Bu blog Emeğin Yoldaşlığına ; Çokluğun emeğinin arşivlenmesine bir katkı olsun diye, HERKESİN,AMA HİÇKİMSENİN şiarıyla var...İSYAN,KOMÜN,ÖZGÜRLÜK...
DUYGULANIYORUM,ÖYLEYSE VARIM...
Bu Blogda Ara
Spinoza
Spinoza'dan Neşe ve Keder olarak yapılan çeviriye karşı ;Cüret ve dumur kavramlarını öneriyoruz...

Hayat Akıyor...
İsyan Büyütür...

8 Ekim 2012 Pazartesi
17 Eylül 2012 Pazartesi
8 Eylül 2012 Cumartesi
17 Ağustos 2012 Cuma
2 Ağustos 2012 Perşembe
Negri'nin "Marx Ötesi Marx" adlı kitabına önsözü.
Bu derslerde, 1978 yılının bahar döneminde Ecole Normale Superiore' de Grundrisse üzerine verdiğim dokuz seminerde kullandığım materyalleri bir araya getirdim. Öncelikle bu semineri vermek üzere beni davet eden Louis Althusser'e ve seminerin düzenlenmesine dostça yardım eden Roxanne Silberman'a, Yann Moulide, Daniel Cohen'e, Pierre Ewenzyk'e, Danielle ve Alain Guillerm'e teşekkür etmeliyim. Benim düşüncelerimin ve önerilerimin onların yaptığı eleştirel müdahalelerden daha önemli olup olmadığını bilmiyorum. Gerçek olan şu ki her şeyi bu metinin içinde bir araya getirmek zorunda kaldım. Paris'te kaldığım süre boyunca tanık olduğum diğer tartışmalar da benim için faydalı oldu. Ayrıca Felix Guattari'ye ve Universite Paris Septieme (Jussieu)' de beraber çalıştığımız yoldaşlarıma yaptıkları katkılar için minnettarım. Son olarak beni Fransa' ya göç etmek zorunda bırakıp, çalışmalarımı öncesinden daha iyi toparlamama katkıda bulunan o malum ahmaklara da teşekkür ederim.
A.N Milana, 1978
Yazarın İngilizce baskıya önsözü
Sevgili okurlar,
Marx Ötesi Marx üzerine bir an için yeniden düşünmemi sağladınız. Elinizdeki metin 1978 bahar döneminde Paris'te Ecole Normale' de okuttuğum seminer derslerinin notlarından oluşuyor. Şimdi bana üzerinden bir yüzyıl geçmiş gibi geliyor. Kitaba yeniden geri dönüp baktığımda hoşuma gitti. Ama kitabı sanki ben değil de bir başkası yazmış gibi hissettim. Ben uzun yüzyıllar boyunca hapiste iken özgür bir kişi tarafından yazılmış gibi. Bu kitabın yazarı ile konuşmak için üst soyutlama yapmak zorundayım. Kitabın yazarı özgür; ben ise mahkumum. Marx Ötesi Marx'ın özgür bir adam olan yazarı ile mahkum arasında bir diyalog kurmayı deneyeceğim.
.....
Özgür Adam: "Bu dersler sadece derstir ve bu dersler bir geçiş ve tefekkür anı olarak ele alınmalıdır."
Mahkum: "Bu bana da böyleymiş gibi geliyor. Bence sen bu deneyim ve geçiş üzerine düşünüyorken, tüm bunlar çok yakın gibi görünüyordu, sanki komünizm halihazırda capcanlı bir tözdü."
Özgür Adam: "Kesinlikle. Hala öyle düşünüyorum. Bu derslerin bir sınırı olmasına rağmen yine de çok önemli bir avantaja sahiptir: canlı ve kirletilmemiş olmak. Bu canlılık analizin geliştirilmesine ve olgunlaşmasına önemli bir katkı sundu."
Mahkum: "Sonra bir geçiş çalışması. Fakat nereye varmak istiyordun? Yeniden ziyaret ettiğin Marx seni nereye götürdü?"
Özgür Adam: "Marksistler tarafından biçimi bozulan Marksizmin ötesine. Marksizm, Marx'ı bir militan olarak değil bir profesör olarak gösteriyor. Üstelik Marksizm, Marx'ı günümüzün toplumsal kapitalizmini ele alma konusunda yeterli olamayacak ve sadece eski rekabetçi kapitalizm hakkında söz söyleyen bir yazar gibi sunuyor. Bu saptırılmış yorumlardan ve mumyalaştırmalardan nefret ediyorum."
Mahkum: "Sana ve çıkış noktana katılıyorum. Fakat bu mümkün mü?"
Özgür Adam: "Marx klasik değer kuramını ele alır, ama bunun da ötesinde Marx'ta artı değer yasasının eleştirisini buluruz. Ancak Marx klasik bir yazar değildir, tüm bunların daha da ötesindedir."
Mahkum: "Fakat değer yasasının eleştirisi, artı değer yasası biçiminde sunulursa felakete neden olur. Seninki de, Marksizmin aşırı yorumlarından biri değil mi?"
Özgür Adam: "Değer ve/veya artı değer yasasının eleştirisi şüphesiz, felakete neden olacak çağrışımIara yol açtı, fakat bu felakete yol açacak çağrışımIardan Marx Ötesi Marx'ta uzak durulur. Bu kitapta ısrarla üzerinde durulan, değer yasasının krizi ile beraber gelişen bir süreç olarak komünizme geçişte öznelliğin tanımıdır.
Mahkum: "Belki hapiste olduğum için çok iyi anlayamadım. Biraz daha açıklamak ister misin?"
Özgür Adam: "Kesinlikle. Marx'ın Grundrisse'si değer yasasını inşa eder ve sonra da söküp atar. Grundrisse' de Marx, klasik değer yasasının kuramsal sınırlarını zorlayan ve komünist umutları haklı çıkaran komünist bir militan olarak görünür. Sürecin dolaysızlığı ile kendini kandırmaz, fakat öznel gerekliliğini de açığa çıkarır. Ve sen, benim mahkum arkadaşım, ukalalık ediyorsun. Eğer aynı fikirde değilsen niçin hapishaneye katlanıyorsun?"
Mahkum: "Fikirlerin kendisiyle değil de, kimin söylediğiyle uğraşan tartışmaları hiç sevmem ve dışarıdaki insanlar için bunu yapmak her zaman çok kolay. Hapishanenin gerçekliğinde, ben hem değer yasasının hem de artı değer yasasının hükmü altındayım. Uçsuz bucaksız bir egemenlik sisteminin keskinleştirdiği dayanılmaz bir baskıda somutlaşıyor bu."
Özgür Adam: "Söylediklerin Marx Ötesi Marx'ın içinde zaten söylenmiş şeyler, nasılolup da bunu anlayamadığını anlamıyorum. Değer yasasının kapitalist biçimde aşılması-Marx'ın gerçek boyunduruk altına alma dediği şey - bir bütün olarak sömürü ilişkilerinin yerini değiştirir. Sömürüyü küresel bir toplumsal ilişkiye dönüştürür. Hapishane fabrika demektir."
Mahkum: "Dünyanın bir hapishane olduğuna ikna edilmeye ihtiyacım yok, ama bu hapishanenin dışına nasıl çıkılacak?"
Özgür Adam: "Marx Ötesi Marx'ta dile getirilen temel sorun, gerçek boyunduruk altına almada antagonizmanın tanımını yapmaktır. Sadece çalışma zamanı değil canlı emeğin tüm zamanı sermayenin boyunduruğuna girdiğinde sermayeye karşı mücadele etmek ne anlama gelir? Yeniden üretim, üretim gibidir, yaşam da bir fabrika gibi. Bu aşamada, sermayeyi parçalamak hapishaneyi parçalamaktır."
Mahkum: "Bence bu sözde post-modern teoriler sermayenin toplumsal gücünü açığa çıkarıyorlar ama sermayenin toplumun bütününü kapladığını teslim ederken bu aşamada sınıf mücadelesinin olanaklılığını reddediyorlar."
Özgür Adam: "Doğru, post-modernistler mistikleştirirler. Aslında, gerçek boyunduruk altına alma antagonizmanın varlığını ortadan kaldırmaz, ancak antagonizmayı toplumsal düzeye taşır. Sınıf mücadelesi yok olmaz, gündelik yaşamın her anında var olur. Proletaryanın gündelik yaşamı, bir bütün olarak sermayenin tahakkümünün karşısına yerleşir. Gerçek boyunduruk altına alma antagonizmayı ortadan kaldırmak yerine onu son derece zenginleştirir."
Mahkum: "Tamam, değer yasasının eleştirisi, yalnızca toplumsal düzeyde geçerliliği, tahakkümün eşzamanlı olarak söküp atılması ve sınıf mücadelesi ... Tüm bunlar pratikte nasıl işliyor?"
