulunmaktan hiçbir
zaman geri kalmamışlardı ki... Geçen yüzyıl başlarının ünlü salon bilimi,
bedensel biçimlerden karakterlerin tahliline vardıran şu Lavater'in
"fizyognomi"si, bu "sahte-bilim" disiplinlerinin ne kadar
yalınkat ampirik ve kılı kırk yarıcı olabileceklerini yeterince göstermektedir.
Doğa ötesi arayışının hep bir "maddeci" yönü vardır. Bu maddecilik,
elbette, "bilimsel" adı verilen bir yöntembilimin güzergahlarını
takip etmek zorunluluğunda hissetmez kendini. Ruhsal ya da tinsel olduğu safça
düşünülen olguların maddi bir hayalet şeklinde, bir beliriş, bir görüntü
halinde görülebilmesi, hatta kaydedilmesi ve fotoğraflanabilmesi istenir. Eğer
bu tür disiplinlere bir tür naif maddeciliğin toplumsal dışavurumları gözüyle
bakarsak, daha derin yapılarında onların insanın bilimlere ve tinsel olgulara
karşı genel tavırlarının bazı bileşenlerini keşfedebiliriz.
Elbette, Freud'un önereceği disiplin böyle bir naifliğe varmayacaktı. Onu,
eninde sonunda Libido nosyonuna vardıracak olan maddeciliği, hiç kuşkusuz XIX.
yüzyıl bilimsel tavırlarının kuşatması altındaydı. Bu tavrı en iyi şekilde
Nietzsche hatırlatmaktadır bize: "çağımızın bilimlerin zaferinin çağı
olduğu söylenir hep; oysa çağımız, bilimsel yöntem adı verilen şeyin bilimler
üzerinde kazandığı zaferin çağıdır..." Böylece, "çağrışım"
yönteminden "rüyalar yorumuna', ardından çeşitlendirilmiş psikanalitik
tekniklerin keşfine ve uygulamasına götüren yol üzerinde Freud'un eseri ve işi,
onun en büyük kuramsal keşfi "bilinçdışı" üzerine tarih boyunca
yapılmış bütün vurgulara özel bir tür "bilimsel" güvensizlikle
yaklaşmasının ürünü oluyordu. Onun, sözgelimi çağlar boyu felsefenin insandaki
bilinçdışı üzerine yapmış olduğu vurgulara yönelik tepkilerini ya da
suskunluklarını ele almak gerekiyor. Platoncu "mneme" nosyonunun, Plotinos'dan geçerek Augustinus'a kadar
varan, daha sonra da elbette devam eden uzun tarihi; Spinoza'nın felsefesinin
tümünü kateden o güçlü "üretken bilinçdışı" nosyonu; asıl önemlisi,
Freud'un çok sonradan "karşılaşmış olduğunu" söyleyeceği Nietzsche
metinleri... Her durumda anlaşılıyor ki Freud, kendi "keşfi"nin
felsefi, naif-bilimsel, ya da "ruhani-manevi" olarak algılanmasından
kaçınmak istemekteydi.
Laboratuardan muayenehaneye (divan-koltuk artı sükunet) geçiş süreci aslında
bir "aile romansı"na geçiş süreciydi. Orada, anti-psikiyatrist
Cooper'ın deyişine uygun olarak "seçilmiş", verimli bir varlık
bulunuyordu çünkü: Hıristiyanlığın hem "ilk günah"ın, hem de
"masumiyetin" çifte mührüyle damgalanmış çocuğu...
Belki en eski varsayımlardan birisi, kulağımıza "bir bebek gibi
masum" sözcüklerini fısıldar. Oysa Hıristiyanlığın şu ünlü "ilk
günah"ı (nedense Hıristiyanlık da dahil olmak üzere bütün dinler
"ilk"lere pek düşkündürler...) bu "masumiyet"e karşı savaş
açar... Çocukluğun çelişik konumları göz önüne alınırsa, özellikle Freud'un
yaşadığı Viyanaya, yüzyıl başlarına yapacağımız bir ziyaret, psikanalizin pek
çelişik konumlarından birini gözler önüne serecektir: Orada, ileride yazacağı
otobiyografik bir denemenin birikimi etrafında, Freud hem psikanalizci hem de
bir dededir.27
Ve işte yine ailedeyiz... Freud yalnızca bir kez onunla, Küçük
Hans'la konuştuğunu itiraf ediyor. Ancak, psikanalizcinin oldukça ciddi ve
"yetkili" bir temsilcisinin, Hans'ın babasının ilettiği notlar ve
gözlemler zinciri içinde, Hans neredeyse bir tür Freud otobiyografisinin
parçası haline geliyor... Buna göre, Küçük Hans, görünüşte pek romantik olmayan
bir orta sınıf ailesine doğmuş... Ve bir gün soruveriyor: 'Anne, senin de çiş
aygıtın var mı?" "Tabii. Neden sordun?" "İşte öyle, aklıma
geldi..." Ancak, şaşılacak şey, sağılan bir ineğin "çiş aygıtından
süt geldiğini", ya da çiş aygıtının nerede olduğunu göremediği bir
lokomotifin nasılsa çiş yaptığını (su dökerek) hatırlatıyor Hans.
Freud için hemen "benzerlikler" ve benzerliğin sihri giriveriyordu
devreye: "Bir kadında erkeklik organını emmeye ilişkin hayallerin belirmesi
insanı şaşkınlığa düşürmemeli" diye söylediğini hatırlatıyor... Öyleyse
"Hans açısından, biçimi bakımından meme, yani biçimi ve duruşu penisi
andıran inek memesi, uygun bir benzerlik aracı rolünü üstlenmişti..."
Yaş 3,5... Küçük Hans pipisiyle oynarken onu yakalayan annesi: "Eğer bir
daha öyle yaparsan, Dr. A. gelip vi-vi aygıtını keser. Sonra nasıl vi-vi
edersin?" "Popomla"... Freud'a göre, henüz "suçluluk"
hissine kapılmadan Küçük Hans'ın bir "iğdiş edilme kompleksine"
kapıldığının işaretiydi bu durum... Bir nevrozlu olarak Hans, bunu kabul etmek
istemeyecekti elbette ve "aslanların vi-vi aygıtını gördüm"
diyecekti... Bu saplantı, anlaşılan Küçük Hans'ı ciddi bir
"araştırmacı" kılmıştı: "Köpeğin çiş aygıtı var, çiş aygıtı var.
Masanın, sandalyenin yok..." Öğrenme isteğiyle cinsel merakın neredeyse
özdeşleştikleri bir düzleme mi yerleşiyoruz yoksa? Annesine: "Sandım ki
sen büyük olduğun için, çiş aygıtın atınki gibidir..."
Ya da annesinin ona küçük bir kız kardeş doğurduğu gün: 'Ama benim çiş aygıtımdan
kan gelmiyor ki." Yine aynı gün doktorun çantasını görünce: "Leylek
bugün geliyor..." Annesi onu yıkarken: "Niye elini sürmüyorsun
oraya?" 'Ayıp da ondan." "O ne demek? Ayıp nedir?" Ayıp
demek, kötü demek." Gülümseyerek, "tatlı oluyor ya, ona bak..."
Babaya bir psikanalist-eğitimci öğüdü vermek de ihmal edilmiyordu bu arada:
"Baba, annenin olsun, başka kadınların olsun, çiş aygıtı diye bir organa
sahip olmadıklarını, kız kardeşi Hanna'da bunu zaten görmüş olması gerektiğini
bildirmeliydi..." işte Freud, belki de ilk kez "ignoramus"
yerine ona yaklaşan bir "dokunmuyorum"u işletiyordu. Sorun, yine
eksiklikle, dolayısıyla hadımlaştırma kompleksiyle ilişkili bir
"arzu" meselesidir: Ancak Freud'un dev kavramsal-yorumsal aygıtı
içinde, baba fırçalanabilmekte, annenin şefkatinin "bilinçsizliği"
eleştirilmektedir.
Küçük Hans meselesi açıkça anlaşılmıyor mu? Çocuk, Herr Professor'den ve
yardakçısı Baba'dan çok daha hızlı hareket etmektedir ve ona yetişmek konusunda
herhangi bit umut olmamasına, psikanalizin verdiği ad "çocukluk
nevrozu"dur... Konuşması bu yönde babası tarafından sürekli olarak
düzeltilecek, yönlendirilecek, Baba figürüyle, annesinin cinsel organıyla (ki
onun bir 'pipi' olmadığı konusunda ısrar sürdürülmelidir -hep o 'eksik') katı biçimlerde
karşılaşması sağlanacaktır... Freud hep çocuğu konuşturmayı tercih eder
–itirafta bulunması beklenen, kendini sözleriyle ve jestleriyle, rüyaları ve
tavırlarıyla dışa vurması beklenen hep odur... Neden baba ile Herr Professor
bunu yapmazlar? Ya annesi? Sürekli olarak, sanki "bürokrat" bir
düzeltmen gibidir... Bu açıdan, Herr Professor açısından bir
"mütercim-tercüman" olan babasıyla karşıtlaşır... Annesi, baba ve yer
yer Herr Professor tarafından, Küçük Hans'ın "tedavisi" sürecinde
verdiği açıklardan bu yüzden suçlanmaktadır. Bakınız şu işe! Yoksa onda
"eksik" olan yalnızca "pipi makinası" değil mi?
Aile içinde ve çocuk etrafında örü1en ve baba tarafından Freud'a iletilen bu
hoş sohbet ortamından kısmen çıkarak Freudçu "yorumsama"nın nasıl
işlediğine daha yakından göz atabiliriz şimdi: Psikanaliz, yeni ve ayrıcalıklı
alanını dilde ve ona atfedilen "yapılarda" bulduysa, bunun nedeni,
onun dilde etkin olan (mahkum olduğumuz mu diyeceğiz, öyle gönül ferahlığıyla?)
ikili karşıtlıklara düşkünlüğüydü: Dişil-Erkek, İsim-Sıfat, Sıfat-Fiil, Cins
İsim-Özel İsim vs. vs. Çünkü analizin ilerleme süreci, Deleuze'ün işaret ettiği
gibi (Deleuze & Parnet, 1977), "zorunlu seçim" denilen bir oyun
gibi yapılaştırılmıştı: Masaya iskambil kartlarını açıyorum ve soruyorum:
Kırmızı mı, siyah mı? Siyah! Bu cevabı alır almaz, masadaki tüm kırmızı
kartları atıyorum ve yine soruyorum: Maça mı, Sinek mi? Cevap, biraz daha uzun
bir süreden sonra geliyor: Maça... Sinekleri masadan atıyorum ve yine
soruyorum: Renkli mi, rakam mı? Daha tedirgin bir, "renkli" cevabı
aldıktan sonra, bütün rakamlı kağıtları atıyorum ve yine soruyorum: Dişi mi,
erkek mi? Muhtemelen, Puşkin'in trajedisindeki cevabı alacağım: Maça Kızı,
Pikovaya Dama... Oyuncunun ya da araştırmacının tüm "iyi niyet"ine
rağmen sürecin psikanalitik tedavinin ve araştırmanın ilerleyişiyle paralelliği
son derecede açıktır: Seçim süreci neyi getirirse gelsin, sonuç, yani yorum,
önceden bellidir... Deleuze'ün verdiği örneklere bakalım: Hastanın biri,
"Bir hipi grubuyla (groupe hippy) çekip gitmek istedim", dediğinde
hemen soruyorum: "Neden büyük pipi (gros pipi) dedin"? Eğer
depresyonlu bir hasta Rezistans (direniş) anılarından bahsederken, bir
şebekenin lideri olan Rene'nin adını anarsa, iyi bir psikanalizci olarak,
"Rene"yi tutuyorum... Rene, burada, elbette Rezistans'ın değil
Rönesans'ın, yeniden-doğuş'un Rene'sidir... Kim acaba? François I'mi, yoksa
'ana rahmi' mi? Elbette 'ana rahmi'ni elde tutacağım (Deleuze & Parnet,
1977)... Böylece gidilecek yolun ya da güzergahın nereye varacağını ta baştan
bildiğimiz anlaşılıyor...
Psikanalizin tarihsel-toplumsal pratikler konusunda genel bir anlayışsızlığı
birçok noktada ve metinde örneklendirilebilir.28 Sanki her durumda, söz konusu süreçler bir Ben'in
oluşumunun ve ayakta tutulmasının hizmetine koşuluymuşlar gibi, onların aslında
tepeden tırnağa tarihsel ve toplumsal pratikler içinde gelişmiş oldukları
önemini yitirerek, psikanalitik söylemde "kişi"yle ilgili kılınan bir
işlev haline getirilirler. Sorun, hiçbir şekilde, psişik işleyişin varlığını reddetmek
değildir. Ama tarihsel ve toplumsal süreçler, bir tüm olarak, toplumsal
pratiklerin dışında olmadıkları ölçüde.
Ve işte paranoyak göstergebilim ve paranoid bir kuşku...29 Psikoloji ve psikopatoloji alanında bolca kullanılan,
dolayısıyla üzerinde tartışılan kavramlar arasında psikanalitik söylemin en az
katkıda bulunduklarının "eski" kavramlar olduğu anlaşılıyor.