Ozgür Adam: "Gündelik yaşamın bütünlüğünde işliyor: 'Benim yaşamım seninkinin karşısında, toplumsal Efendinin peşini bırakmazsın! Benim zamanım seninkine karşı!' Sömürünün yarattığı tüm sorunlar, artık doğrudan politik meselelerdir. Artı değerin eleştirisini ancak gerçek boyunduruk altına alma kavramının içinden düşündüğümüzde, zamanımızın temel tahakküm planlarının komünist eleştirisini sunma kapasitesine sahip oluruz."
Mahkum: "Post-modern dünyada sınıf antagonizması. Belki sen haklısın. Bu noktada o zaman bu, iktidara karşı mücadeleye maddi bir içerik kazandırmak anlamına gelir."
Özgür Adam: "Kesinlikle. Üretimin, işgücü piyasalarının, çalışma saatlerinin, enerjinin yeniden yapılandırmasının, aile yaşamının, vb. kapitalist örgütlenmesine karşı mücadele, insanı, topluluğu ve yaşam biçimi tercihini kapsar. Bugün komünist olmak, bir komünist gibi yaşamak anlamına gelir."
Mahkum: "Bu, sanırım bu hapishanede bile mümkün. Ama dışarıda, en azından siz hepimizi özgürleştirene kadar mümkün değiL."
Özgür Adam: "Doğru söylüyorsun. Marx Ötesi Marx'ın söylediği de bu. Ama kuramın baş etmeni sağladığını gayet iyi bilirken tam bir sabırsızlık taslama."
Diyalogun sonu. Yalnız kaldıklarını hissedenler doğal olarak umut ederler. Gerçeği söylemiş olma ve gerçeğin devrimci olduğu yönündeki umut. Hepinizi kucaklıyorum.
A.N.
Rebibbia Hapishanesi
Otonom Yayıncılığı aynı adlı kitabının 19 - 22 nolu safyalarından alınmıştır. Çev: Münevver Çelik
Deleuze, Gilles (1988) Spinoza: Pratik Felsefe, Çev., Metin Bal
Deleuze,
Gilles (1988) Spinoza: Pratik Felsefe, Çev., Metin Bal (Spinoza: Practical
Philosophy, Gilles Deleuze, translation and preface by Robert Hurley, City
Lights Books, San Francisco, 1988.) Henüz yayınlanmamış olan bu çeviri 1999
yılında yapılmıştır. Bu çeviri tekrar gözden geçirilecektir.
Önsöz
Robert Hurley
Bu
eser başından sonuna kadar kışkırtıcıdır: Spinoza üstüne, Pratik Felsefe
diye adlandırılan bu kitap Nietzsche ismiyle başlar. Deleuze’un söyleyeceği
gibi, biz her zaman şeylerin ortasından başlarız; düşüncenin başlangıcı yoktur.
Sadece bağlı olduğu şeye bir çıkış yolu vardır. Spinoza ve Nietzsche arasındaki
yakınlık bu sayfalarda epeyce açık kılınacaktır. Fakat, Deleuze’un başka bir
yerde* tartıştığı gibi, ikisi arasındaki bağlarda tarihsel bir çizgi de
vardır. Bu çizgi bize çok tanıdık gelen, İnsan dediğimiz biçim içinden geçerek
uzanır. Spinoza bu biçimde önde durur ve Nietzsche bunun ötesini görür. Onların
bu çizgi üstünde paylaştıkları şey, bu gibi biçimleri oluşturan kuvvet veya
güçlerin bir felsefesidir. Spinoza durumunda, tarihsel problem, Tanrı olarak
bilinen biçimi yapan sonsuz kuvvetler, mükemmel vb. şeylerle ilişkilerinde
insan varlıkları gibi sınırlı bileşikleri nelerin oluşturduğudur. Bildiğimiz
gibi, Nietzsche Tanrı’nın ölümüyle özdeşleştirilmiştir. Fakat Deleuze,
Feuerbach’tan sonra, tanrının ölümünün kabul edildiğine ve Nietzsche’nin daha
çok Tanrı’nın mirasçısı İnsan’ın ölümüyle ilgilenmiş olduğuna işaret eder. Bu,
İnsan hakkındaki izleği, Nietzsche’den Spinoza’ya, geriye doğru izleyen ve kendisi
yoluyla Tanrı’nın doğallaştırıldığı faydalı bir bakış açısı gibi görünmektedir
( Bu kitabın en çarpıcı bölümü Spinoza’nın tanrıbilim eleştirisiyle
ilgilenmektedir. Tanrı artık yasakoyucu ve yargıç, plancı ve koruyucu olarak
yaşamamaktadır). Bu aynı zamanda İnsan hakkındaki izlek, Spinoza’dan
Nietzsche’ye, ileri doğru izlendiğinde, Üstinsan’ın doğallaştırıldığı bir bakış
açısıdır da (Oluşturulan kuvvetlerin insana dayanmaya ihtiyaçları yoktur) Her
durumda öyle görünmektedir ki, bizim için, Spinoza’nın ünlü Tanrı veya Doğa
eşitlemesinin en güçlü terimi Doğadır: Ethika “tam anlamıyla” bu
eşitlemenin büyük harflerini doğrular. Bu terim İnsan’la ilişkilendirdiğimizde
değişikliğe uğrar. Bu terimi, bizi kederle duygulandırarak uyandıran bir duygu
vardır: İnsan ve Doğa, bir trajedi, Doğa’nın içinde İnsan, dindar bir vaiz,
Doğaya karşı İnsan katliamdır.
Derin
çevrebilimciler* tarafından Spinoza’ya düşünsel olandan çok pratik olan yeni bir
dikkat çekilmiştir. Arne Naess, Norveçli çevre filozofu, Spinoza’nın düşüncesi
ve (köktenci) çevreci hareketin temel kurumları arasındaki uyuşma noktalarının
ana hatlarını çizmiştir.** Bunlar arasında şu vardır: “14. Şeylerle
karşılıklı etkileşimde olmak ve şeyleri anlamak birbirinden ayrılamaz.
Anlayışın birimleri önermeler değil edimlerdir. ‘uzamsızlık özniteliği’
içindeki fikirlerin içeriklerine ‘uzam özniteliği’ içindeki bir edim karşılık
gelir.” Spinoza’yı bir eylem filozofu olarak okumak derin çevrebilimcilerin bir
ayrıcalığıdır. Samimiyetle şu söylenebilir, derin çevrebilimciler, henüz, soğuk
bilimin veya tutkulu şiir sanatının yolu dışında, karşılıklı etkileşimin hiçbir
kipini tanımlayamamışlardır. Bilimsel çevrebilimde “şeyler” arasında geçen şey
(Bateson’da olduğu gibi) malumattır. Şiir sanatında ise (Spinoza’da olduğu
gibi) duygulardır. Fakat şiir sanatı, doğal olarak duygulanımların upuygun
olmayan fikirlerini biçimlendirmeye yönelir. Biz bu şekilde etki altında
dururuz. Deleuze buradan hareketle bir model önerir: anlayışın birliği bir
biçim ya da işlev ya da organizma değildir. Fakat üstünde etkileşime girdikleri
kendi “çevre”leri olan “tutarlık düzlemi”yle birlikte bireyler arasındaki
duygusal ilişkiler bütünlüğüdür. Bu anlayış içinde, çevre ve birey gibi etkisiz
diyebileceğimiz fikirler yeniden canlandırılmıştır. Çevre sadece devreleri
haritalanmayı bekleyen malumat deposu değil aynı zamanda edimleri deneyimlemeyi
bekleyen kuvvetler alanıdır. Daha anlaşılır bir şekilde söylersek, çevre,
bilinçdışı olan veya en azından bilinçdışının kurulduğu zemin olarak
adlandırılabilir. Bu edimlerden hangisinin deneyimine yetenekliyiz? (Kenenin bizi
deneyimlemek için beklediği) ormanda bir yürüyüş nedir? “Bir dağ gibi
düşününce” ne çeşit bir birey oluşturuyoruz?” Deleuze için (Spinoza için),
Doğa’nın kendisi tüm karşılıklı etkileşim kiplerinden oluşmuş bir bireydir.
Deleuze (çevrebilimsel düşünceye bir katkı olarak gördüğüm), oluşturduğumuz
farklı bireylerin öğelerinin bizim “içimizde” belki de insandışına
dönüştükleri düşüncesine yol açar. Yetenekli olduğumuz şeyler belki de bir
kurda, ırmağa, ırmaktaki bir taşa aittir. Son olarak, insanın bir bölgeden,
sınırlar kümesinden, varoluş üstünde bir sınırdan çok daha fazla bir şey olup
olmadığı düşünülebilir.
Spinoza
hakkında kayda değer hiçbir şey söylemediğimin farkındayım. Bunun nedeni
Spinoza’nın zorluğudur. Spinoza üzerine böyle bir kitap hazırlamak da zor bir
iştir. Fakat yazarın işi bilenlere seslenmesi, durumu kurtarmaktadır. Her önerme
takip edilip, tüm bağlantılar kurulmak zorunda değildir. Sezgisel veya duygusal
bir okuma belki her bakımdan daha yararlı olacaktır. Öyleyse, bizi biz olarak
çağıran bir davetiye aldığımızı farz edelim ve daha çok şiiri anlama uğraşında
olduğu gibi farklı bir yaklaşımla okuyalım. Böylece ne kadar zor olsalar da bu
zorluk sevdiğimiz şiirlerde beklediğimiz zeka parlamalarını önlemeyecektir.
Deleuze hakkında gerçekten olağanüstü olan şey, kesinlikle kendi felsefesinin
ifade ettiği, sevginin kalitesidir. Sevgi Spinoza’nın tüm yazılarında etkindir.
Arne Naess’in, yukarda değinilen, makalesindeki bir söz çok hoşuma gider.
Spinoza’nın amor intellectualis Deis’i üstüne konuşurken şöyle der:
Sevgi “olanaklı en geniş bakış açısı tarafından gerçekleştirilen anlayışın
etkinliklerini işaret eder” (italikler benim vurgum). Burada okuyucuyu bekleyen
de aynı bu gibi bir etkinliktir. Deleuze Spinoza’yı genişletmektedir.
“İzin
verirseniz sizi Spinoza’ya getiren şeyin ne olduğunu soracağım. Acaba bunun
nedeni Spinoza’nın yahudi olması mı?”
“hayır
efendim. Kendi kitabıyla ilk karşılaşmama kadar Spinoza’nın kim ve ne olduğunu
bilmiyordum - Spinoza’nın hayat hikayesini okuduğunuzda yahudilerin Onu
sinagokta kesinlikle sevmediklerini göreceksiniz. O kitabı kasaba kenarında bir
eskicide buldum. Bir kopek ödedim ve zorlukla kazandığım parayı böyle heba
ettiğim için kendime küfür ederek oradan ayrıldım. Daha sonra bu kitabın birkaç
sayfasını okudum ve sanki peşimde bir kasırga varmış gibi okumaya devam ettim.
Onu okurken tüm sözcükleri anlayamasanız da, bu düşüncelerle ilgilenirken
kendinizi sanki bir cadı sopasında gezinti yapıyor gibi hissediyorsunuz. Bu
kitabı okuyup bitirdikten sonra ben artık aynı kişi değildim...”
“Sakıncası
yoksa, Spinoza’nın eserlerinin ne anlattığını açıklar mısınız? Başka şekilde
ifade edecek olursam, eğer bu bir felsefeyse ortaya koyduğu şey nedir?”
“Buna
cevap vermek o kadar kolay değildir. Kitap bölümlerin konularına göre, tümü
daha derinde birleşmesine rağmen farklı şeyleri anlatmaktadır. Efendim ancak
eserin tamamını okuyunca göreceksiniz ki bunun anlamı, şeyleri kendi içlerinden
düşünerek ve herşeyi birbirine bağlayarak, kastettiğimi daha kolay
anlayabilmeniz için, kendisini, kendi felsefesine göre, tüm gücüyle özgür bir
insan yapma uğraşı veren biridir.
“Bir
eserden ziyade yaşayan insan aracılığıyla konuyu anlatmak gerçekten iyi bir
fikir...”
Malamud, Tamirci
Birinci bölüm
Spinoza’nın
Hayatı
Nietzsche, bir filozof hayatının sırrını neyin
oluşturduğunu kendisi yaşayarak anlar. Nietzsche inzivanın erdemlerinden
(alçakgönüllülük, yoksulluk, iffet) yararlanarak, bunları sadece kendisinin
gözetmiş olduğu, gerçekte hiç de inzivacı olmayan ereklerin hizmetine sunarak[1] kendi tekliğinin ifadesi yapar.
Nietzsche’ye göre bu erdemler, kesinlikle başka bir hayat olmadığı için,
ahlaki amaçlar ya da başka bir yaşama yönelik dinsel araçlar değil, felsefenin
kendisinin “sonuçlarıdır”. Alçakgönüllülük, yoksulluk ve iffet özellikle,
düşünceyi fethedecek ve tüm diğer içgüdülere hükmedecek kadar güçlü, zengin ve
refah bir hayatın sonuçlarıdır. Alçakgönüllülük, yoksulluk ve iffet, filozofun
yaşayan bir dev olmasının, kendi vücudundan bir tapınak yapabilmesinin gurur,
heyecan ve zenginlik veren kaynağına giden yollardır. Böylece filozofa saldıran
kişiler, kendi denetimsiz öfkelerini on kat daha arttıracak alçakgönüllü,
yoksul ve iffetli bir kişiye saldırmış olmanın utancını yaşarlar. Filozof tüm
darbeleri alır, yine de karşılık vermez.
Filozofun
yalnızlığının anlamı tamamıyla burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü O hiçbir
çevreyle kaynaşmaz; Spinoza hiçbir çevreyle uyum içinde değildir. Kuşkusuz
Spinoza için en iyi yaşama koşulları ya da yaşamını sürdürmek için en iyi
koşullar, demokratik ve liberal çevrelerde bulunur. Ona göre bu çevreler,
sadece zararlı olanın yaşamı zehirleyemeyeceğini ya da sakatlayamayacağını
garanti ederler. Bu çevreler, kötü olanı hayatın, devletin ya da bir toplumun
ereklerinin ötesine, genel olarak herhangi bir çevrenin ötesine giden bir
düşünme gücünden ayıramazlar. Spinoza bu durumun tüm toplumlarda itaat etme
sorunundan başka bir şey olmadığını gösterecektir. İtaat veya itaatkarsızlıkla
ilgili olarak bu durum değerli, değersiz, iyi ya da kötü toplumların
diğerlerine göre çok daha sosyal olmalarının nedenidir. Böylece en iyi toplum,
düşünme gücünü itaat etme zorunluluğundan ayrı tutan ve kendi çıkarları
doğrultusunda, düşünceyi, sadece eylemler için geçerli olan devlet
hükümranlığına tabi kılmamaya özen gösteren bir toplum olacaktır. Düşünce
özgür, bundan dolayı da yaşamsal, olduğu sürece hiçbir şeyle uzlaşmak zorunda
değildir. Böyle olmadığında, tüm diğer baskılar da olanaklı hale gelirler,
ve kendiliklerinden gerçekleşirler. Böylece tüm edimler kusurlu ve her
yaşam da tehdit edilmiş olur. Açıkça görülüyor ki Filozof, en uygun koşulları
demokratik devlet ve liberal çevrelerde bulmakta. Fakat Spinoza hiçbir zaman
kendi amaçlarını bir devletin veya bir çevrenin amaçlarıyla karıştırmaz. Çünkü
düşünceden suçlamayı olduğu gibi itaati de uzaklaştıran güçleri keşfeder, iyi
ve kötünün ötesindeki yaşam imgesini, fazileti ve suçluluğu dışta tutan sağlam
bir masumiyet anlayışını ön plana çıkarır. Filozof birçok durumda yaşayabilir,
değişik çevreler içinde bulunabilir fakat bunu bir keşiş, bir gölge, bir
gezgin, ya da bir memur olarak yapar. Bu durum Spinoza’nın kapalı görünen bir
Yahudi çevreden ayrılışının nedeninin Onun açık liberal görünen (liberal
Hıristiyanlık, Descartesçılık ve De Witt kardeşlerce övülen bir burjuva, vs.)
bir çevreye girmek olmadığını gösterir. Spinoza nereye gitse sorup talep ettiği
tek şey, daha büyük ya da küçük başarı şansıyla, kendisinin ve olağanüstü
amaçlarının hoş görülmesidir. Ona göre bu hoşgörünün nasıl olacağı, tüm
insanları tehdit eden tehlikeyi düşünecek olursak, bir toplumun taşıyabileceği
doğruluk ölçüsüne ve demokrasinin derecesine bağlıdır.