Bunlardan stratejik önem taşıyan ikisini ele alıyoruz: Psikoz adlan, hadi
diyelim, delirme türlerinin adlan olarak Paranoya ile Şizofreni.. Psikanalizin
nevrozlarla uğraşmaya daha yatkın olmasının nedenleri kolayca anlaşılabilir:
Aktarmanın mümkün oluşu, direncin geri çekilişi Ancak bu yalnızca dar anlamda
"tedavinin bakış açısı"ndan formüle edilmiştir; dolayısıyla daha
derin, psikanalitik kültürün inançla savunmayı sürdürdüğü Oidipus "aile
sahnesi"nden kaynaklanan bir nedene de geçmek zorundayız. Eski Yunanda
"ruhun kafa karışıklığı" gibisinden bir anlama sahip olduğu anlaşılan
Paranoya, Freud'un, kendisiyle hiç karşılaşmış olmasa da, delirişinin anılarını
yazdığı bir kitap aracılığıyla tanıştığı Yargıç Schreber vakasında psikanalizin
ciddi sorunları arasına katılmıştı. Bu deliliğin ayırt edilişinde Ondokuzuncu
yüzyıl Alman psikiyatrisinin, bu arada Kraepelin'in öncülüğü mü psikanalizi "geri
bıraktırmıştı" acaba? Her şey, 1911 yıllarından başlayarak Freud'un
Kraepelin'in tanılarına hak verdiğini gösteriyor.30 Oysa paranoyayı sözgelimi bir şizofreni türü olarak
görmemek için yeni bir "bireyselleştirici" ilke bulmak gerekiyordu.
Şizofreni ile paranoya, "farklı oranlarda karışımlar
yaratabilirlerdi".31
Ancak bütün bu karışımın ötesinde, Schreber vakası Freud açısından özel,
emredici ve zorlayıcı bir önem taşıyordu. Neden? Çünkü paranoyayı esas olarak
"eşcinselliğe karşı bir tepki" olarak kabul ederek, ancak Oidipus
eksenine yeniden çekebilecekti.32 Yargıç
Schreber vakasını çözümlemeye verdiği bu kadar büyük öneme karşın, Freud'un
paranoyayla arasının pek hoş olmadığı belliydi: Bir defa, sanrılarının genel
portresini verdiği metninde Yargıç Schreber "henüz bir
nevrozluydu"... Delirmesi, yani paranoya, nevrotik saplantılara vermiş
olduğu bir cevap olarak, ancak "sürecin sonunda" çıkacaktı
karşımıza...
Böylece, "aşk meseleleri"ni pek ciddiye almayan psikanaliz (çünkü
"çocukluğun" ayartılması daha önemlidir), nevrotik ailenin
"sorunlarını çözme" sorunlarını bazı anlarda terk ederek psikozların
alanına geçtiğinde, anlaşıldığı kadarıyla pek katkıda bulunamamaktadır.
Schreber vakasında bütün belirtiler, paranoyanın özünün toplumsal bir düşünce,
daha doğrusu topluma müdahale (reformculuk, şiddet, terör ve protestonun
çeşitli biçimleriyle kaynaşan bir "delirium") olduğuna işaret
ettikleri halde, her şeyi "eşcinselliğe katlanamama haline"
dönüştürmeyi tercih etmektedir!33


3. Artık nasıl aşık
olunur?
Küçük, şiirsel sevdalanma hikayelerinin tanıdık temalarından
biri bize birbirine aşık "olamamış" bir çiftin "aşk
hikayesini" anlatır. Hep bir "önce" ve "sonra"
ayrışması içinde kurulan bu öyküleri İncelerken Berdiaeff, özellikle Çehov
öykülerine uygulanabilecek özgün bir model geliştirir: Önce erkek (ya da
kadın), alışıldık biçimiyle bir kadına (ya da bir erkeğe) aşık olur, ama ona
yönelik sevdası, hiç kuşkusuz, karşılık görmeyecektir. Hikayenin (hele
yeterince uzunsa) olaylar örgüsü içinde bu aşkın sönüşüne tanık oluruz
ardından. Küllenmeye yüz tuttuğunda aşk bu kez, karşıdakinde ortaya çıkacaktır.
Ama artık çok geçtir. Topyekun ele alındığında aşkın bu modeli bizi, Rus taşra
yaşantısına özgü o pervasız, ama küçük kirli sırlarla, iç dökmelerle
alabildiğine yüklü, stepler üzerinde kesif katmanlar ve dumanlar halinde yayılan
atmosferin içinde bir "yapı"nın varlığına götürecektir. Bu yapı,
Berdiaeff'in altını çizdiği gibi, "öncesi ile sonrası" temasıyla
yerine tespit edilmiş, "çok geç kalmış" bir cevabın, zamanın
anlarının çizgisel dizilişi içinde bir "gecikme"nin, daha doğrusu bir
"aynı anda olmayış"ın hesabına geçirilmiştir. İlk sevdalananın küçük
öc çığlıklarına sessizliğin içinde kulak verebilir, ya da kayıtsızlığın, dumura
uğramanın, şehvetin çöküşünün (bir Dostoyevski olsaydı orada mutlaka
"ceza" ile "suçluluk"tan bahsedecekti) çatırtılarını
duyabiliriz orada. Ancak Berdiaeff'in "modeli" bana üç noktada belli
bir eksiklikle, yetersizlikle sakatlanmış görünüyor: Her şeyden önce,
"önceki" aşk ile "sonraki aşk"ın acaba aynı düzene göre
işlediklerini söyleyebilir miyiz? Birincisinin karamsar ufku ve katı
cevapsızlığı ikincinin karşılaşacağı cevapsızlıkla, yani unutulup bir tarafa
konulmakla özdeşleştirilebilir mi? Kesin olarak söylemek gerekirse, acaba aynı
aşktan mı bahsediyoruz ve daha da önemlisi, aşkın tek bir "model"ini
oluşturmak mümkün olabilir mi? Berdiaeff'in modelinin yetersiz kaldığı ikinci
nokta, bir Çehov öyküsünün "tek bir hamlede", bir roman bile değil,
bir öykünün dar kalınlığında anlattığını "öncesi" ile
"sonrası" arasında bir bölmeye tabi tutacak bir israfa boyun
eğmesidir: Anlatılan bir "gecikme"nin öyküsü, katı "aşk
blokları"nın karşı karşıya geldikleri ve "zorunlu bir cezayla'
uğurlandıkları bir "yanlışlıklar komedyası" değil de "aşkın
bulaşması"nın öyküsü olmasın! Üçüncü ve bence esas önemli olan yetersizlik
ise, bu "bulaşma'nın imkanını ve sonuçlarını taşıyabilecek bir düzlemin,
aşkın oluşturduğu bir düzlemin betimlenmesiyle ortaya çıkabilir: Belki de bu
Çehov öykülerinin bize anlattığı, "aşkın hedefine varmasının
imkansızlığı" değil mi? Berdiaeff'in "model"inin, ortaya attığı
soruna sağladığı cevabın "tıkır tıkır" işliyor olmasından hemen
şüphelenmeliydik zaten. Bu öyküler, yanlış zaman ve yerde karşılaşmalarından,
vurdumduymazlıklarından ya da "kaderin cilvesi" demeyi adet edindiğimiz
esrarengiz bir durumdan dolayı "bir araya gelememiş" iki kişiyi mi
sunuyorlar, yoksa bizzat aşkın kendisinin, yapısı ve doğası gereği, bir araya
gelmiş iki kişiyi de kapsayıp içeren tek bir hareket içinde, karşılaşmanın
zaman ve mekanından tümüyle bağımsız olarak, bir tür "imkansızlık"
görünümü içerdiğini mi anlatıyorlar? Belki de bu öyküler "başarısız"
değil, pekala "başarılı" aşkları anlatıyorlar bize. Belki de aşkın
ulaşacağı bir "amaç" ya da "hedef'ten bahsetmenin hafifliğini
(ya da ağır yükünü) elinin tersiyle bir tarafa itmenin öyküsü bunlar. Böylece,
"zaman aşımına uğramış" bir aşk ile "çok geç kalmış bir
aşk"ın, tanınma ve kabul edilme türünden Hegelci belirlenimlerle
sunulmadığı bir Russtep havasını soluyoruz. Orada artık "iki model", ya
da ötekiler arasında "herhangi bir model" değil, aşkın mümkün tek
modeli bulunuyor. İmkansızlık temasıyla sunulan bu model, herhangi bir
Aujhebung'u çağrıştırmaz -aşık olan ilk kişinin herhangi bir
"yüceltme"nin ekranı haline gelmesi hiç de zorunlu değildir. Proust,
hiç de "yüceltme" görünümü altında değil, bir "kayıp
gitme", "bir aşksız kalakalma' anı olarak Odette'in bakışlarından, şu
kapkara deliklerin hayalinden sıyrılıverir. Böylece "imkansız aşk",
aşkın mümkün tek tarzı olarak çıkıyor karşımıza.
İmkansız aşk, sona ermiş, bitmiş, küllenmiş bir sevda
değildir. Hiç değilse Çehov'un öykülerinde bulabildiğimiz bir üretkenliği
vardır: Aşık olan kişiler onunla ayırt edilirler, bir araya gelirler ve
tükenirler... Öyleyse, Berdiaeff'ten farklı olarak, olanaksızlaşmış bir aileye,
bilmem kimin aşkı uğruna, hiç sebepsiz, birilerini düelloda öldüren kişilerin
trajedilerine, daha da kötüsü, aşka giydirilecek bir umut ve amaç elbisesine
asla ihtiyaç duymuyoruz. Elbette bütün bunlar, birer olay olarak muhafaza
edildiklerinde, aşkın şanındandırlar. Üstelik ona dıştan eklenen, onun uğruna
işlenen ve şehvet meseleleriyle skandalların ekmeğini yemekte uzmanlaşmış bir
kriminolojinin alanına giren "suçların" (en ufak bir öc neden suç
olmasın niyet o olduktan sonra?) unsurlar olarak da görmüyoruz onları. Hayır,
aşkın imkansızlığı onun kendisidir, durdurulması ya da talihsizliği değil...
Hüsran34 belki aşkın her
daim yanına çağıracağı bir narsizmin kaderi olabilir, ama aslında aşk
tarafından kendisiyle ala yedilmek üzere çağrılmıştır oraya. Berdiaeff'in modeli
konusunda nihayet şunu söylemek gerekir: Sorun ne bir "karşılaşma",
ne de bir "iletişim" (günümüzün en revaçta olan kavramı olduğuna
dikkat edin) sorunudur. Öykü, iki ayrı kişinin aşık olmalarını sunmakta iki
ayrı aşkı anlatıyor değildir. Fark ve "çakışmama" hali aşkın bizzat
kendisinde vardır. Öyleyse anlatılan, gerçekten "imkansız" olan
aşktır. Tesadüfe yer bırakmaz bir şekilde, birinci öznenin aşkı, ikincinin
aşkının "nedeni"dir. Ama bunu anlamak için, "nedensellik"
mefhumumuzu biraz değiştirmeyi, hatta ters çevirmeyi göze almamız gerekiyor:
Orada tek bir aşk, bizi kendi imkansızlığından, sürüncemesinden ve çektirdiği
acılardan geçirerek öz be öz kendi kişiliğini (Eros'un ta kendisi, Afrodite'nin
"şeyleri" mi diyelim?) tanımaya çağırıyor. Çehov öykülerinde
anlatılan, bu yüzden, gerçekten paradoksal bir yan taşımaktadır: Bir taraftan,
yalnızca taraflar, yazımızın ilk cümlesinde beliren görünüşteki
"paradoks"un ötesinde, "aşık olmuşlar"dır (üstelik
"birbirlerine" ama farklı zamanlarda). Öte yandan, birbirleriyle
"uzlaşmamış" bu iki aşkın duygusal planı onları birleştirmiştir. Bu
birleştirme, elbette, Çehov metninin uyandırdığı ve oluşturduğu bir "aşk
hikayesi" düzlemi üzerinde gerçekleşmektedir.
Tartışmamız bize her şeyden önce, psikanalizin "imkansız aşk"ında
düğümleniyor. Freud aşk hikayelerinden pek hoşlanan biri gibi görünmüyor
gözümüze. Ancak, yukarıda bahsettiğimiz bir tür "derin-yapı"
karşısında herhalde Freudçu psikanalizin söyleyebileceği bazı şeyler satır
aralarından türetilebilir. Edebiyat ile ilgilendiği anlarda Freud'un ve
takipçilerinin ayrıcalık tanıdığı eserlerin ve yazarların ağırlıkla trajediden
ve trajiğin yüce duygularını dışa vuran "ağır" romandan gelmesinin
herhalde doğrudan doğruya şu "yüceltme" mefhumunu çağrıştıran bir
tarafı vardır. Yüceltme ise, her zaman, bir gün Lacan'ın seminer öğrencilerine
dediği gibi, "bakın sizi öpmüyorum, konuşuyorum" dur.