Baruch Spinoza 1632’de Amsterdam’ın Yahudi
semtinde, İspanyol ve Portekiz kökenli, zengin, tüccar bir ailenin çocuğu
olarak doğdu. Yahudi okulunda tanrıbilim ve ticaret öğrenimi gördü. On üç
yaşından itibaren, öğrenimine devam ederken, babasının ticari şirketinde
çalıştı. (babasının 1654’de ölümü üstüne 1656’ya kadar kardeşiyle birlikte bu
işi yürütür.) Spinoza’nın, Onu işiyle birlikte Yahudi toplumundan koparan ve
1651’de toplum dışına atan, sessizce gelişen, felsefi dönüşümü nasıl
gerçekleşti? Amsterdam toplumunun bu dönemde bağdaşık bir yapı kurduğunu
söyleyemeyiz. Amsterdam, Hıristiyan topluluklar kadar çok sayıda eğilim ve
ideoloji ile, çeşitlilik göstermekteydi. Büyük bir bölümü, ilk Marranoslardan
(İspanya ve Portekiz'de Katolikliği açık olarak sürdüren ve 16. Yüzyılın
sonunda göç etmeye zorlanan Yahudiler) oluşuyordu. Yahudi inançlarına samimi
olarak tutunmuş olanlar bile geleneksel haham Yahudiliği ile bağdaşmayacak
şekilde felsefi, bilimsel, ve tıbbi kültürün içine gömüldü. Sinagogda ve Yahudi
toplumunda önemli bir rolü olmasına rağmen Spinoza’nın babası açıkça bir
şüpheciydi. Amsterdam’da bazıları öyle ileri gidiyordu ki sadece hahamlık ve
geleneğin rolünü değil aynı zamanda kutsal kitabın rolünü de sorguluyorlardı.
Sadece doğal yasayı savunan Uriel da Costa, ruhun ölümsüzlüğü ve vahyi
reddettiği için 1647’de cezalandırılacaktı. Bundan daha etkileyici olanı,
Juan de Prado 1636’da pişman edilip, ruhun bedenle birlikte öldüğü ve Tanrı’nın
sadece felsefi dizge içinde olduğu ve imanın boşuna olduğu görüşlerinden dolayı
suçlanıp aforoz edildi[2]. Son zamanlarda yayımlanan belgeler
Spinoza’nın Prado ile yakın bağlarını kanıtlar. Bu iki durumun birbirine bağlı
olduğu düşünülebilir. Eğer Spinoza daha sert biçimde cezalandırıldıysa ve daha
1656’da aforoz edildiyse, bu, onun pişmanlığı reddederek ayrılmayı kendisinin
istemesinden ötürüdür. Hahamlar birçok diğer durumlarda olduğu gibi bir uzlaşım
beklemişlerdir. Spinoza pişmanlık yerine kendisinin Sinagogdan Ayrılışını
doğrulayan (ya da “Tanrıbilimsel-Siyasal Deneme” nin ilk kaba biçimi
diyebileceğimiz) bir Savunma yazdı. Spinoza’nın Amsterdam’da topluluğun
bir evladı olarak doğmuş olması, bu durumu daha kötü bir hale getirdi.
Spinoza için Amsterdam’da yaşamak güçleşti. Bir
fanatiğin suikast girişiminin ardından Spinoza felsefi çalışmalarını sürdürmek
için Leyden’e giderek Rijnsburg’da bir varoşa yerleşti. Spinoza, düşüncenin
insanlar tarafından her zaman için sevilmediğini kendisine hatırlatmak için,
bıçak darbesiyle yırtılmış bir ceket giyerdi. Bir filozofun mahkeme ile son bulmasına
bazen rastlansa da, toplum dışına atılıp suikasta uğradıktan sonra filozofluğun
başlaması görülmemiş bir olaydır.
Spinoza’nın ayrılış nedenleri sanki dışsalmış gibi bu ayrılışı açıklamada
Liberal Hıristiyan etkilerde diretirsek, Yahudi toplumunun çeşitliliğini ve bir
filozofun kaderini anlayamayız. Spinoza, Amsterdam’da henüz babası hayattayken,
burada latince öğrenmiş birçok genç Yahudinin öğrenim gördüğü, Descartesçı
felsefenin temellerinin ve bilim, matematik ve fiziğin öğretildiği Van den Ende
okuluna devam etti. Sadece bir Descartesçı değil aynı zamanda özgür bir
düşünür, tanrıtanımaz, ve hatta siyasi kışkırtıcı olarak da tanınmış Cizvit
Francis Van den Ende, de Rohan’ın şovalye isyanından sonra 1674’de Fransa’da
infaz edilmiştir.[3] Spinoza’nın, tümtanrıcılıktan ve barışçı
komünizmden biraz etkilenmiş Liberal ve laik Hristiyanlarla, Kolejianlarla ve
Menonitlerle sık sık görüştüğü bilinmektedir. Bu topluluklarla merkezleri olan
Rinjsburg’da tekrar karşılaşmıştır. Jarig Jelles, Pieter Balling, Simon de
Vries ve ‘ilerici’, kitapçı ve yayımcı Jan Rieuwerta ile arkadaş oldu.
(Spinoza’nın Oldenburg’a 1655’ de mektubunda barışçılık, 1671’ de Jelles’e
mektubunda ise toplumculuk göze çarpar). Van den Ende, Katolik Hollanda'da
sürdürmesi çok zor olmasına rağmen Katolisizmin bir şekline bağlı kaldı.
Mennonitecilerin ve Kolejianların felsefesi ise tamamen Spinoza’nın etik anlayışı
ve siyasi düşüncesi kadar din eleştirisinin de hakimiyeti altındaydı.
Hıristiyanlığı, içine doğduğu Yahudilikten daha az reddetmeyen ve Yahudilikten
ayrılığını sadece kendisine borçlu olan Spinoza doğal olarak Mennonitecilik ve
Descartesçılıktan etkilenmek yerine, toplum dışı bırakılmış bir Yahudiyi seve
seve karşılayacak, en hoşgörülü çevreye yaklaşmıştır.
Yahudiliğin dışlanmasının birçok nedeni yanında
siyasi ve ekonomik nedenleri de vardır. Bu, sıkça düşünülen ve yerinde bir
değerlendirmedir. Devlet gücünden yoksun, topluluğun ileri gelenlerinin bağış
ya da siyasi Ortodoksluğu reddedenleri cezalandırmak için tek çareleri aforoz
etmekti. Yahudi önderler, Kalvinciler gibi İspanya ve Portekiz düşmanlığını
sürdürdüler, siyasal olarak da Oranj Sarayı’na bağlı kalıp Hindistan
şirketleriyle ilgilendiler. (Spinoza’nın bir profesörü olan Rabbi Manasseh ben
Israel, Doğu Hindistan şirketini eleştirdiği için 1640’da neredeyse aforoz
edilecekti. Spinoza’yı yargılayan heyet üyeleri oranjist, ön-Kalvinist, İspanyol
karşıtı, ve çoğu da bu şirketin ortaklarıydı.) Spinoza’nın liberallerle olan
bağları ve büyük birliğin dağılmasından sorumlu tutulan Jan de Witt’in
cumhuriyetçi partiye yakınlığı onu bir isyancı yaptı. Spinoza din çevresi ile
bağlarını kopardığı anda ekonomi çevresinden de ayrıldı. Aile işini bırakarak,
gözlük camı yapımını öğrendi. Optiğin yasalarını kavrayan ve bununla çalışan,
el işçiliği ile donanmış bir filozof zanaatkar oldu. Erken dönem biyografi
yazarı Kolerus, Spinoza’nın neopoliten devrimci Masaniellon[4]’un tavır ve geleneğini benimsemiş
olduğunu söyler.
Spinoza, Rijnsburg’da arkadaşına Latince yazmış
olduğu, ileride “Kısa Deneme” olacak eserini sundu. Bu eser önemsendi ve Jelles
tarafından Hollandacaya çevrildi. Spinoza burada daha önce yazmış olduğu bazı
metinleri açıklamaktadır. 1661’de, Mennotite üslubuyla, ruhsal bir geziyle
başlayan, ana konu zenginlik eleştirisi olan “Zihnin İyileştirilmesi Üstüne
bir Deneme”yi yazdı. Spinoza’nın yönteminin çarpıcı bir açılımı olan bu
deneme tamamlanmamıştır. 1663 yıllarında onunla beraber yaşayan, ve Ona hem
umut veren hem de epey rahatsız eden genç bir adam için, skolastik düşüncelerin
eleştirel bir incelemesiyle (“Metafizik Düşünceler”) desteklenmiş
“Descartes Felsefesinin İlkeleri” ni sundu. Rieuwertz bu kitabı
yayımladı, Jelles finanse etti, Balling ise Hollandacaya çevirdi. Bir doktor,
şair ve Amsterdam’da yeni tiyatronun oluşturucusu Lewis Meyer Önsözünü yazdı. ‘İlkeler’
ile, Spinoza’nın “profesörlük” çalışmaları sona erdi. Çok az düşünür kendi
keşiflerinin profesörü olmak için en küçük tahriklerden ve özel bir ruhsal
eğitimin ders verme tahrikinden uzak durur. 1681’de Spinoza’nın ‘Ethika’yı
planlaması ve girişi, onu, göreceğimiz gibi, daha fazla bir “açımlama” hatta
yöntemsel olamayacak, farklı bir boyuta, farklı bir öğeye götürür. Belkide bu
yüzden “Zihnin İyileştirilmesi Üstüne Deneme” yi yarıda bıraktı ve
sonraki eğilimlerine rağmen bu eserine dönmeyi başaramadı[5]. Spinoza’nın henüz profesyonel olmadığı
dönemde Descartesçı olduğu düşünülmemelidir. “Kısa Deneme”,
Skolastisizmi, Yahudi düşüncesini ve Rönesans Felsefesini çürüterek değil,
anlaşılır kılarak sadece Spinoza’ya ait yeni bir şey çıkarmak için
Descartesçılığı bir araç olarak kullanan düşünme tarzını sergiler. “İlkeler”in
ve “Metafizik Düşünceler”in açımlanması arasındaki karmaşık ilişki,
Descartesçılığın eski felsefe ve Descartesçılık ile daha fazla hiçbir ilgisi
olmayacak yeni ve görkemli bir Skolastisizm yaratmak uğruna bir elek gibi
kullanıldığı ikili oyunun kanıtıdır. Descartesçılık Spinoza’nın düşünme tarzı
değil sadece retoriği olmuştur. Spinoza Descartesçılığı ihtiyaç duyduğu retorik
için kullanır. Bu durum kesin şeklini “Ethika”da bulur.