Sanatın mimesis (öykünme) modelinden "yüceltme" modeline geçişi
Freud'un ellerinde iki boyutta gerçekleşir: yüceltme, her şeyden önce işleri
başarıyla "yoluna koyma", dile getirilemezi başka ve "daha
yüksek" (nereden daha yüksek?) bir formda dile getirmektir. Sanki
kompleksler çözülmüş gibi yapılacaklar, ama bunun karşılığında, komplekslerin,
dolayısıyla Oidipus'un bütün temaları eserin içine sızıp yazın alanını işgal
edeceklerdir. Tarihsel ve mitolojik süreçler de Oidipus'un elinden, özellikle
Baba Katli meselesinden ve insest korkusundan kurtulamazlar: Musa bir
Oidipus'tur... Leonardo usta da öyle... "gerçeklik ilkesi" her
zamanki gibi, yine "hayali" bir tasarrufun içinde işlemeye
bırakılmaktadır. Bir "efsane" kişiliği olarak Oidipus
"efendi"dir... Platonik bir idea gibi, tüm yorumların denetçisi
olarak iş başında olacak, Leonardo gibi, Musa gibi az çok "gerçek"
kişilikler ise onun etrafında dönüp duracaklardır. İşte psikanalizin,
"edebi" hayata daldığında kendini denetleme konusunda başarısız
olmasını getiren paradoks: İstediği kadar "derin" psikolojik ve
karakterolojik özelliklere sahip olsun (Dostoyevski romanlarının kahramanları
konusunda hep söylendiği gibi), bir eserde, dramada, anlatıda
"beliren" bir kişiliğin (bu Alice'deki Humpty Dumpty de olabilirdi!)
somut insan ile gerçek anlamda karşılaştırılabilirliği ne ölçüde mümkündür.
Nietzsche'nin söyleyeceği gibi, soyutlama olmasa bile, "yüzeyden alınan
bir tabaka" değil midir "edebi şahsiyet"?35 Yorumlama konusunda Küçük Hans'ın başına gelenleri
bir kez daha hatırlayalım: Kastrasyon ve Oidipus'un Hans'ın "babasının
düşünceleri" olduğu, orada açık bir biçimde ortaya çıkmıyor mu? Hans'ın
babası Freud ile Hans arasında bir aracı olmaktan çok, Freudçu yorumun kaynağı
olarak beliriyor orada. Edebi ya da sanatsal eser ise, pekala Freud'un
arzuladığı "hayaletleri" rahatlıkla bulabileceği verimli bir ortamı
sunacaklardır. Freud'un okuması büyük bir olasılıkla "mutsuzluk
verici" bir okumaydı: Her yerde Oidipus'u aramak...
4. Sonuç: Hayaller nereye gitti?
Anlaşılan Lacan bile, idiosenkretik bir kullanım içinde
hayalleri gözden kaybetmekte ısrarlıdır. Buna göre, "alışıldık anlamda
gerçeklikle bağı olmayan" bir Gerçek (Le reel), en az Sartre'ınki kadar
"adıl" (substantif) olan bir Hayali (l'imaginaire) ve açıkçası "dil yapısı"nda demir atan bir
Simgesel (Le symbolique) arasında ayrım yapılacak ve bu ayrım, Hayali ile
Simgesel arasında tam bir karşıtlık ilişkisine dönüştürülecekti. Psikanalitik
tedavinin sırlarından biri böylece Lacan tarafından kulağımıza fısıldanıyor:
Özneler arası (l'intersubjectivite) doğaya sahip tedavi süreci, bu iki
"düzen"i asla birbirine karıştırmamalıydı. Hayalinin "öznenin
içinde" olduğunu, şu "ayna safhası" çerçevesinde temel olarak
öznenin kendi egosuna esaslı bir narsist ilişkisinde düğümlendiği tezi
aracılığıyla kanıtlamaya çalışıyordu.36
Bu elbette psikanalizin "bakış açısı" olamazdı. Böylece, özneler
arası "okuma"ya giriştiğimizde, Hayali kendini "ikili bir
ilişki" içinde sunmalıydı (erotik çekicilik ya da saldırganlık yüklü bir
gerilim). Açıkçası bu Öteki'nin imgesidir. Ama bu başkası yine de Ben'imdir.
Ama bu Öteki'nin Ben olabilmesinin ön şartı, işin "köken"inde (a
l'origine) Ego'nun, Ben'in bir Başkası olmasıdır.37
Hayali ne tür bir "çevrede" ya da atmosferdeydi acaba?
Lacan orada Lorenz gibi etyolojistlere, hayvansal davranışın (hemen yukarıda
saldırganlıktan bahsediyorduk zaten) alanına sıçramak ihtiyacını duyuyordu. Bir
Umwelt, bir çevre, bir Gestalt... Üstelik kendisi de Hayali'nin bileşenlerinden
biri olan bu Çevre'nin insan davranışını koşullandırdığını söyleyecekti.
Öyleyse, Hayali bizim için ne anlam ifade ediyor? Benzerlikler ve imgelerin
birbirine bağlanışı Üzerine Kurulu bir "düzen". Ondan, özünde
yanıltıcı olan her hayali davranıştan kurtulmak gerek.38 İşte "tedavinin yönlenişi" denen şey! Peki,
bu "tedavi" bizi sözgelimi bir Benetton'un "imajlarından",
Hayali'nin boyunduruğundan nasıl kurtaracaktır? Orada, görülebildiği kadarıyla,
sefalet ve umutsuzluk da imgeleşiyor... İşte Subcommandante Marcos'a
Benetton'un reklam müdürü Oliviero Toscagni tarafından gönderilen bir mektup
düşünün: "Sayın Kumandan, direnişin insan yüzlerini nasıl aydınlattığını biliyoruz.
Sizi Zapatacı kadınlar, erkekler ve çocuklar arasında fotoğraflamak
istiyoruz..." D. H. Lawrence'ın artık istemediği görüntüler ve bütün
hiyeroglifler... O "nesnel gerçeği" istiyordu: "Yani
Kodak-düşüncesini"...39
İmgeselin, Hayali'nin dünyasında ette hissedilmeyen yeğin acılar var gibidir
hala. Ama sunuluşunun bu biçimiyle "narsistik ben" bazı küçük kirli
sırlara, dolayısıyla somut güçlere sahip olmayı sürdürüyor gibidir: Bir
mikrokozmos olarak Ben ve aile... Her şey gelip, Freud'un rüyalar için bahsettiği
şu yoğunlaşmada olduğu gibi, küçücük bir dünyaya sıkışıvermiştir... İşte
"öznelliğin Ben"i denilen şey!
Hayali'ye şimdiye dek kimler nüfuz etti? Sartre'ı unutabiliriz, çünkü onun L'imaginaire'i, cevaplarını önceden Les
Mots'da verdiği bazı anakronik sorulardan öteye geçmiyordu: Dilden
bahsediyorsunuz... Ama önünüzdeki şu tahtadan, üzerinde şarap kadehleri bulunan
"somut" masa anında alınıveriyor elinizden. Simgelerin "somut
nesnelerin yerine geçtiği"ni söylüyorsunuz. Oysa ben, konuştuğum anda
işaret ettiğimin tam da şu, benim için varılan, elimin altında, tahtasına
vurabildiğim masayı istiyorum... Yani masanın ta kendisini konuşacağım... Oysa
Sartre yüzgeri etmişti: Ancak Hayali ile temas halindeyim... Dil dıştan
gelebilir... Başkası cehennemdir ama. Kartezyen bilinç bile dolandırılmıştır
çoktan. Oysa hayalimdeki imgeler, emin olabildiğim, kesinlikle karşı karşıya
olduğum, Kierkegaard'ın bahsettiği anlamda Benim dediğim tek şey değil mi?
Öyleyse ben imgelerime aidim...
Ya da Benedict Anderson'a şu Hayali Cemaatlar'ı kazandıran Walter Benjamin ve
Bloch okumaları: Kültür sanayi ürünleri ve alınıp satılan imgeler: Hayali
olarak Hollywood... Ama her durumda, sorun karşımızda durmaktadır.
"Tedavinin yolu" nereden geçerse geçsin, Hayaller ile imgeler hep
karşımızdadır: üstelik arzularımızı yönlendiren düzenlenişleri içinde, onlara
mahkumiyetimizin bedellerini bize yükleyerek... İmgeler karşısında ne tür bir
sorumluluk? Sartre kadar saf değilsek, imgelerimizin ve Hayali'nin öznellikle
çok özel bir bağ kurmuş olduklarını fark etmişsek, bu sorumluluğun
tartışılmasına geçebiliriz demektir. Acaba sınır gerçekten Simgesel ile Hayali
arasından mı geçiyor? İmgelerin imgelemi... Sözcüklerin bilinci... Körleşme...
Ama herkes, Antik Yunan kabininin görme gücünü kaybedişinin karşılığında,
Tanrısal güçler tarafından, imgeleri bütün bağlantıları ve apaçıklıkları içinde
tanıyabilme ve "önceden-görebilme" güçleriyle donatıldığını bilir.40 Ama modern dünyada karşı
karşıya kaldığımız "körleşme"nin farklı türden olduğunun altını çizmek
gerekiyor... Artık körlük Tanrısal bir esine değil, kolayca duyarlılıkla
karıştırılabilecek bir "ressentiment"a, itiraz ve diş bilemeye
kaynaklık etmektedir. Cemil Meriç'in Jurnal'ini okumak yeterli.
Hayali ile Simgesel'in bir öze kavuşturulmaları daha Freud'un Traumdeutung'unda
yolu çizilmiş bir psikanalitik program olarak ortaya çıkmaktaydı. Orada
"die Symbolik'in altı çizile çizile bir adıl olarak kullanılmasıyla
karşılaşıyoruz. Yani bilinçdışının değişmez simgelerden oluşan bir cephaneliği söz
konusuydu. Simgesel, Lacan'a doğru giden yolda farklı bir anlama kavuşacaktı:
Freud için, çok karmaşık ilişkilerin varlığı söz konusu olsa bile, simgesel
eninde sonunda sembol ile temsil ettiği şeyi birbirine bağlayan ilişkiydi
henüz. Lacan içinse, aksine, simgesel sistemin yapısıydı önemli olan. Neyin
simgeleştirildiği ve rüya işlevinde dönüştürü1düğü ancak ikincil önemdeydi ve
Hayali'nin alanına aitti.
Dil, ya da simgesel sistem, bilinçdışını yeniden tanımlama yolunda vazgeçilmez
bir araç olarak belirdiğinden beri, Lacancıların ciddi sonuçlara varan bazı
sorgulamaları gerçekleştirebilmeleri beklenirdi. Oysa her şey, Lacan'da
simgesel düzenin üstlendiği işlevin, bu terimin babası diyebileceğimiz
Levi-Strauss'unkinden ayrılmakta olduğunu göstermektedir. Saussure'cü
dilbiliminin temel postülalardan birinden uzaklaştığı görülebilir: Gösteren,
gösterilen ile "mutlak olarak değişmez bir bağ" içinde ilişkilemek
zorunda değildir. Öyleyse, bir taraftan işlerliği sürdürülen dilbilimsel
(Saussurecü) bir model vardır: Somut unsurları "gösterenler" olarak
işleyen, Levi-Strauss'un tanımladığı gibi bir simgesel düzen. Öte taraftan,
simgeselin esas Lacancı önemine kavuştuğu bir boyut vardır: Orada söz konusu
edilen, simgesel düzenin dayandığı Yasa ile karşılaşırız. Böylece Lacan,
simgesel babadan, Babanın-Adı'ndan rahatça söz edebilir hale gelir. Gerçek ya
da Hayali bir Baba değil, Yasayı koyan "simgesel" bir Baba...
Babaların sayısının çoğaltılması böylece bizi yeniden "üçüzlemeler"
deneyimine taşıyacaktır. Nasıl mı? Sechehaye'ın şizofren bir kızı (Renee) nasıl
tedavi etmeyi umduğunu hatırlayalım: "Realisation symbolique'; simgesel
gerçekleştirme adını verdiği yöntem, şizofrenin "ihtiyaçlarının"
karşılanmasını sağlayacaktır. Her şeye rağmen Sechehaye'ın bu ihtiyaçları
önceden bilmesi gerekir. Üstelik Renee'nin bunu kendi simgeselleştirme itiyadı
içinde tanıması ve kabul etmesi de gerekecektir. Şöyle: Renee şizofrenisi
içinde anlaşıldığı kadarıyla anasının memelerini elmalarla simgeleştirmektedir.
Sechehaye, bu simgeleştirmenin "büyüsel" bir zihniyet arka planını
işaretlediğini kolayca söyler. Böylece o artık "mothering" (analık
etmek?) dediği yöntemini devreye sokacaktır. Yani "iyi anne"yi
oynayarak "aktarma"nın ve "karşı aktarma"nın Freudçu
işlevlerine saygısını belli edecek, bu yoldan Renee’nin şizofrenisinin
"etken nedeni" olduğu anlaşılan "oral bir saplantı"yı
anlayabilecek ve doyurabilecektir. İyi annenin iyilikseverliğinin yeterince
psikanalitik, dolayısıyla yeterince anlayışsız olduğu şu sözlerden anlaşılıyor:
"Şizofrenden alt edemediği çatışma durumuna imkansız bir kendini uyarlama
talebinde bulunmaktan çok uzakta, bu yöntem katı gerçeği düzenlemeyi,
değiştirmeyi ve onun yerine yeni, daha nazik ve daha hoş görülebilir bir
gerçekliği koymayı amaçlar."41
Psikanaliz açısından, simgesele yaslanan insan davranışı basitçe tedaviye karşı
gösterilen bir direnç unsuru değil, simgeselin zaten kendi işleyişi olduğundan
zaten direnilemezdi ona.
İki ilkeyi birer postilla olarak koydu Freud. Eğer bir Haz İlkesi, Lustprinzip
varsa, zorunlu olarak bir de Gerçeklik İlkesi konmalıydı karşısına. Oysa
psikanalizin hiçbir büyük kuramcısı, felsefe alanına anıştırmaları hiç dilinden
düşürmeyen Lacan bile, şu "gerçeklik" üzerine asırlardır süren
tartışmanın hiç değilse hissettireceği bir "bir şeyler yürümüyor
galiba"yı benimsemedi. Eğer hudutlar simgesel ile imgesel arasından
geçiyorsa, "gerçek" (le reel) ne işe yarar! Ama anlaşılan şu
"gerçekliğe" yine ihtiyaç duyulacaktı. Çünkü Haz İlkesini değiştirme
görevini herhangi bir ilkenin sırtına yüklemek gerekiyordu. Düzenleyici bir
ilke, hazzın nedense hep aradığı, hep arayacağı (unutmayalım, Don Juan şu ya da
bu kadını değil, "kadın" istiyordu şu kokularda hiç yanılmayan
burnuyla Avrupa'nın tüm sathını eşeleyerek) doyumu asla "doğrudan",
yani "kolayca", yani "çatışmasız" bulamamasını sağlayacak
bir ilke gerekiyordu. Gerçeklik İlkesi bu yüzden bir "detour'; bir
"erteleme" görevini üstlenecekti. Ekonomik olarak mı? Orada da
Gerçeklik İlkesi özgür, serbest enerjiyi kapılmış, bağlanmış, tanımlanmış, yani
sınırlanmış enerjiye dönüştürme işlevi olarak iş başında olacaktı. Topografik
olarak mı? Orada da Gerçeklik İlkesi bilincin-bilinçaltının işiydi: Dinamik bir
ilke olarak içgüdülerin gücünü Egonun hizmetine koşmakla görevliydi.
Gerçekliğe görevler yüklemek gibi bir davranışı Freud'a pek yakıştıramayacak
olanlar için hemen söyleyelim: Bahsettiği "gerçeklik" ya da
taçlandırılmış, değerli kılınmış "hakikat" değil, açık açık,
kelimenin olağan anlamında bir ilke, bir prensipti. Bir ilke olarak kabul
edildiğinde Gerçeklik vs. bildiğimiz olağan anlamından, Spınoza'nın deyişiyle
"hem kendinin hem de yanlışın işareti" olmaktan sıyrılarak, aslında
Lacan'ın Hayali’sine pekiyi uyan bir ilkeler ve sloganlar demetine dönüşür.
Böylece gerçekliğin kendisi bir ilke olmayı artık bırakır. Böylece sorabiliriz:
Ne kadar da az gerçekliği olan bir dünya... Sürekli kaybediyoruz onu... İşte
Orhan Koçak'ın Orhan Pamuk eleştirisi: gerçekliğin, sahililiğin kaybı,
yitişi... Peki, gerçekliğini yitirmiş şu dünyaya biraz daha gerçeklik enjekte
etmenin yolu bir "ilke”nin tayin ve tespit edilmesinden, bir ilkenin takip
edilmesinden mi geçmeli? Öyleyse Gerçeklik İlkesi ile ilgili sorunumuzu
koyalım: Gerçekliğin bir bilgi meselesi olmaktan çıkarıldığı andan itibaren (bu
iyi de olmuştur diyebiliriz tabii) "gerçeğin gerçekliği"
diyebileceğimiz bir sorun ortaya çıkar. Nietzsche'nın "hakikatin değeri
nedir" sorusuna bağladığı bu sorun üzerinde Freud ile takipçilerinin büyük
kısmının genel eğilimi, gerçekliği varlığın bir türü olarak kabul etmek olmuştur.
Gerçeğin gerçekliği yine tümel haline getirilmiş, kendisine bir
"ilke" kazandırılmış, gerçek olan her şey bütün türdeşsizliğine,
biçim değiştirmelerine rağmen kendisine atfedilen "gerçeklik"
yüzünden tekrar toparlanıp bütünleşmiştir.
Kuşkusuz Freud'un "gerçeklik ilkesi"nden açık açık bahsetmeye
giriştiği ilk metinlerinin "metapsikolojik" yazıları olmasının altını
çizmemiz gerekiyor.42 Haz
İlkesi nasıl altedilecek? Öncelikle, Gerçeklik İlkesinin ikincil olduğu, zaten
Haz İlkesi’ni düzeltmek üzere görevlendirilmiş olduğundan bellidir: Ancak Haz
İlkesi, onun tarafından değişime uğratıldığında (hazzı bu dünyada, yani somut,
gerçek dünyada doyurmak bir tür 'zorunluluk' olduğuna göre) ortadan
kalkmayacaktır. Ama gerçeklik ilkesi yapacağını yapmış, hazzın doyumunun
"gerçek dünyada" yaşanmasını sağlamıştır. Ama bu dünyanın
"gerçekliği"ne hemen bir ekleme yapılması, onun
"dış-gerçeklik" haline getirilmesi gerekmiştir.43 Sırf bir "dış" ön ekinin getirilmesiyle
daha fazla gerçeklik elde edebileceğimize inanacak kadar saf değilsek, artık
sorgulamaya girişeceğimiz bir kavramsal çiftler yığınağıyla yüzleşiriz: İç-Dış,
Haz veren-Hoşa Gitmeyen, İçe atma-Dışa atma...Bütün bu yığınağın ortasında,
Gerçeklik İlkesi, bilmem hangi mekanizmanın ürünü olarak, sözgelimi bir "cinsel
içgüdüler" demetini yolundan çevirebilecek, yönlendirebilecek,
değiştirmeyi başarabilecektir.
Pek de az zorluklar taşımadığı bizzat Freud'un kendisi tarafından itiraf edilen44 bir karşıtlaştırma, Haz
İlkesi ile Gerçeklik İlkesi'ni savaş (ya da tiyatro) meydanına çıkaran belirsiz
bir mekanizma içinde belirmektedir: Eğer cinsel içgüdüler kısmen de olsa her
zaman, Haz İlkesi tarafından yönlendiriliyorlarsa, farklı türden bir dizi
içgüdü olmalı ki, Gerçeklik İlkesi tarafından temellendirilsin: Bunlara, pek de
şaşırtmayacak bir şekilde Freud, "kendini koruma içgüdüleri" adını
vermektedir.
Kendini koruma içgüdüleri sözleri telaffuz edilir edilmez hemen anlamamız
gereken ilk şey, bunun, bazılarınca yanlış anlaşıldığı gibi, Spinoza'nın
"co natus"uyla aynı şey olmadığıdır. Onyedirıci yüzyılın güçlü
düşünürünün aklına cinsel içgüdülerle kendini koruma içgüdülerini
karşılaştırmak herhalde asla gelemezdi.
Yine de anlaşılmaz bir durum kalmaktadır geriye: Eğer bir çocuk, Haz İlkesi
uyarınca arzularının doyumunu halisünasyonlarda, hayallerde, gündüz düşlerinde
bulabiliyorsa Gerçeklik İlkesi’ne neden boyun eğsin? "Gerçek nesne",
salt Freud ona "gerçek", daha doğrusu "dış gerçek" vs.
adını verdiği için, "birincil" ilke olduğu zaten söylenen Haz ilkesi
ona yönelecek değildi herhalde. Yardıma çağrılacak olan diyalektik hazırdır:
Cinsel içgüdü, kendini koruma içgüdüsünden türetilecektir. Onunla anaklitik bir
ilişki içinde olduğu gibi, ondan ayrımlaşmıştır da. Yine kopup-gitme, ya da
ikilenme... Düalizm psikanalizin özünde oları bir hastalık gibi görünüyor
gerçekten.
İşte gerçekliğe doğru yönelmek isterseniz size Freud'un bağışladıkları: Önce,
"mutlak Narsizm" adını verebileceğimiz bir yanlış-anlamayı ortadan
kaldırır. İnsan Narsist hazlar üzerine kapanıp kalmış, "hipotetik"
bir kapalı-devre sistemi olmadığı için, öyle bir konumdan yola çıkarak şu ya da
bu "gerçeğe" varacak bir varlık değildir. Onda ta baştan, hiç değilse
algısal düzlemde işleyen birazcık "gerçeklik" bulunur. Ama tam da bu
başlangıçtan beri varılan gerçeklikle temas sayesindedir ki, "tamamlanmış
gerçeklik" olarak bizi ve onu Oidipus'a ve çözülüşüne kadar taşıyacaktır.
Psikanaliz her yerde bizi "birazcık gerçeklik" ile karşılaştırıyor.
Nereyse Melanie Klein'ın yetindiği "kısmı nesneler" gibi, "az
gelen", "yetişmeyen", "yakanın iki ucunu bir araya
getirmeyen", son olarak da "doyurmayan" gerçeklikler bunlar.
Çünkü Haz İlkesi’nde "doyum"dan bahsedebilirken, Gerçeklik İlkesi’nde
"doyum" gibi şeylerden bahsetmek psikanalizin yapacağı şey değildir
elbette.
Freud, "bilinçdışı" gibi bir mefhumu ortaya attığından beri, insanlar
(onun takipçileri olsunlar, olmasınlar) terimin içerdiği "felsefi"
çelişkiyi epeyce tartıştılar: Her şey, Freud'un çalışmalarını takip ettikçe
görüldüğü üzere, "bilinçdışı"nın "ben"in, yani onun
"bilincinin" ötesinde, Lacan'ın deyimiyle bir Öteki olduğu, üstelik
bu Öteki'nin konuşabildiği, düşünebildiği, hatta usavurmanın ana biçimlerini
içerdiği gibi bir sonuca varıyordu. İnsanlar, elbette, Freud'dan çok önceleri
de "bilinçdışı"nın bir etkinliğinin ve hazır bulunuşunun
farkındaydılar. Hakkına "bilinçsiz" olduğumuz rüyalarımızın ve
arzularımızın derinliklerine inmeyi salık vermek, bazen da bunu pek de az
yaptırımcı olmayan yollardan kendisi üstlenmek itiyadında olan bilinçdışı işleme
ve araştırma pratikleri, bütün dinlerde tarih içinde vardı.
Öyleyse, Freud'un "keşfi" acaba hangi anlamda "devrimci"
olarak kabul edilecektir?
Sonuç: FluctuatioAnimive Spinoza
Ruhun dalgalanışı... Fluctuatio Animi... Ruhun umut ile
kaygı arasında, sevgiyle nefret arasında dalgalanma, savrulma hali... Belki de
o pek kendine özgü, "öznenin rahatlığını", evet evet, öznenin
"öznelliğinin" ta kendisini taşıyan bir hep başa gelme hali...
Vulgus'un, kitlelerin olağan durumunu, belki de Spinozacı anlamında "doğa
hali"ni anlatan söz... Ruhun dalgalanışı önümüze Spinoza'nın ortaya attığı
açmazlar çerçevesinde, garip ve neredeyse soğuk bir çözümsüzlüğün arka planında
bulunan bir sır olarak çıkıyor. İlk bakışta, hep zıt duyguların arasında
titreşen bir öznellik hali: Umut ile korku, ya da kaygı arasında, sevgi ile
nefret arasında... Bir süre sonra, sevgi ile nefretin, birbirlerine ne kadar
yakından bağlı oldukları ortaya çıkıyor. Belki de, Emst Bloch'un eski bir Arap
öyküsüne, daha doğrusu kıssasına yaptığı göndermenin içindeyiz: Halifenin
veziri, akşam saati, sarayın muhteşem bahçesinin bir ucundaki havuz başında,
geçmiş olan günün olaylarını, giderek geçmiş olan hayatını suların oynayışında
gözden geçirirken, bir anda, en sevdiği yüzüğünün elinden kurtulup suya doğru
düşmekte olduğunu fark eder... Ve içinde, yüzük suya daha değmeden, delice bir
dilek uyanır: Ne olur düşmesin, düşerse de suların akıntısına karışıp
gitmesin!.. O anda, önceden fark edemeyeceği, aklına getiremeyeceği bir
mucize... Bir nilüfer yaprağı, ya da başka bir şeye takılıp suyun yüzeyinde
kalan yüzük... Vezir, çok sevdiği yüzüğünü alıp parmağına takarken, bu kez,
yine çok aniden, içinde büyük bir umutsuzluk belirir: Bu kadarı da fazla! Talih
bir insana bu kadar da yardım edemez... Mutlaka ters dönecek, ters dönmesi
gereken bir talih bu... Bu böyle gidemez... Bu düşüncenin uyandırdığı güçsüzlük
ve bitkinlikle, omuzları çökmüş halde saraya dönen vezirin üstüne saraylı
görevliler atlayıverir ve ızbandut gibi adamlar onu kıskıvrak yakalarlar: Saray
entrikaları içindeki rakipleri başarı. Kazanmış, Halife nezdinde suçlamalarını
kabul ettirmiş ve işte, Halife'nin emriyle zindana kapatılmıştır... İşte, böyle
gidemezdi ve talih, zorunlu birikimin getireceği zorunlu ters dönüşünü, o
katlanılmaz olayı gerçekleştirdi. Eski vezir, zindanda, umudunu gittikçe
yitirerek, dış dünyaya bağladığı hiç bir arzu kalmayıncaya dek, on yıl
yaşlanır... Sonuçta, artık, hiçbir umudu kalmamış, yalnızca, belki de biraz
delice, ama bir o kadar da biriken umutsuzluğunun, hayatı konusundaki derin
hayal kırıklığının ruhunda gevşek bıraktığı tek bir noktadan
kaynaklanıyormuşçasına, hafiften bir saplantı halinde bir arzusu, bir dileği
kalmıştır geride: Ölmeden önce mısır yiyebilsem... Bu imkansız dileğini, sert
ve aldırışsız gardiyana, sonunda bir gün iletmeye karar verir: Kaybedecek bir
şey kalmamıştır ki? Ve sonra, hayret! Gardiyan yaşlı adama acır ve dışarıdan
bir kase haşlanmış mısır getirtir... Ama... O anda nereden geldikleri belli
olmayan bir ya da birkaç fare demir parmaklıklardan içeri atlayarak kaseyi
devirirler ve artık dokunulamaz, kurtarılamaz taneleri silip süpürüverirler...