Spinoza 1663’de Hague’nün bir varoşuna, Voosburg’a taşındı. Daha
sonra başkente yerleşti. Spinoza’yı bir gezgin olarak tanımlayan şey onun
katettiği uzaklıklar değil, aile mirasından vazgeçerek mala mülke bağlı
kalmadan sürdürdüğü pansiyon hayatıdır. Ethika üstüne çalışmaya devam
etti. Henüz 1661’de Spinoza’nın arkadaşları ve mektupları Ethika’nın
konularının ilk kitabın konuları ile benzer olduklarını belirtiyorlardı.
1663’de ise Simon de Vries, üyeleri Spinoza’nın gönderdiği metinleri okuyup
tartışan bir çalışma gurubundan bahseder. Spinoza aynı zamanda bir arkadaş
gurubuyla sırlarını paylaşıyordu. 1675’te Leibniz konusunda bile, yabancılara
karşı dikkatli olup bu düşünceleri sır olarak tutmalarını rica ediyordu.
Spinoza’nın Hague kenti yakınlarına yerleşmesinin nedeni siyasal olmalıdır.
Başkente yakınlık, liberal çevrelere yaklaşmak ve siyasete ilgisiz Kolejan
topluluktan uzaklaşmak için zorunluydu. Büyük partiler olan Kalvinist ve
cumhuriyetçi çevrelerde durum şuydu; ilki bağımsızlık için savaş siyaseti,
Oranj hanedanlığı ve merkezi bir devlet yanlısıydı. Cumhuriyetçiler ise barış
siyaseti, bölgesel örgütlenme ve liberal ekonominin gelişmesi için çabalıyorlardı.
Monarşinin duygusuz ve savaşçı tutumu karşısına, Jan de Witt doğal ve
geometrik yöntem izleyen bir cumhuriyetin akılcı tutumunu koyar. Halkın
Kalvinizmi ve Oranj hanedanlığını, hoşgörüsüzlük ve savaşçılığı benimsemiş
olması şaşırtıcıdır. 1653’ten beri Jan de Witt Hollanda’nın sulh yargıç
başkanıydı. Buna rağmen cumhuriyet sürpriz ya da raslantı sonucu cumhuriyet
olarak kaldı. Bu durum halkın çabasından çok bir kralın bulunmayışı nedeniyle
ister istemez halk tarafından zavallı bir biçimde kabul edildi. Spinoza,
Cromwell devriminin yaşattığı hayal kırıklıkları ile Oranj hanedanlığının olası
bir darbesinin doğuracağı sıkıntıları gözönüne alarak devrimlerin zararlarından
bahseder. Bu dönemde “devrimci” ideoloji tanrıbilim tarafından ele geçirilmiş
ve Kalvinist partiyle birlikte tutucu siyasetin hizmetinde olmuştur.
Spinoza’nın, 1665’de, Ethika çalışmasını erteleyerek Tanrıbilimsel-Siyasal
Deneme’yi yazmaya başlaması şaşırtıcı değildir. Bu çalışmasında ele aldığı
konular şunlardır: Neden insanlar fazlasıyla akıldışıdırlar? Neden kendi
kölelikleriyle övünürler? Neden sanki özgürlükleriymiş gibi kendi bağları
“için” savaşırlar? Neden özgürlüğü kazanmak kadar korumak da bu kadar zor?
Neden sevgi ve neşeyi yücelten aynı din savaş, hoşgörüsüzlük, nefret, kötülük ve
kin duygularını da uyandırır? 1671’de “Tanrıbilimsel-Siyasal Deneme”,
yazar ismi konulmadan uydurma bir alman yayımcısına atfedilerek basıldı. Fakat
yazar çok geçmeden bulundu. Çok az kitap bu kadar ret, aforoz, aşağılama, ve
lanetle karşılaşmıştır. Yahudiler, Katolikler, Kalvinciler ve Lutherciler –
Descartesçıları da içine alan bütün sağ düşünce çevreleri – birbirleriyle
yarışırcasına Onu reddettiler. Ancak bundan sonra “Spinozacılık” ve “Spinozacı”
sözcükleri hakaret ve tehdit anlamı kazandı. Öyle ki ona yeterince sert
davranmamış Spinoza eleştirmenleri bile reddedildi. Kuşkusuz, bu eleştirmenler
arasında, hiç olmazsa bu saldırıya katılarak Ortodoksluklarını kanıtlayan bir
takım utandırılmış liberal ve Descartesçılar da vardı. Yıkıcı bir kitap yıkıcı bedelini
de kendinde taşır. İçinde, gizemi yok eden kökten bir girişim ya da “sonuçlar”
bilimi olarak felsefenin işlevi keşfedilmeden Deneme okunamaz. Bir yeni
yorumcu Deneme’nin gerçek orjinalliğinin, dini, bir sonuç olarak
düşünmesi olduğunu söyleyebilmiştir[6]. Sadece nedensel anlamda değil optik
anlamda da, onları anlamayan insanları duygulandırdığı gibi, onu kendi akılcı
sonuçlarıyla bağlayarak üretim sürecini gözleyeceğimiz sonuçlar
araştırılacaktır. (örneğin, içinde doğal yasaların güçlü bir hayal gücü ve
zayıf bir anlayışa sahip olanlarca “işaretler” olarak zorunlu olarak
algılanması). Din ile ilgilenirken bile, Spinoza üretilen sonuçları ve bunun
ürünlerinin yasalarını gösteren camları parlatır.
Spinoza'yı daha olumsuz endişelerden
Cumhuriyetçi Parti ile olan bağları ve De Witt’in koruyuculuğu kurtarmıştır.
(Henüz 1669’da Spinozacı eğiliminden dolayı reddedilen felsefi bir sözlüğün
yazarı Koerbagh tutuklandı ve hapishanede öldü.) Spinoza, yaşamın rahipler
tarafından güçleştirildiği varoştan ayrılmak zorunda kaldı ve Hague’ya
yerleşti. Her şeyin ötesinde tüm bunlar sessiz kalma uğrunaydı. Hollanda savaş
halindaydi. De Witt kardeşler, 1672’de suikasta uğramış ve Orangist Parti
iktidar olmuşken Spinoza için Ethika'yı yayımlama konusunda daha fazla
bir sorun olamazdı. Amsterdam’da 1675’de küçük bir çaba onu bu düşünceden
vazgeçmeye ikna etti. “Prens ve yöneticilerden önce bir takım teologlar benden
şikayetçi oldular, hatta benden yana olduklarından kuşkulanılan, aptal
Descartesçılar, devam etmeyi sürdürdükleri yolda, benim düşünce ve yazılarımı
aşağılayarak iftiraları uzaklaştırmak için çabalıyorlardı.”[7] Spinoza için ülkeyi terk etmemek için
bir neden kalmamıştı. Spinoza giderek yalnızlaştı ve sık sık hasta olmaya
başladı. Huzur içinde yaşayabileceği tek çevre de ona yüz çeviriyordu. Yine de Ethika’sını
tanımak için gelen aydın görüşlü ziyaretçileri oluyordu. ( Bu ziyaretler, hemen
ardından ona yönelik eleştirilere katılmayla veya daha da ileri gidip bu
ziyaretlerin, Leibniz’in 1676’da yaptığı gibi, Spinoza için olduğunun inkarıyla
sonuçlansa da ). Saray Kurulu’nun 1673’te Heidelberg’de önerdiği felsefe
profesörlüğü Spinoza’ya cazip gelmedi. Spinoza değerleri ters çevirerek
felsefelerini çekiç vuruşlarıyla inşa eden “özel düşünürler” çizgisine
bağlıdır, herhangi bir “halk profesörü” (Leibniz’in övgülü sözleriyle, kurulu
yasaları, ahlaksal kuralları ve siyasi anlayışı rahatsız etmeyen kişi)
değildir. “Toplum içinde öğreticiliği hiçbir zaman arzulamadığım için bunun
hakkında oldukça tecrübeli olmama rağmen bu muhteşem fırsatı kabul edecek
seviyede değilim”[8] Spinoza artık son yılların yakın
dönemiyle meşguldür; ticari bir aristokrasi için şartlar nelerdir ?, Neden
liberal cumhuriyet çöktü?, insan kalabalığını bir köle grubu olmaktan çıkarıp
özgür insanlar topluluğuna dönüştürmek olanaklı mı? SiyasalDeneme’yi
esinlendiren tüm bu sorular, demokrasi ile ilgili bölümün başlangıcında
sembolik, tamamlanmamış olarak kalmıştır. Spinoza, 1677 Şubat’ında, el
yazmalarını elinde tutan arkadaşı Meyer’in yanında akciğer hastalığından öldü.
Aynı yılın sonunda adı bilinmeyen bir yardımseverin katkısıyla Opera Posthuma
yayımlandı.
Yaşamın kendisi ile dolu olmayı ve yaşamla özdeş
olan bir güce sahip olmayı ifade eden hastalıklarla çökmüş, bu tutumlu, mülksüz
yaşamın, bu zayıf narin beden ve parıldayan siyah gözleriyle kahverengi oval
yüzün yaşadığı izlenimler nasıl açıklanabilir. Tüm yaşamında ve düşünme
dizgesinde Spinoza, insanların memnun olduğu sahte görünüşlere karşı duran
pozitif olumlayıcı bir yaşam tarzını amaç edinmişti. Sadece bununla yetinmeyip
yaşama karşı nefret duyuyorlardı ve ona karşı utanç içindeydiler. Ölüm
kültürünü arttırarak her zaman için yaşamı yok etmek ile, yaralama ile doğrudan
ya da yavaş yavaş öldürmeyle uğraşan, zalim ile köle, papaz, yargıç ve askerin
birliğini oluşturarak, yasalarla, mallarla, görevlerle, imparatorluklarla onu
yere sererek ya da boğarak uğraşan bir insanlık, işte Spinoza’nın dünyada
buldukları. Evrenin ve insanlığın aldatılışı, Spinoza’nın bu dünyada tespit
ettiği şeydir. Spinoza'nın biyografi yazarı Kolerus filozofun örümcek dövüşleri
meraklısı olduğunu söyler; “Birkaç örümcek bulup onları birbiriyle
dövüştürürdü. Örümcek ağına sinekler atarak zaman zaman kahkahalara gömülerek,
bundan zevk alırdı.”[9] En azından hayvanlar bize ölümün alt
edilmesi olanaksız dışsal özelliğini öğretir. Hayvanlar ölümü zorunlu olarak
birbirlerine taşısalar da, içeri taşımazlar; doğal varoluşun düzenindeki
kaçınılmaz kötü bir karşılaşmadır. Fakat onlar içsel ölümü, zalim–köle
ilişkisindeki evrensel sadomazoşizmi henüz keşfetmemişlerdir. Hegel’in
Spinozaya serzenişinde, Onun olumsuzu ve olumsuzun gücünü ihmal etmesi, kendi
buluşu olan Spinoza’nın ünü ve masumiyeti yatar. Olumsuz tarafından tüketilen
bir dünyada Spinoza, ölüme insanlığın öldürücü açlığına, iyi ve kötünün, haklı
ve haksızın yasalarına karşı durabilmek için yeterli yaşam inancına ve gücüne
sahipti. Olumsuzun tüm yaratılarını yıkmak için yaşama yeterince bağlıydı.
Toplumdışı edilme, savaş, tiranlık, tutuculuk ve sanki özgürlükleriymiş gibi
kölelik için savaşan insanlar, Spinoza'nın yaşadığı dünyayı oluşturur. De Witt
kardeşlerin suikasta uğrayışı Spinoza için dehşet verici bir barbarlık
örneğidir. Ona göre yaşamı sakatlama ve kırma yollarının, olumsuzun tüm
biçimlerinin iki kaynağı vardır. Biri dışarı diğeri ise içe dönük olarak kin ve
kötü niyet, nefret ve suç. “İnsan soyunun iki has düşmanı, nefret ve
pişmanlıktır.”[10] Tekrar tekrar bu kaynakların insan
bilincine bağlı olan, yaşam için yeni bir bilinç, yeni bir görüş yeni bir istek
oluşuna kadar tükenmez olduğunu bildirir. Spinoza kendisinin ölümsüz olduğunu
hisseder ve bu duyguyla yaşar.
Spinoza’ya göre hayat, bir fikir ya da kuram
sorunu değil, tüm öznitelikler için bir ve aynı olan ölümsüz bir kip, bir
varoluş tarzıdır. Sadece bu bakış açısından geometrik yöntem tamamıyla
anlaşılır. Ethika’da Spinoza’nın Satir dediği şeye karşıt olarak, satir
insanın güçsüzlüğü ve üzüntüsünden zevk alan her şeydir. Suçlamalar, kötülük,
küçümseme ve aşağılık yorumlamalar üstünden geçinen her şeydir, insan ruhunu
kıran her şeydir. (Kırık ruhların bir zalime ihtiyacı olduğu gibi zalimlerin de
kırık ruhlara ihtiyacı vardır.) Geometrik yöntem, entelektüel bir açılım
yöntemi olmayı bir tarafa bırakan, profesörce bir sunuşun aracı olmaktan çok
bir keşif yöntemidir. Böylece bir yaşamsal ve optik bir düzeltim yöntemi haline
gelir. Eğer insan bir şekilde tahrif edilmiş ise bu tahrifin sonucu onu daha
geometrik bir şekilde nedenlerine bağlayarak düzeltilecektir. Bu optik
geometri, tüm Ethika boyunca kendisini gösterir. İnsanlar Ethika’nın
düşünce mi yoksa güç bağlamında mı okunması gerektiğini sormuşlardır. (örneğin,
öznitelikler güç müdürler yoksa kavram mıdırlar?) Gerçekte sadece bir terim
vardır, düşünceyi kapsayan yaşam; ve tam tersine, bu terim, sadece düşünce
tarafından içerilir. Düşünmedeki yaşam değil, sadece düşünür suç ve nefretten
uzak güçlü bir yaşama sahiptir. Düşünürü sadece yaşam açıklar. Geometrik
yöntem, gözlük camı yapımı mesleği ve Spinoza’nın yaşamı, bir bütün
oluşturmaktadır. Spinoza bir gezgindi, O bunu tam anlamıyla kanıtların ‘zihnin
gözleri’ olduğunu söylerken ifade eder.[11] Spinoza’nın üçüncü göz ile kastettiği
şey kişinin yanlış görünüşlerin, tutkuların ve ölümlerin ötesindeki yaşamı
görmesini sağlayan şeydir. Erdemler – alçakgönüllülük, fakirlik, saflık ve
titizlik-, yaşamı sakatlayan erdemler olarak değil, yaşama sızan ve onunla bir
olan olarak, böyle bir görüş için gereklidir. Spinoza, umuda, hatta cesarete
inanmaz; neşeye ve görüş gücüne inanır. Başkalarını ancak kendisini
yaşatırlarsa yaşatır. O sadece ilham vermeyi, uyandırmayı ve bildirmeyi istedi.
Üçüncü göz olma işlevindeki kanıtlamanın amacı emir vermek ya da ikna etmek
değil, sadece bu canlandırılmış özgür görüş için camı biçimlemek ve
parlatmaktır. “Gördüğünüz gibi benim için sanatçı, bilim adamı, ve filozof
sanki gözlük camı yontuyor gibidir. Bu hiçbir zaman sonlanmayacak bir şey için
yapılan dev bir hazırlıktır. Bir gün bu gözlük camı mükemmel olacaktır ve
bizler net olarak göreceğiz, dünyanın ne kadar etkileyici, şahane ve güzel
olduğunu göreceğiz…” (Henry Miller)
Kaynakça
Spinoza’nın yayınladığı iki kitap; Metafizik
Düşüncelerle Devam Eden, Geometrik Tarzda Kanıtlanmış Rene Descartes’in
Felsefenin İlkelerinin İlk ve İkinci Bölümü (1663, Latince), ve Tanrıbilimsel-Siyasal
Denemedir (1670, Latince).