Derin hayal kırıklığı içindeki zavallı adamın kafasında, o anda, inanılmaz bir
umut ışığı, yakıcı bir düşünceyle birlikte beliriverir: Bu kadarı da fazla!
Talih bir insana bu kadar yüz çeviremez... Mutlaka ters dönecek, ters dönmesi
gereken bir talih bu... Bu böyle gidemez... Bu düşüncenin uyandırdığı kıvanç ve
tekinsiz neşe hali içinde hücresinde beklerken, işte, demir kapıların
şakırtıları içinden Halife'nin bizzat kendisi maiyetinden birkaç kişiyle
çıkagelir: Entrikacıların maskesi sonunda düşürülmüş, aklanmış, onuru kurtulmuş
ve vezirlik makamı kendisine iade edilmiştir (Blo ch 1982)...
Bu acı ve mutlu hikayeciğin Bloch için, ütopyanın çağımızdaki en büyük düşünürü
için Prinzip Hoffnung'un, Umut İlkesi’nin en yalın bir tarzda ışıklandığı yer
olduğu söylenebilir: Burjuva etiğinin gelecek zamana endeksli bir rahatlık
arayışı; ama yoğun rekabet içinde, başa gelen talihsiz olaylar ve kaybediş...
Ancak sıfırı tükettikten, birikimin oluşturduğu sürenin zorunlu olarak varacağı
ve belki de birikimin tümünün kaybedileceği bir eşikten geçtikten sonra
duyulabilecek bir umut...
Dünya bizi ya cezalandırır ya mükafatlandırır. Dış dünyanın önümüze çıkardığı
sorunların, "ya … ya da" ekseni üzerinde kabul edildikleri bir
düşünce, elbette Kierkegaard'ın ünlü formülünden bahsediyorum, Spinozist bir
psikanalizin içinde çeşitlenir ve demistifiye edilir.
Mükafatlandırılma-mükafatlandırılmama, ya da cezalandırılma-cezalandırılmama çiftleri,
A ve A-değil, ancak biçimsel bir diyalektiği dışa vururlar. Kısacası bir
soyutlamadan ibarettirler. Doğa da ve dünyada gerçek hareket, hiç değilse dış
nedenlerin empoze ettiği etkiler açısından, varoluşun akışını kesintiye uğratan
ve yönelimleri belirleyen, hep "ya o...ya da o” dur...
Başlayalım: Dünyaya fırlatılmışlığımızı Spinoza Heidegger'den daha az
kabullenmiş değildi. Ama bu fırlatılmışlık, Heidegger'in aksine, kendi içinde
ne iyi, ne de Kötü'dür. İlkel barbarlık için söyleyebileceğimiz gibi, orada
hiçbir kuşku yer almaz. Bazı şeyleri severiz, onları edinmek isteriz, ediniriz
de... Hatta henüz onları elde etmediğimiz süre içinde bile onların varlığından
haz duyarız. Dünya, hemen oracıkta, elimizin altındadır (Vorhandenheit?Henüz
değil, buna geleceğiz) ve meyvelerini istediğimiz gibi alıp tüketiriz. Kuşkusuz
bizi üzen şeyler de vardır, ama onları dert etmeyiz; çünkü pek bir zorlukla
karşılaşmadan onlardan kurtulabileceğimize eminiz. Güçlüyüz, bilgeyiz, Tanrılar
hep bizimle...
Ama...
İlk başarısızlıklarımız ve zincirlenişleri, bizde ilk morsus
conscientiae'yi, güceniklik duygusunu uyandırmaya başlarlar. Ya her şeyi
yapamayacağımızı, ya da olayların her zaman hizmetimizde olmadıklarını fark
ederiz. Kesinlik duygusunun kayboluşu, böylece umut ve kaygı duygularını
uyandırmaya başlar. İlk zamanlarda, yine de, çok aşırı kaygılanmayız. Halimizin
tümüne baktığımızda umut büyük bir güçle kaygı üzerinde hakimiyet kurmuş
durumdadır. Eskiden kullandığımız yollarla ve araçlarla, rutin olarak, bazı durumlarda
işe yaramadıklarını unutarak, varlığımızı sürdürmeye çalışırız. Her durumda,
işlerin ya kendi başlarına yola gireceklerini, ya da tam gerektiği zaman bir
fikrin kafamızda ışıyacağını kabul ederiz. Topyekun baktığımızda, hala umut
kutbunda yoğunlaşmış durumdayız, kaygı kutbunda değil... Bizi tehdit eden uzak
tehlikelerle mücadele etmekten çok, kaderimizi ve talihimizi yoluna koymaya
çabalarız. Bu sakin, ağır işleyen bir gerileme safhasıdır; orada, "aymaz
ve eylemsiziz." Ama gittikçe sükunetimizden kaybederek; çünkü tehlikeler
yaklaştıkça belirginlik kazanır ve başarısızlıklarımız birikir. Buna paralel
olarak, kaygı, ağır ağır yükselir. Nihayet o akşam anı, kaygının umutla
eşitlendiği an gelir...
Ve...
Kısa süren bu andan sonra, kaygı baskın çıkar ve sonuçta
zaferi kazanır. Çifte bir zafer: Hem artık yollarımıza ve araçlarımıza, hatta
yıldızımıza bile güvenimiz kalmamıştır, hem de artık oldukça yaklaşmış olan
tehlikelere karşı savaşmaya girişmektense, beğeni duygusuna varıncaya kadar
yitirdiğimiz şeylerin peşinden koşmaya devam ederiz. Ve kaygı, korku, hep
büyür. Giderek öyle bir duruma düşeriz ki, artık herhangi bir çözüm bulma
umudumuz da kalmaz. Paniğe kapılmış bir halde, bize nasihat etmeye gelen ilk
kişiye yamanırız; üstelik en saçma sapan nasihatlere artık iyice güçten düşmüş
umudumuzu bağlamaktan kaçınmayız. Böylece kendimizi herhangi bir şeye kolayca
bağlayıveririz... Denize düşen yılana sarılır... Ama boşuna. Sonuç, mutlak
umutsuzluktur...
Öngörülemez bir olay, getirdiği gaudium ile birlikte, tıkanmışlığımıza bir son
veren hafif bir umut uyandım içimizde. Kuşkusuz bu bir umut kırıntısıdır
yalnızca. Korkuyu ve kaygıyı henüz yenilgiye uğratamamıştır. Güçsüzlüğümüzü
hissetmeye devam ederiz ve bütün çabalarımız, uğraşılarımız önce tümüyle
savunmaya yöneliktir. Ama hiç değilse, sıkı sıkı, şu feroces barbari, barbar
vahşiler gibi, kavga ederiz. Ve yavaş yavaş, umut yükselir. Başlangıçta bizi
tekrar davet ettiği meşakkatli çabalar sonucu elde ettiğimiz başarılarla
beraber, umut da yükselmeye devam eder. Kendimizi gittikçe daha az zayıf, daha
çok güçlü hissederiz ve gittikçe daha fazla, gelecekte durumumuzun bazı
yönlerinin iyileştirilebileceğini düşünmeye başlarız. Sonra, işte, gündoğumu:
Umut korku ile yeniden aynı düzeye gelir.
Ve...
Bu eşiğin ötesinde, umut zafer kazanır. Neşeli, kıvançlı bir
etkinlik dönemine gireriz. Savunmadan artık saldırıya geçmişizdir... Tehlikeler
uzaklaşmıştır ve in pcee deposito metu,
hep yeniyi, hep daha fazla kazancı düşünürüz. Aynı zamanda, elimizdeki
araçların gücüne ve kaderin takip edeceği yöne gittikçe daha fazla güven
duyarız.
Sonuçta...
Mutlak, yetkin güvenliğe kavuşuruz. Ama bu kez de, hiçbir
şeyden çekinmeden, korkmadan, artık hiçbir şeyi dert etmemeye, hiçbir şey için
kaygılanmamaya ve herhangi bir zahmete katlanmamaya başlarız: Yeniden aymaz ve
eylemsiziz artık. Üstelik çekilmez insanlar haline gelmişizdir: Ölçüsüzce
özgüvenli... Boş gururla yüklü, gerçek yetersizliklerimizi ve gücümüzün
ölçülerini toptan unutarak bilgelikten ayrılırız; yapılan her nasihati neredeyse
küfür olarak kabul ederiz. Ama yanılsama uzun sürmez, döngü yeniden başlar...
Bu cehennemi döngüyü Spinoza barbarlıktan uygarlığa, ama oradan dekadansa ve
yeniden ilkel barbarlığa götüren "Tarih” süreci içinde açımlamaktadır:
Kullandığı örnek, elbette, "özel" Yahudi tarihidir ve Tractatus
Theologicus Politicus'un sayfaları boyunca açılır. Bireysel ve toplumsal
alanlara uygulandığı zaman kuşkusuz biçimsel ve "soyut" görünebilecek
olan bu umut-korku döngüsü, salt dünyevi ve iktisadi kaygılar alanında cereyan
etmediği için, bu kez, aksine, "somut" bir karakter kazandığı yepyeni
bir alanı işaretler: Superstitio, ya da, Spinoza için büyük bir önem taşıyan
ideolojik unsurun devreye girişini…
Ethica'nın birinci kitabının Ek'ine dönersek, fluctuatio animi'nin umut-korku döngüsünde ifade edilişinin jenerik
bir değerle ve inanılmaz bir üslup gücüyle açıldığı TIP'nin önsözünü
tamamlayacağını görürüz: Ek'te, Spinoza rectores'e insan biçimli tanrılara ve
potestas, iktidar sahibi egemenlere duyduğumuz inancın kökenini bildiriyordu.
Ama bu egemenlere duyduğumuz inancın içeriğini, somut içeriğini henüz
belirlemeden bırakıyordu. Eleştirisi orada biçimsel olarak dinsel karakterli
bir insanbiçimciliğe ve insan merkezciliğe yöneliyordu. Orada, Spinoza,
superstitio'nun, hurafeciliğin ve aşırı sofuluğun biçimsel olanağını,
altyapısını dile getirmişti. Ama evrensel bir din varsayımını asla dışlamadan.
Elbette, duyguların listelenişinde (Ethica'nın üçüncü ve dördüncü kitaplarında)
daha katı çizgili, ama dahice işlenmiş bir tanımlamalar zinciri, daha şimdiden,
fluctuatio animi'nin gerçek mekanizmasını bize bildirmiş durumdaydı.45 Bütün duyguların conatus
izleğine bağlı olarak güçlerin artışına veya azalışına tekabül eden Neşe-Keder
ikilisinden türetilebileceği düşüncesi, her durumda merkezi önemini korur.
"Böylece, karmaşık (compositus) bir bireyin, doğasını hala sürdürerek,
nasıl başka başka yollardan etkilenebildiğini görüyoruz. Şimdiye kadar,
birbirlerinden yalnızca hareket ve durgunluk, sürat ve yavaşlık bakımından
ayırt edilen, yani en basit bedenlerden meydana gelen bir Bireyi kavradık. Ama
eğer şimdi başka, farklı doğaları olan çok sayıda Bireylerden oluşan bir Bireyi
kavramaya çalışırsak, onun, doğasını hala korumaya devam ederek, çok büyük
sayıda başka başka yollardan etkilenebileceğini keşfedeceğiz. Çünkü böyle bir
bireyin her parçası birçok bedenden oluştuğundan, parçaların her biri,
doğasında hiçbir değişiklik olmaksızın, şu anda daha yavaş, bu anda daha hızlı
hareket edebilecek ve bunun sonucu olarak da hareketini başkalarına daha hızlı
ya da daha yavaş iletebilecektir. Ama daha da ileri giderek, bu ikinci türden
bireylerden meydana gelen üçüncü tür bir Bireyi kavramaya çalışırsak, onun da
birçok başka yoldan, biçimini asla değiştirmeksizin, etkilenebileceğini
bulacağız. Bu yoldan sonsuza kadar ilerlersek, doğanın tümünün tek bir Birey
olduğunu, onun parçalarının, yani bütün bedenlerin, Bireyin bütünü hiçbir
değişikliğe uğramadan, sonsuz sayıda yolda değişebildiklerini göreceğiz."
(P13L7S)
"Duygulanımlar ve insanların yaşama tarzları üzerine yazıp duranların
çoğunluğu, sanki doğanın ortak yasalarını takip eden doğal şeyleri değil,
doğanın dışındaki şeyleri ele alıyor gibiler. Gerçekten de, doğadaki İnsan'ı
bir krallığın içinde krallık olarak kavradıkları anlaşılıyor. Çünkü İnsan'ın
doğanın düzenini takip etmek yerine rahatsız ettiğine, eylemleri üzerinde
mutlak bir iradi güce sahip olduğuna, yalnızca kendisi tarafından belirlenmiş
olduğuna İnanıyorlar. Böylece insan güçsüzlüğünün nedenini doğanın ortak gücüne
değil, ama insan doğasının bilmem hangi kusuruna yoruyorlar. Sonra da karşısına
geçip şikayet ediyor, ya da alay ediyor, aşağılıyor, kınıyor ya da (çoğu zaman
olduğu gibi) mahkum ediyorlar. Ve insan Ruhunun zayıflığını kim daha zarifçe ve
kurnazca sansür etmeyi biliyorsa Tanrı'ymış gibi karşılanıyor." (III,
Önsöz)
"Kuşkusuz insanların kusur ve saçmalıklarını Geometrik bir üslupla ele
almaya girişmemin garip görüneceğini biliyorum... Ama bir nedenim var: Doğanın
herhangi bir hatasına ya da bozukluğuna (defectus) yorulabilecek hiçbir şey
doğada olmaz, çünkü doğa hep aynıdır ve erdemiyle eylem gücü her yerde bir ve
aynıdır... Öyleyse, Duygulanışların doğasını ve güçlerini, Ruhun onlar
üstündeki iradi gücünü, kitabın daha önceki bölümlerinde Tanrı'yı ve Ruh'u ele
aldığım yöntemin aynısıyla ele alacağım ve insan eylemleriyle iştahlarını sanki
çizgiler, düzlemler ve cisimler söz konusuymuş gibi kabul edeceğim..."
(III, Önsöz)
"Eğer bu çaba (conatus) yalnızca Ruha bağlıysa, adına İstem deniyor; ama
aynı zamanda hem Ruha hem de Bedene bağlıysa, adına iştah denir. Bu iştah,
öyleyse, insanın özünden başkası değildir; onun doğasından insanın varlığını
sürdürmesini sağlayacak şeyler zorunlulukla çıkar. İştah ile arzu arasında bir
fark yoktur, yalnızca arzu genel olarak iştahlarının bilincinde oldukları
ölçüde insanlara bağlanır. Böylece arzu, iştahın bilinciyle birlikte iştah diye
tanımlanabilir. Bütün bunlardan, öyleyse, bizim herhangi bir şeyi iyi diye
yargıladığımız için takip etmediğimiz, istemediğimiz, arzulamadığımız açıklık kazanır;
aksine, herhangi bir şeyi iyi diye yargılamamızın nedeni onun peşine düşmemiz,
istememiz ve arzulamamızdır." (III, P9S)
"Kimse Tanrının gücünü İnsan gücünden ya da Kralların hakkından çok
dikkatli ayırt etmezse tartıştığım şeyleri doğru algılayamaz." (II,P3S)
"Öyleyse Sevinç'ten Ruhun daha büyük bir yetkinliğe geçtiği tutkuyu
anlayacağım; Keder'den ise, Ruhun daha az bir yetkinliğe geçtiği tutkuyu."
"Sevgi dış bir neden fikrinin eşlik ettiği bir Sevinç'ten başka bir şey
değildir; Nefret ise dış bir neden fikrinin eşlik ettiği Keder'den başkası
değil..."
Her şey, kendi gücü yettiğince, varlığını sürdürmeye çabalar...
Her şeyin varlığını sürdürmeye çabaladığı çaba şeyin edimsel özünden başka bir
şey değildir.
Her şeyin varlığını sürdürmeye çabaladığı çaba sonlu bir zamanı değil, belirsiz
bir zamanı kuşatır.
Ruhta ister açık ve seçik fikirler olsun, ister karışık ve belirsiz fikirler
olsun, o, belirsiz bir süre için varlığını sürdürmeye çabalar ve bu çabanın
bilincindedir.
Bedenimizin eylem gücünü arttıran ya da azaltan, ona yardım eden ya da
kısıtlayan herhangi bir şeyin fikri Ruhumuzun da düşünme gücünü arttırır ya da
azaltır, ona yardım eder ya da kısıtlar.
Ruh, elinden geldiğince, Bedenin eylem gücünü arttıran ya da ona yardım eden
şeyleri hayal etmeye çabalar.
Nefret, geriye çevrilerek artar, ama Sevgi ile yıkılabilir.
Nefret ettiğimiz bir şeyin mahvoluşunu, ya da herhangi bir kötülükle
karşılaşmasını hayal edişimizden gelen Sevinç ruhun biraz Üzüntüsü olmaksızın
gerçekleşmez.
Devlet, bir defa kurulduktan sonra, tebasına aşkınlık biçiminde görünür. Dinsel
bir vahyin çerçevesine kadar genişleyebilir bu. Tutkusal yabancılaşmaya bağlı
olarak gelişen bu aşkınlık yanılsaması daha doğa durumunda bile iş başındadır;
ama en kişisel tutkularımıza hala bağlı olarak, biraz akışkan bir tarzda çıkar
karşımıza. Şimdi ise, aksine, kemikleşir ve durağan bir hale gelir. Resmi
tanrının bize geri gönderdiği yine bizim sevgi ve nefretlerimizdir oysa. Ama
egemen, geçerken, ortak bir payda yaratmak üzere onları işlemiştir; bize dikte
edilen bir değerler sistemi içinde bulunmamıza rağmen, bu değerler neredeyse
yarı-nesneldirler.
Yukarıda Spinoza'nın ignoramus'unu, aktif neşenin beslenişini ortaya koyan ve
bilinçdışını üretimsel bir zorunluluk, güçlerin bir bileşimi olarak çağrıştıran
bu alıntılar dizisi içinde psikanalitik kültürün en büyük sorunu olarak
addettiğimiz "kadercilik" tipinin karşısına şu nihai temayı
çıkarıyoruz: Karanlık ve ölümcül (Thanatos) bir bilinçdışı mefhumunun
beslenmesi ve geçmişin, şimdinin ve geleceğin toplumsal yapılarınca
desteklenmesi (kapitalizmin ideolojisinin pek "şen" olduğu da
söylenemez zaten) tehlikesi karşısına ancak insanın bilinçdışında kurucu bir
ilke olarak yer edebilecek tek bir fikre güvenmek mümkündür: "Kötü
fikirlerden etkilenmek kötülüktür..." Bu fikir, haz ilkesinin ötesinde
(çünkü hazzın ilkesi olmaz!) bilinçdışının temelini örebilecek tek
"bilinçdışı tema", ilk fikirdir ve üretkenlikle arzuyu, bilgi ile
duyuşu, yaşam ile ölümü barıştım. Bütün bu deneyimleri bir "görev" değil,
aktif bir yaşam faaliyeti içinde uzlaştırır. Buna dolayısıyla "fikir"
dememiz garip karşılanabilir. Ama söz konusu temanın dolaysız gerçekliği (orada
bilinçdışı "kaçmaz", "geri çekilmez", "bastırma
uygulamaz") onu fikirler ve eylemler düzlemine, toplumsal projelere ve
kişisel yaşam örüntüleri alanına taşımamızı zorunlu kılacaktır. İşte psikanaliz
eleştirisinin bize bahşedebileceği tek anlam budur: "Kötülük hakkında
düşünmek, onu bir kader olarak yeniden üretmektir..."
DipNot

1
Buna göre, semptom "biri için bir şey anlatabilir", ama bununla ona
"gösteren" etiketini yapıştırmamalıyız. Gösteren, Lacan'a göre her zaman
"bir özne için" gösterir ve anlamlandırır... (Lacan, 1966: 261)
2
Spinoza "eklenti"leri indirgemenin filozofuydu. Önce yöntembilimsel
olarak: Bir tanım içinde nesnesinin içerdiğinden başka hiçbir
belirlenimin içerilmemesi gerekir... Ardından ontolojik olarak: Varoluş,
Dasein olarak Spinozacı Tanrı, kendi dışından gelip ona eklenebilecek
hiçbir "aşkın" amaca, hiçbir dışsallığa sahip olamaz. Sonunda, bilişsel
olarak. Bir nesnenin kavramı, zorunlu olarak onun bütün diğer nesnelerle
ilişkilerinin kavramını da içermek zorundadır..
3
"Kaptırılmış ideal" başlıklı makalesinde Orhan Koçak, Slavoj Zizek ile
Stathis Gourgouris'in yaptıkları gibi, psikanalizin bu olanaklarını
genişletebilecek yeni alanları (elbette edebiyat eleştirisi olarak)
keşfe çıktığı zaman acaba tam da bu anlamda klasik Freudçu yönelimden
farklı bir yola girmiyor mu? (Koçak, 1996; Gourgouris 1996; Zizek, 1996)
4
Bilgisizliğin hümanist bir alayla karşılandığı çağlar yine de onu bir
mutluluk kaynağı olarak göstermiyorlar mıydı? Erasmus ile Rabelais
edebiyatı bizi avam bilisizliğinden çıkarak, "bilginin verdiği boş
güven" duygusunun, vanitas'ın uzaklarında tanınmış bir "bilisizlik"
haline taşıyorlardı
5 Niyetim, geçenlerde
düşüncesinin trajik sonlanışının ardından bize Rousseau'dan beri
rastlayamadığımız nitelikte bir "İtiraflar" kitabı bırakan Althusser'i
şu ünlü detouruna götüren bu düşünürü bir anlamda güncelleştirmek olduğu
halde, onu doğrudan doğruya Marx ve Marksizmin yeni perspektifleriyle
bağlamak değil şimdilik. Yine de, aşağıda anlaşılabileceği (hiç değilse
hissedilebileceği) gibi, tartışılanların Marksizmin umabileceği yeni ve
kurucu perspektifleri çok yakından ilgilendirebileceğini şimdiden
söylemeliyim. Marx ile Freud'u uzlaştırma denemeleri, Fromm, Marcuse ve
özellikle Reich'ın denemeleri etrafında artık "üretken" yönlerini
yitirmiş görünüyorlar. Althusser ise, Lacan'ın eserinden büyülenmesinin
ardından açıkça trajik nitelikli bir "red" sürecine girmişti. (Althusser
1981)
6 "Enayi"nin Batı felsefe tarihindeki
konumu konusunda Serres ile Deleuze & Guattari'nin Çalışmaları ilk
sırada sayılabilirler. (Serres, 1981: 256-8; Deleuze & Guattari,
1994)
7 Daha önceki yazımda,
Spinoza'nın ve Leibniz'in perspektivizmine belki de biraz aşırı bir
vurgu yaptığım hatırlanabilir: Bunun mutlak bir görelilikçilik
olmadığını, daha doğrusu, dünyanın öznenin gözüyle görülmesini değil,
dünyaya yönelebilecek çoğul bakış açılarının öznelliklerinin toplamını
kateden bir görelilikçilik türü olduğunun altını bir kez daha çiziyorum.
Leibniz, büyük bir incelikle, Descartes felsefesinin temel bir
hastalığına dikkat çeker: Bu felsefe pek acelecidir... Düşünmelerinin
meyvelerini elde etmede çok sabırsız davranmaktadır. Yaptığı tasnifler,
indirgemeler, ayrımlar, Tanrıya, doğaya, insana, evrene, nesnelere ve
gündelik yaşama bakışı biraz da hoyratçadır. Üstelik bunu alışılmadık
bir safdillikle, arınmışlık duygusuyla, emekten tasarrufla başarmaya
çalışır: Tanrıyı ve özneyi yeniden dünyanın içine, onun akışkan
çoğulluğunun içine alma ihtiyacı belirmiştir... Birincisini Spinoza,
ikincisini ise Leibniz gerçekleştirirler. Sözgelimi, Spinoza'nın
ignoramus'u (her filozofun bir "bilmiyorum"u vardır) eserinin kendisinde
değil, sınırlarında yer alır. Bu yüzden, Descartes'taki gibi bir
"başlangıç noktası" işlevini görmez; daha doğrusu, felsefenin değil,
şimdi adım adım oluşumunu takip etmeye çalıştığımız bambaşka bir şeyin
"başlangıç noktası"dır. Karşımızda kimin bulunduğunu hatırlatabilmek
için, Spinoza'nın ne tür bir felsefeci olduğunu, şu more geometrica
yönteme ve onun sözde panteizmine pek başvurmadan birkaç uyarıyla
göstermeye çalışmakla başlayalım: Onun Descartes gibi bir acelesi
olmadığı, tüm çağların en sakin düşünürü olduğu söylenir. Bunu bir
karakterolojik veri olarak almanın, bir Spinoza biyografisinde yeri
olabilse de, bizim buradaki "psikanalitik" amaçlarımız açısından değeri
ve derin anlamı bambaşkadır: Buna yazının ve muhtemelen okumanın süreci
içinde elbette geleceğiz. Şimdilik, Spinoza'nın düşüncesinin
ilerleyişinin Kartezyen alışkanlıklara sahip bir okur ya da yorumcuya
çok özel güçlükler çıkarması muhtemel bir düzenlenişe sahip olduğunu
söylemekle yetinelim: Aynı anda, birden çok sayıda düşünceyi ve fikirler
zincirini düşünebilmek konusundaki eşsiz yeteneği... Spinoza, ayrıca
Ortaçağ felsefelerinin genel karakterinden, hatta belli bir oranda
dogmatizminden de pek uzak görünmez: Sözgelimi şu
ontolojik-epistemolojik ilkeyi, varlıkların düzenlenişiyle fikirlerin
düzenlenişinin aynı düzeni takip ettikleri ve tam bir tekabül ilişkisi
içinde oldukları yolundaki kendine pek güvenli görünen "paralellik"
tasarımı, tartışmamızı yürütebilmek için hemen burada arınmalı. (bkz.