Spinoza’nın, ayrıca, birçok nedenden ötürü
yayınlayamadığı eserleri de vardır;
1650 – 1660 : Tanrı İnsan ve İnsanın
Refahı Üstüne Kısa Deneme. Bu metnin orjinali latincedir. Fakat biz sadece
Spinoza’nın, bir yazarın birtakım bölümlere katkı yaptığı notlara benzeyen,
Hollandaca yazılmış iki kitapçığını biliyoruz. Eserin tamamı, “İlk Diyalog”
şüphesiz en eskisi olmak üzere, farklı tarihlerde yazılmış metinlerden bir
araya getirilmiş görünmektedir.
1661: Zihnin iyileştirilmesi Üstüne
Deneme, latincedir. Tamamlanmamıştır. Spinoza bununla birlikte Ethika’yı
da yazmaya başlamıştır; Spinoza’nın Ethika’nın birtakım tezlerini,
özellikle “genel mefhumlar”la ilgili tezleri, Deneme’nin bir aşılması
olarak değerlendirmesi muhtemeldir.
1661 – 1675; Ethika, Latince
yazılmış, tamamlanmış bir kitaptır. (Spinoza’nın 1675’te yayımlamayı düşündüğü)
temkinlik ve güven açısından Spinoza yayınlama fikrinden vazgeçti.
1675 – 1677; Siyasal Deneme,
tamamlanmamış Latince bir kitaptır.
Spinoza
kesin olarak belirlenmemiş tarihlerde Hollandaca olarak Olasılık Hesaplarını
ve Gök kuşağı Üstüne Denemeyi yazdı. Latince olarak, tamamlanmamış olan,
İbrani Gramerinin Genel Hatlarını yazdı.
1677’de Toplu Eserleri yayınlandı. Bu
eser Zihnin iyileştirilmesi Üstüne Deneme, Ethika, Siyasal
Deneme, İbrani Gramerinin Genel Hatları ve birçok mektubu içerir.
İki önemli baskı, Van Vloten ve Lande (1882 –
1884) ve Gebhart’a (1925) aittir.
Başlıca fransızca çevirileri şunlardır; Appuhn (Garnier) ve
Caillois, Frances ve Misraki’ye (Pleiade) aittir. Ethika’nın iyi bir
çevirisi Guerinot (Pelletan); Zihnin İyileştirilmesi Üstüne Deneme’yi
ise Koyre (Vrin) çevirdi. İbrani Gramerinin Ana Hatları konu üstüne bir
takım açıklamalar ve ibranicedeki öznitelik, kip, ve doğru biçimleri
kapsayarak, Alquie’nin (Vrin) önsözüyle birlikte Joel ve Jocelyne Askenazi
tarafından çevrilmiştir.
Martial Gueroult, Ethika eseri üstüne ayrıntılı ve dizgesel
bir yorum yayınladı. Ethika’nın ilk iki bölümüne karşılık gelen bu iki
cilt aynı zamanda ortaya çıktı. (Aubies – Montaigne)
Spinoza’nın yaşamı üstüne temel üç eser; biri,
Spinoza'yı anladığı iddiasında bulunan, oysa yanlış anlamış olan, Lucas
tarafından, diğeri, çekingen kalmış olan Kolerus tarafından, düşmanca ve mizahi
içerikli sonuncusu ise Pierre boyle tarafından yazılmıştır. İki büyük akademik
biyografi ise Freudenthal (1899) ve Dunin Borkowski (1933 – 1936) tarafından
hazırlanmıştır.
Spinoza’nın olduğu düşünülen portrelerin bir tanıtımı kitapçıklar
ve basılmış eserler düşünülerek biyografik araç ve malumatlarla birlikte, Institut
neerlandais de Paris (Paris Hollanda Enstitüsü) kataloğunda bulunabilir; (Spinoza,
troisieme centenaire de la mort du philosophe, 1977)
Çeviri Üstüne Notlar
Spinoza’nın
Edwin Curley tarafından yapılan İngilizce çevirilerine güvendim; Spinoza’nın
Toplu Eserleri, Cilt I, Prinston Üniversitesi Yayınevi, 1985. ‘Ethika’nın
en azından bir tanesi kesin, başka iyi çevirileri yapılmıştır; Samuel Shirley, Ethika
ve Seçme Mektuplar, Hackett Yayınevi Şirketi 1982, Hackett Cildi ucuzdur.
İkinci
Bölüm
Ethika
ve Bir Ahlak Arasındaki Fark Üstüne
Spinoza
kadar hem değerli bulunup hemde aşağılanıp, nefret edilen başka bir filozof
yoktur. Bunun nedenleri arasında Spinozacılığın önemli bir kuramsal tezini
hatırlatmalıyız; sonsuz sayıda öznitelikleri olan tek bir töz, Deus Sive
Natura, tüm ‘ yaratıkların ‘sadece bu tözün özniteliklerinin ya da
değişikliklerinin kipleri olması. ahlaklı, aşkın ve yaratıcı bir tanrının
varlığını reddeden bu tezin tümtanrıcılık ve tanrıtanımazlık ile nasıl
birleştirilmiş olduğunu göstermek de yetmeyecektir. Biz, daha çok,
Spinozacılığı bir saldırı nedeni yapan pratik tezlerden yola çıkmalıyız. Bu
tezler; “bilinç,” “değerler,” “kederli tutkular” bir üçlü suçlamayı
içerir. Bu yön Nietzsche ile olan üç temel benzerliktir. Spinoza’nın yaşamı
süresince maddecilik, ahlaksızlık ve tanrıtanımazlıkla
suçlanmasının nedenleridir.
1-
Bilincin (düşünce adına) bir değersizleştirilmesi; maddeci
Spinoza.
Spinoza filozoflara yeni bir model sunar; beden. O bedeni bir
model olarak kurmayı önerir:’ Biz bedenin neler yapabileceğini bilmiyoruz…’ Bu
cehalet bildirisi kışkırtıcıdır. Bizler bilinçten ve derecelerinden, istem ve
sonuçlarından, bedeni hareketlendirmenin, beden ve tutkulara egemen olmanın
binlerce yolundan söz ederiz, ancak biz henüz bedenin neler yapabileceğini
bile bilmemekteyiz.1
Bu bilgi eksikliğiyle, boş bir konuşma içindeyiz. Nietzsche’nin söylediği
gibi bizler bilinç önünde şaşkınızdır, fakat “ asıl şaşırtıcı olan bedendir…”
Spinoza’nın en önemli kuramsal tezlerinden biri paralelizm
adıyla bilinir; Paralelizm zihin ve beden arasında her tür gerçek nedenselliği
reddettiği gibi, birinin diğerine üstünlüğüne de izin vermez. Spinoza’nın
zihnin bedene üstünlüğünü reddetmesi, bundan daha akıllıca olmayan tam tersi
durumu, bedenin zihine üsünlüğünü kurmak için değildir. Paralelizmin pratik
önemi, bir girişim olarak bilinç aracılığıyla tutkuları egemenlik altına alan
ahlaka dayanan geleneksel ilkenin yenilgisi içinde ortaya çıkar. Bedenle
birlikte zihnin de çalıştırılmış olduğu ve beden hareket ettirilmedikçe
bilincin de çalışmadığı söylenmekteydi. (Ters ilişki kuralı, krş. Descartes, Ruhun
Tutkuları 1. ve 2. Madde) Ethika’ya göre, tam tersine, zihindeki bir
hareket bedende de zorunlu bir harekettir, ve bedendeki bir tutku zihinde de
zorunlu bir tutku yaratır2.
Bu dizilerin birinin diğeri üstünde bir ayrıcalığı yoktur.
Spinoza, bizi, bedeni bir model olarak anlamaya çağırırken ne
demek ister? Bu, bedenin kendisi hakkında sahip olduğumuz bilgiyi aştığını
ve benzer şekilde düşüncenin de onun hakkındaki bilincimizi aştığını
gösterme sorunudur. Bilinçte, bilincimizi aşan şeyler bedende bilgilerimizi
aşan şeylerden daha az değildir. Böylece, olanağı varsa, bilgimizin verili
koşullarından ötede duran bedenin gücüne hakim olmak için ve bilincimizi verili
koşullar ötesinde ele geçirmek için çalışmamız bir ve aynı tutumdur. Paralel
bir tarzda, güçleri karşılaştırabilmek için, bilinci eleyen zihnin
gücünü keşfetmek için bedenin gücünün bir bilgisi elde edilmeye çalışılır.
Kısaca, beden modeli, Spinoza’ya göre, erimiyle ilişkili olarak düşüncenin
değersizleştimine işaret etmez. Asıl daha önemlisi, düşünceyle ilişkisi içinde
bilincin bir değersizleştirilmesine işaret eder: Bilinçsizin, düşüncenin
bilinçsizinin keşfi, bedenin bilinmeyeni kadar anlamlıdır.