Baker, 1996)
8 “Analitik Tedavide
Hekimlere Tavsiyeleri”nde Freud tedavinin öncelliğini hiç
sorgulamaksızın kabul ettiği bir ağızla konuşurken, sanki bütün "etik"
meseleyi "transfer" konusu üzerine yığmaktadır. Psikanalize bir "söz
etiği" kisvesi kazandırma yönünde ileriye doğru önemli bir adım attığı
düşünülebilecek Lacan'ın da "özneler arası" nitelikli "iletişim modeli",
etikten çok dilbilimsel kaynaklıdır ve Jakobson'a dayandırılma
konusunda Levi-Strauss'unkinden pek farklı değildir. (Freud, 1953:
61-71)
9 "Dokunmama'nın başka bir
yazıda tartışmaya çalıştığım "dolaylı olumsuz eylem"den en önemli
farkı, basitçe, ikincisinin her durumda "dokunularak" ve bu faaliyete
büyük bir önem ve itina atfederek gerçekleştiriliyor olmasıdır. (Baker,
1993)
10 Bu ünlü üçlünün modernliğin aynı
zamanda “sınır taşlan” da oldukları konusundaki düşüncelerin dökümü
için, bkz. (Touraine, 1994)
11 Hegel
"yok olan bir toz zerresi"nin hikâyesinin dehşetinin öznel bir
metafiziğin başına (Fichte) er geç gelecek zorunlu bir kader olduğunun
altını çiziyordu (Hegel: 1974,361).
12
Freud'un ağırdan ağırdan telaffuz etmeye başladığı "bilinçdışı"
kavramının yarattığı paradoksun tarihçesi için bkz. (Lacan 1966: 53).
13
Freud'un kendi "disiplini"ni geliştirme konusunda felsefeye (özellikle
Nietzsche, Schopenhauer ve Kierkegaard'a) olan borçlarını ancak post
factum ödemesi konusunda, Demda'nın çözümlemeleri okunabilir (Derrida,
1980)
14 Dinsel "çağrı"nın
işleyişi konusunda geniş bir literatür, özellikle dinler sosyolojisi ve
tarih psikolojisi alanlarında, Freud'la yaklaşık olarak aynı dönemde ve
benzer kültürel ortamlarda yaygınlık kazanmıştır. Özellikle Mannheim'ın,
Max Weber'in ve Karl Troeltsch'ün eseri dinsel çağrı temasını çağdaş
dünyanın emek ve bölüşüm ilişkilerine varıncaya kadar, son derece derin
bir çözümlemeye tabi tuttular.
15
Yine Freud'un çağdaşlarından sosyal psikolojinin gerçek yaratıcısı
Gabriel Tarde, "olmak" (atre) ile "sahip olmak" (auoir) arasındaki
ayrımı güçlendiren tartışmasında belki de daha o zamandan psikanalizin
düşünce tertibatını tersine çevirmişti. (Deleuze & Guattari, 1980:
349)
16 Bahsedilen kişi, elbette
"Tarih Felsefesi üstüne Tezler" yazan Walter Benjamin'dir. Prinzip
Hoffnung'un sayfalarında Ernst Bloch ise, tüm "peygamberlik" ve
"hoşgörü" tartışmalarının ötesinde (İsa ateissti, çünkü kendisinin Tanrı
olduğunu söylemişti!), Marx'ın ütopyacı sosyalistlere karşı katı
tutumunun ve hoşgörüsüzlüğünün sözü ediliyor: ütopyacı sosyalistler
besleyip durdukları "umut İlkesi”nin "gerçeklik" ile temas ettiği anda
darmadağın oluvermesinden sorumluydular: Marx'ın eleştirisi onların
"ütopyacı" olmalarına yönelik değil, "adam gibi" ütopyacı olmamalarına
yönelikti...
17 Özellikle Musa ve
Tektanrıcılık adlı eserinin etrafında beliren tartışmalar arasında
Freud'un "bastırılmış bir Musevi" zihniyet yapısını benliğinde ve
eserinde sakladığı ve "yücelttiği" üzerine yapılmış bazı gözlemler için,
bkz. ( Henri Ey, 1955: 49-87 ) Buna göre Freud, tıpkı, Musevi
cemaatinden koyulan Spinoza ve ailesi Protestanlığı benimsemiş Marx gibi
bir "marrano"dur. Yani, "dışarıdan" benimsediği bir "açık, baskın"
kültürün altında, bilinçsizce "bastırılmış" bir kültürü devam ettiren
birisidir. Freud'un kendi "icat ettiği" bilinçdışı kavramı aracılığıyla
sorgulanması (bunu bazen kendi de yapıyordu) psikanalizin eleştirisine
doğru yönelen bizim amaçlarımız açısından pek verimli olmasa da bu
hatırlatmayı yapmayı uygun gördük.
18
Rollo May'in "yaratıcılığa", neredeyse "psikanalitik bir esin
perisine"; Reich'ın Orgon'a, üretken ve yaratıcı bir "enerji" kaynağına;
Marcuse'nin Ölüm ve Yaşam içgüdülerine vb. duydukları "inanç" gibi,
Lacan'ın daha "modem" nitelikli bir "inancı" da yok müdür: Yapıya ve
"Gösteren"e inanç...
19 Birçok
nedenden dolayı, Oidipus'un sonradan kendi elleriyle gerçekleştirdiği
cezasının, tragedyanın "sonrası" ile yeryüzünün bir lanetlisi olarak
dolaşıp duracağı Oidipus Kolonus'da trajedisinin bir parçası (çünkü onun
zeminidir) olduğuna inanabiliriz. Ama ister birinci, ister ikinci
trajedide Oidipus'un "kompleksli" filan olduğuna ilişkin hiçbir kanıt
yoktur (Vernant, 1972: 250).
20
"Tarih"in bir "anlatı" olduğu temasını, başka bir yerde, Marx'ın sözüyle
ilişkili olarak tartışmıştım. Freud'un kendisi tarafından açıkça
söylenmiş olmasa bile, düşünme tarzının yol açtığı süreç "anlatısaldır".
Rüya, onun karşılaşabileceği biricik biçiminde, bir "anlatı"dan
ibarettir. Bir çözümlemeci olarak bakılırsa, insanın kendi rüyaları bile
birer anlatı olarak kalırlar. Bkz. (Baker, 1996a)
21
Freud'un isteğe biçtiği hedefler her zaman olduğu gibi hem "örtük" hem
de "zorunlu" ve kaçınılmazdırlar. Sorun, arzunun ya da isteğin her zaman
"eksik" olana yönlenmiş olması gerektiği düşüncesinin kabul
edilmesinden kaynaklanmaktadır.
22
"Örgü" ya da "örüntü" formu, özellikle psikanalitik "gelişme
safhaları"nın tasvirinde belirginlik kazanmaktadır. Örgüyü koparan şu
esrarengiz "örtük" (latent) safhaya dek, Oidipus ekseni üzerinde ve
etrafında dizilen şu "safhalar" bizi Freud'un kuramsal modellerinin hiç
de yüzeyde olmayan yapısal bir momente sahip oldukları düşüncesine
götürmektedir.
23 Burada bir kez
daha Lacan'ın ısrarla üzerinde durduğu şu ünlü yapısal "ayrım
çizgisi"ne, "imgesel" ile "simgesel" olan arasına çizilen hudutlara
varacağız neredeyse.
24 Gerçekten
de, "imgesel", "simgesel" ve "gerçek" (l'imaginaire, le symbolique, le
reel) arasındaki ayrımın taraflarından üçüncüsünün diğer ikisinden
farklı olmadığı yolundaki Lacancı iddia, tam da söz konusu ayrımın
"gerçek" bir ayrım olmadığını gösteriyor. Giderek bu ayrımın
"topografik" bir niteliğe sahip olmadığını, dolayısıyla Ortaçağ
mantığının öngördüğü "tözsel ayrıma" da tekabül etmediğini görebiliriz.
Geriye kalan bir tek "sayısal ayrım" dır ki, bize bilinçdışının bir
topografisi yerine yalnızca çözümsel ayraçları sunacaktır.
25
Freud, bazı yerlerde, ama ısrarla, "özel psikanaliz" ile (kendi
pratiği), "hospitalizasyon altındaki" psikanaliz arasında yöntemler ve
olanaklar bakımından keskin ayrımlar yapar. Aynı ayrımları toplumsal
sınıflar arasında da yapması ilginçtir. (Freud, 1953)
26
Bu arada, bazı "yaklaşmalara" önem vermek gerekiyor... Oswald
Spengler'in Batının Çöküşü ile Freud'un Uygarlığın Rahatsızlığı, farklı
dönemlerde de olsa, yalnızca görünüşte "bilimlerin bunalımı" alanını
kuşatmaya yeltenen ama tartışması, Derrida'nın gösterdiği gibi çok daha
geniş bir alanı işgal eden Husserl'in eserine kendilerine özgü cevaplar
sunmaktadırlar.
27 Otobiyografik
denemeleri etrafında geliştirilen "başkasına yönelik" incelemeler
arasında en önde gelen, sonradan Lacancıların defalarca çözümlemeye
yeniden girişecekleri şu "fort-da" oyunudur ve teknik olarak, Freud
tarafından pek sevdiği torunları üzerinde gözlemlenmiştir.
28
Jacques Lacan'ın "Psikanalizin Kriminolojideki İşlevleri”ni tartıştığı
bir metninde, Freud'un anahtar kavramlarından biri olarak Die
Verneinung'u (inkâr) kişisel bir itiraf tarzı olarak sunarken, inkârı
toplumsal ve kollektif olarak harekete geçiren bazı "tarihsel" ve
"toplumsal" pratikleri anıştırması karakteristiktir: Cizvitlerin ve
Brahmanların "kendilerini hakikat e karşı koruma pratikleri"nden,
Taoculuğun Jang'ına kadar, "inkâr" mekanizması, çoğu zaman "nezaket" ve
"etiket" kurallarıyla yüklü olarak, etkili toplumsal pratikler halinde
insan kültür ve davranış alanlarını kuşatıyor gibidirler. (Lacan, 1966:
140).
29 "Böylece bana karşı bir
fesat tertibi zirveye ulaşmıştı (yaklaşık Mart ya da Nisan 1894'te).
Amacı, yakalandığım sinir hastalığı çaresiz diye kabul edildikten ya da
öyle varsayıldıktan sonra, belli birine özel olarak teslim edilmemi
tertiplemekti: Ruhum ona teslim edilmeliydi, ama bedenim -daha önce
Eşyanın Doğası'nın ardında yatan amaç diye tanımladığım şeyin yanlış
anlaşılmasına bağlı olarak- bir kadın bedenine dönüştürülmeli ve bu
biçimiyle cinsel açıdan kötüye kullanabilmesi için söz konusu kişiye
teslim edilmeli ve ardından tümüyle 'bir kenara fırlatıp atılmalıydı'
-yani, hiç kuşkusuz, kötü yola terk edilmeliydi," Yargıç Schreber'in
Freud tarafından alıntılanan anlatısından.
30
"Kraepelin'in şimdiye dek paranoya adı altında toplanan ve onu
katatoniyle ve başka bazı rahatsızlık biçimleriyle birbirine karıştıran
çerçeveden paranoyayı ayırt etmesini ve yeni bir klinik birim
oluşturmasını doğru buluyorum," G,W" VIII, 312, Böylece Freud'un hiç
değilse öğrencisi Bleuler gibi, paranoyayı "çözülme" hastalığı olarak
şizofreninin tarzlarından biri olarak görmek istemediğini öğreniyoruz,
31 Bkz.W., VIII,314.
32
Bkz, G.W., VIII, 295-302; X, 234-46; XIII, 198-204. Sonradan Melanie
KIeın, kısmen Freud'un otoritesine yaslanarak paranoid şizofreniyle
paranoya arasında yalnızca bir akrabalık değil, ortak paydalar
oluşturmaya kalkışacaktı: Paranoya değil (çünkü Freud'un Schreber için
söylediği gibi orada herhangi bir 'sistemli bütünlük' görülemiyordu)
"paranoid bir konum" -"kısmi nesneler" tarafından bir gadre uğrama
(perseküsyon) fantezisi...
33 Schreber'in
öz yaşamöyküsünden aşağıda yaptığımız alıntıların Freud'a neler
düşündürmüş olabileceklerini okuyucuya hissettirmek için ayrıca bir
komanter ile değerlendirilmesine kalkışmadık: Ayrıca, İnsanların bakış
açısından (o sıralar hala temel olarak bu bakış açısı yönlendiriyordu
beni) Profesör Flechsig'i ya da onun ruhunu tek gerçek düşmanım olarak
kabul etmem-daha sonraları, bir de hakkında birazdan söyleyeceğim bir
çift söz olacak von W.'nin ruhu da gelip ona katılmıştı- ve her şeye
gücü yeten Tanrı'ya doğal müttefikim olarak bakmam fikri tümüyle
doğaldı. Yalnızca Tanrı'nın Profesör Flechsig konusunda büyük zorluklar
içinde olduğunu hayal ediyordum ve bunun sonucunda kendimi O'nu akla
gelebilecek her yoldan, hatta kendimi tümüyle adamak pahasına
desteklemek zorunda hissettim. Bir süre sonra, Tanrı'nın kendisinin
ruhumun katledileceği ve bedenimin bir fahişe gibi kullanılacağı bu
entrikada kışkırtıcı değilse bile bir suç ortağı rolü oynamış olduğu
düşüncesi zihnimi zorlamaya başladı. Aslında bu düşüncenin benim için
ancak elinizdeki bu eserin yazıldığı sıralarda açıkça bilinçli hale
geldiğini söyleyebilirim. (...) Ruhumu katletmeye ya da Eşyanın
Doğası’na zıt amaçlar için (yani birinin cinsel isteklerinin doyuma
ulaşması için) beni hadım etmeye ya da daha sonraları, anlama gücümü yok
etmeye yönelik hiçbir girişim sonuca ulaşamadı. Zayıf bir adam ile
Tanrı arasında geçen bu açıkça eşitsiz kavgadan ben galip çıktım -her ne
kadar bu çok şiddetli acılarla, sıkıntılarla gerçekleşmiş olsa da-
çünkü Eşyanın Doğası benden yana. (...) Daha sonra, çok farklı bir amaç
için hadım edilmenin -Eşyanın Doğasına uygun bir amaç bu- olası olduğunu
ve gerçekten de çatışmaya bir çözüm getirmesinin mümkün olduğunu
göstereceğim. (...) Tanrı'nın ışınları sık sık kendilerini bana 'Miss
Schreber' diye seslenerek alay etmeye hak sahibi görüyorlardı; böylece
başıma gelecek olan hadımlaşmayı ima ediyorlardı. Ya da şöyle
sesleniyorlardı: Ya! Sikilmesine izin veren bu kişi Senatsprazident
olmaya kalkıyor bir de! Ya da, 'eşinin karşısında utanmıyor musun hiç',
diye soruyorlardı. (...) Ama şimdi, Eşyanın Doğası’nın ben ister
hoşlanayım, ister hoşlanmayayım emredercesine benim hadımlaştırılmamı
istediğinin ve bana kadına dönüştürülme fikrine razı olmak dışında
hiçbir mantıklı seçenek bırakılmadığının açık bir şekilde farkına
vardım. Hadımlaştırılmamın sonucu hiç kuşku yok ki yalnızca yeni bir
insan ırkının yaratılması amacıyla, ilahi ışınlar tarafından döllenmem
olabilirdi... (...) Diğer insanların gözüne mantıksız görünebilecek tek
şey daha önce uzmanın raporunda bahsedilen, bazen aynanın önünde, bazen
başka bir yerde bedenimin üst kısmı çıplak bir halde durup kurdeleler,
taklit gerdanlıklar ve benzeri birtakım kadın süsleri takıyor olduğum
gerçeğidir. Bunu yalnızca kendi başıma, yalnızken yaptığım ve asla, en
azından böyle bir şeyden kaçınabildiğim ölçüde, başka insanların
bulunduğu ortamlarda yapmadığımı ekleyebilirim. (...) çoktan beridir
çevremde gördüğüm kişilerin 'gelişigüzel uydurulmuş insanlar' değil de
gerçek kişiler olduklarının ve bu nedenle onlara karşı mantıklı bir
adamın arkadaşlarına davrandığı gibi davranmam gerektiğinin farkındayım.
(...) İnsan ruhu bedenin sinirleri içinde bulunur. Bunlar en ince
lifler ile kıyaslanabilecek alışılmamış incelikte yapılar olarak
tasarlanmalıdırlar. Bu sinirlerin bazıları yalnızca duyu-algılarının
alınması için uygundurlar. Kavrayış sinirleri ise zihnin bütün
işlevlerini gerçekleştirirler ve bu bağlantı içinde şunlara dikkat
edilmelidir: Her bir kavrayış siniri bir kişinin tüm zihinsel
özelliklerini temsil eder ve kavrayış sinirlerinin çok ya da az sayıda
olmasının aklın izlenimlerini saklayabildiği sürenin uzunluğuna olan
etkisi dışında hiçbir etkisi yoktur. (...) İnsanlar bedenler ile
sinirlerden oluşurken Tanrı özel doğası gereği, yalnızca sinirdir. Ancak
Tanrı'nın sinirleri insan bedenindeki gibi sınırlı sayıda değil, sonsuz
ve ölümsüzdürler. İnsan sinirlerinin bütün özelliklerine aşın ölçekte
yoğunlaşmış olarak sahiptirler. Yaratıcı güçleri -yani kendilerini
yaratılmış dünyada hayal edilebilecek her şeye dönüştürme güçleri-
nedeniyle ışınlar olarak bilinirler. Tanrı ile yıldızlı cennet ve dünya
arasında çok yakın bir ilişki vardır. (...) Erkek menisi babaya ait olan
bir sinir içerir ve bu sinir annenin bedeninden alınan bir sinirle yeni
bir varlık oluşturmak üzere birleşir. (...) Yaratma işi sona erdikten
sonra Tanrı aklın alamayacağı kadar büyük bir uzaklığa çekildi ve
dünyayı kendi yasalarına terk etti. (...) Tanrı yalnızca ölülerle
iletişim kurmaya alıştığından yaşayan insanları anlayamaz..."
34
Anglo Sakson dünyasında başarı kazanmış biçimiyle psikoloji, psikiyatri
ve psikanaliz, "hüsran" sözcüğünün etkilerini hafifletmek üzere
'trustration" (örselenme?) terimini yardıma çağırdılar. Freud bu
kadarını yapmamıştı, trajedileri seven birisi olarak... Sorun "hüsran"ı
hafifletmek ise, bunu pekâlâ şu 'fnıstration" sözcüğünü "hüsran" diye
tercüme ederek de yapabilirsiniz.
35
"Bir dramacının (ve genel olarak herhangi bir sanatçının) gerçek
karakterler yarattığı söylendiğinde bu, güzel bir yanılsama ve
abartıdır. Bunları yayarak sanat istenmedik, neredeyse yüzeysel
zaferlerinden birini kutlar. Aslında gerçek, yaşayan insanlara dair pek
fazla bir şey anlıyor değiliz. Onlara şu ya da bu karakteri
atfettiğimizde çok yüzeysel bir genelleme yapmış oluruz; şair, en az
insanlar hakkındaki bilgimiz kadar yüzeysel olan skeçlerini insanlara
dönüştürdüğünde (yani "yarattığı" zaman) tam da bunu, insana dair sahip
olduğumuz görüşün son derece eksik olduğunu yansıtmaktadır. Sanatçıların
yarattığı bu karakterlerde çok fazla kandırmaca vardır; hiç bir şekilde
etleşmiş doğal yaratıklar değildirler, aksine, resmedilmiş insanlar
gibi, çok ince, çok yüzeysel bir tabakadırlar; yakın bir incelemeye
dayanamazlar. Üstelik, ortalama yaşayan insanın karakteri çoğu zaman
çelişkili olduğu halde, sanatçının yarattığının doğanın kafasında
yarattığı özgün model olduğunu söylemek de son derece yanlıştır. Gerçek
bir insan mutlaka zorunlu olan bir şeydir (bu çelişkiler de dahil olmak
üzere), ama biz bu zorunluluğu her zaman tanımayız." (Nietzsche, 1982:
254)
36 Bkz. J. Lacan (1966, 93-100); "Le stade du miroir comme formateur de la fonttion du Je".
37 J. Lacan (1966: 101-24); "I:agressivite en psychanalyse".
38 J, Lacan (1966: 585-645); "La directian de la cure et les principes de son pouvoir",
39
"Her erkek için, her kadın için, evren dediğiniz şey kendinin şu mutlak
minik imajını çerçeveleyen her şeyden başka bir şey değil.., Bir imaj!
Evrensel bir enstantaneler filminde bir Kodak enstantanesL," bkz. D.H.
Lawrence, 'M and Morality", 1925.
40 Bkz. Marcel Detienne'in eserleri.
41
M. Sechehaye, "La realisation syrnbolique: nouvelle methode de
psychotherapie appliquee a un cas de schizophrenie, Revue su isse de
psychologie et de psychologie appliquee, No 12, Beme, Hans Huber, 1947.
Introduction a lIne psychotherapie des schizophrenes, 1956; Journal
d'une schizophrene, 1951.
42 Daha
1911 tarihli "Zihinsel İşleyişin İki İlkesi Üzerine Formülasyonlar"
başlıklı makalesinde Freud, sanki iki genetik eğilim söz konusuymuş
gibi, Haz İlkesi ile Gerçeklik İlkesini birbirlerine bağlı olarak
sunmaktadır. Orada, Gerçeklik İlkesi’nin görevi, açıkça. Haz İlkesi’ne
boyun eğdirmektir. Gesammelte Werke, VIII, 231-32.
43 Bkz. Gesammelte Werke, XVII, 129.
44 Bkz. Gesammelte Werke, X, 227n, yani "içgüdüler ve Çeşitlilikleri"...
45
Şimdiye kadar söylediklerimizden, Umut ile Korku'nun, Güven ile Hayal
Kırıklığı'nın, Kıvanç ile İç Burukluğu'nun aslında ne olduklarını
anlıyoruz. Çünkü Umut, sonuçlarından kuşku duyduğumuz gelecek ya da
geçmiş bir şeyin imgesinin uyandırdığı belirsiz bir Neşe'den başka bir
şey değildir; Korku da, yine kuşku verici bir şeyin imgesinden doğan
belirsiz bir Keder'dir. Daha sonra, bu duygulanımlardaki kuşku kalkarsa,
Umut Güven, Korku ise Hayal Kırıklığı haline gelir -yani, korkmuş
olduğumuz ya da olmasını ümit ettiğimiz bir şeyin imgesinden doğan bir
Neşe ya da Keder. Son olarak, Kıvanç sonucundan kuşku durmuş olduğumuz
geçmiş bir şeyin imgesinden doğan Neşe, Hayal Kırıklığı ise Kıvanca zıt
bir Keder'dir." (E, P18S2)
Kaynakça

KAYNAKÇA
Althusser, 1., (1982), "Freud ve Lacan", Yazko Felsefe. No 1.
Baker, U. (1993), "Siyasal Alanın Oluşumu üzerine", Toplum ve Bilim, 63 (Bahar 1994).
Baker, U., (1996), "Bilimsel Kuşkudan Bilimden Kuşkuya', Cogito. İlkbahar 1996, Yapı Kredi Yayınları.
Baker, U., (1996a), "Marx'ın Bir Çift Sözü Var", Birikim, Nisan.
Bloch, E. (1982), Spuren, Berliner Verlag.
Deleuze, G. & C. Parnet, Dialogues, Flammarion, Paris, 1977.
Deleuze, G. & E Guattari, L:Anti-Oedipe. capitalisme et schizophrenie, Minuit, Paris, 1972.
Deleuze, G. & E Guattari, Mille plateaux. capitalisme et schizophrenie II, Minuit, Paris, 1980.
Deleuze, G., La logique dusens. Minuit, Paris. 1967.
Derrida, I., (1980), La carre postale: de Socrate a Freud et au-dela. Flammarion, Paris.
Ey, H., L'Inconscient. PUF; Paris.
Freud, S. (1953), De la technique psychanalytique. PUF; Paris.
Gourgouris, S. (1996), "Düş Biçimi Olarak Ulus", Toplum ve Bilim 70 (Güz 1996).
Hegel, G., (1974), Science de la logique. PUF, Paris.
lrigaray, 1., Speculum. de l'autrefemme. Minuit, Paris, 1972.
Koçak, O. (1996), "Kaptırılmış ideal", Toplum ve Bilim 70 (Güz 1996).
Lacan, I., Ecrits, Seuil, Paris, 1966.
Laplanche, I. & I.-B. Pontalis, (1973), Vocabu1aire de la psychanalyse. Presses
Universitaires de France.
Leclaire, S. (1971), Demasqner le reel, Paris, Seuil,.
Lyotard, I.-E, Economie libidinale, Minuit, Paris, 1970.
Serres, M. (1981), Hermes II, Minuit, Paris
Touraine, A., (1994), Critique de la modernite, Plon, Paris.
Vemant, J.P (1972), My the et tragedieen Greceancienne, Plon, Paris.
Zizek, S. (1996). "Müstehcen Efendi", Toplum ve Bilim 70 (Güz 1996).