Bilinç, doğal olarak yanılsamanın yeridir. Bilincin doğası öyledir ki,
sonuçları kaydeder, fakat nedenler hakkında hiçbir şey bilmez. Nedenlerin
düzeni şununla tanımlanır: uzamdaki her cisim, düşüncedeki her fikir ya da
zihin, bu cismin tarzlarını, bu fikrin parçalarını kapsayan belirleyici
ilişkilerle kurulur. Bir cisim başka bir cisimle ya da bir fikir başka bir
fikirle “karşılaştığında” bu iki bağıntı bazen daha güçlü bir bütünü oluşturmak
için birleşir, bazen de biri diğerini parçalarının biraradalığını bozarak
parçalar. Karmaşık yasalara göre birbirleriyle birlik içinde birleşen ya da
birbirlerini dağıtan canlı parça kümeleri beden ve aynı şekilde zihinle ilgili
olarak şaşırtıcı birşeydir.3
Bundan dolayı nedenlerin düzeni, doğanın tamamının sonsuz duyguları olan
birleşme ve dağılma düzenidir. Bizler bilinçli varlıklar olarak bu birleşme ve
dağılmaların etkileri dışında hiçbir şeyi kavrayamayız; Bir cisim
bizimle karşılaştığında ve onunla birleşme içine girdiğinde mutluluğu,
bunun tersine bir cisim ya da fikir bizim bütünlüğümüzü tehdit ettiğinde kederi
deneyimleriz. Biz sadece vücudumuza ve zihnimize “neler olduğu”nu bir cismin
vücudumuz üstünde olan, bir düşüncenin ise düşüncemiz üstünde olan etkisini
anlarız. Bu sadece kendi ilişkileri içindeki zihnimiz ve kendi ilişkileri
içindeki diğer beden ve zihinler ya da düşünceler ve kendilerine göre bu
ilişkilerin birbirleriyle birleşip dağıldığı koşullardır; verili bilgimiz ve
bilincimiz düzeni içinde bunların hiçbirini bilmiyoruz. Kısaca, sayesinde
şeyleri tanıdığımız ve kendimizin bilincinde olduğumuz koşullar bize sadece upuygun
olmayan fikirler, kendi gerçek nedenlerinden ayrılmış sonuçlar olarak
karıştırılmış ve bozulmuş fikirler vermektedir.4
Bu durum, küçük çocukların neden mutlu ya da ilk insanın neden mükemmel
olduğunu düşünmenin olanaklı olduğunu gösterir; nedenler ve doğalardan
habersiz, olaylar hakkındaki bilince indirgenmiş, sonuçları yaşamaya mahkûm
edilmiş, tamamlanmamışlıkları oranında sıkıntılı ve mutsuz, her şeyin
kölesidirler. (Tanrıbilim geleneğinin mükemmel ve mutlu Ademi’ne Spinoza kadar
sert karşı çıkan olmamıştır.)
Bilinç kendi sıkıntısını nasıl hafifletir? Adem kendisini nasıl
mutlu ve mükemmel hayal edebilir? Bilinç üçlü yanılsama yoluyla sadece
sonuçları anladığı için kendi bilgisizliğini, şeylerin düzenini değiştirerek,
sonuçları nedenler olarak anlayarak karşılar (son nedenler yanılsaması):
Bilinç bir cismin bedenimiz üstündeki sonuçlarını, kendi edimlerinin son nedeni
olarak yorumlayacaktır. Böylece, bilinç, kendini ilk neden olarak kabul edip
beden üstünde kendi gücünü uyandıracaktır (özgür kararlar yanılsaması)
Bilincin kendisini daha fazla, ne ilk neden ne de sonuçları düzenleyen olarak
düşünerek, insanın onur ve cezasıyla ölçülü bir dünya hazırlamak için son
nedenler ve özgür kararlarla çalışan, anlayış ve istenç ile donatılmış bir
tanrı yaratır (tanrıbilimsel yanılsama)5.
Bilincin kendisini aldattığını söylemekte yeterli değildir: Bilinç, onu kuran
üç yanılsamadan – son nedenler yanılsaması, özgürlük yanılsaması, ve
tanrıbilimsel yanılsama – ayırt edilemez. Bilinç, gözümüz açıkken gördüğümüz
rüyadır. “Çocuk özgürce süt istediğine inanır; sinirli çocuk özgürce öç almayı
ister. Sarhoş biri ise sonra, ayıldığında, pişman olacağı şeyleri zihninin
özgür kararıyla söylediğine inanır.”6
Bilinç için hâlâ bir nedene sahip olmak zorunludur. Spinoza, zaman
zaman isteği “itkinin bilinciyle bir arada olan itki” diye tanımlar. Bunun
isteğin sadece kavramsal tanımı olduğunu ve bilincin itkiye hiçbir şey
katmadığını belirtir. (“Bir şey için çabalamamız, istem duymamız, istememiz ve
de arzulamamız O şey iyi olarak bilindiği için değildir; tam tersine, biz bir
şey için çabaladığımız, istem duyduğumuz, istediğimiz ve arzu ettiğimiz için onun
iyi olduğu düşünürüz.”)7
Böylece isteğin, gerçek ve itkisel süreçte olduğu gibi bilincin kendisiyle
başlatıldığı “nedeni" gösteren tanımını bulmalıyız. İtki her şeyin, cismin
uzamda, her zihnin ya da her fikrin düşüncede, kendi varlığını sürdürmek için
sarf ettiği çabadan (conatus) başka bir şey değildir. Karşılaştığımız
nesnelere göre farklı şekilde davranmamıza neden olan çaba yüzünden itkinin her
an nesneden kaynaklanan duygulanımlarla belirlendiği söylemeliyiz.. Bu
belirleyici duygulanımlar zorunlu olarak itkinin bilincinin nedenidir.8
Bu duygulanımlar daha çok ya da daha az bir yetkinliğe ulaşmamıza neden olan
bir hareketten ayrı değildir (neşe ve keder). Bilinç, karşılaşılan şeylerin
bizle birleşime girip girmemesine ya da tam tersine bizi yıkma eğiliminde olup
olmamasına göre diğer cisim ve fikirlerle ilişkisi içinde işleyen itkinin,
değişim ve belirlenimlerinin bir tanığı olarak, daha büyükten daha küçüğe ya da
daha küçükten daha büyüğe, bu geçit hakkında sürekli farkındalık olarak
görünür. Doğam ile uyuşan nesne, beni, nesneyi ve kendimi içeren daha üstün bir
bütünlüğü oluşturmak için belirler. Benimle uyuşmayan nesne, bütünlüğümü
parçalar, ve beni alt kümelere ayırır, en uç aşamada, benim kurucu bağımla
uyumlu olmayan ilişkilere girer (ölüm). Bilinç güçsüz bir bütünlükten
daha üstün bir bütünlüğe doğru ya da tam tersine doğru uzanan bir geçit ya da
bu geçidin farkındalığıdır. Bu tamamen geçişlidir fakat Bütün’ün bir özelliği
ya da özel bir bütün değildir. Bu sadece bilgisel bir değere sahiptir ve dahası
bu bilgi zorunlu olarak karıştırılmış ve çarpıtılmıştır. Nietzsche şunu
yazarken yine kararlı bir Spinozacıdır: “Üstün olan edim bilinçsizdir; bilinç
genellikle sadece bir bütün kendini daha üstün bir bütüne bırakmak istediğinde
ortaya çıkar. Gerçek bilinçlilik gerçekliği bene dışsal olan bu üstün bütün
hakkındaki bilinçliliktir. Bilinç, bizim bir işlevi olacağımız bir varlıkla
ilişki içinde doğar ve yine bu varlıkla ilişkiye gireceğimiz araçtır.”
II.
Tüm değerlerin, ve özel olarak da iyi ve kötünün değersizleştirilmesi (“iyi” ve
“kötü” adına): Ahlak karşıtı Spinoza.
“..meyvesini
yememelisin”: sıkıntılı ve bilgisiz Adem bu sözcükleri bir yasaklamanın ifadesi
olarak anlar. Ancak neden söz etmektedirler? Adem yiyecek olursa zehirleneceği
bir meyveye. Bu, kendilerine özgü ilişkileri uzlaşmaz olan iki cisim arasındaki
karşılaşmanın bir örneğidir. Meyve, zehir olarak rol oynar; Böylece, kendi
özüne uymayacak yeni ilişkilere girmek için Adem’in bedeninin (buna
paralel olarak meyve fikri O’nun zihin bölümlerini de belirleyecektir) parçalarını
belirleyecektir. Adem, nedenler konusunda bilgisiz olduğundan, Tanrının
sadece meyveyi sindirmenin doğal sonuçlarını bildirdiği için kendisine ahlaksal
olarak bir şeyi yasakladığını düşünür. Spinoza bu noktada kategorik düşünür:
kötülük, keder, ölüm başlıkları altında topladığımız tüm olgular bu türdendir;
kötü karşılaşmalar, zehirlemeler, zehirlenmeler, bağımlı dağılmalar9.
Demekki, her zaman için doğanın ebedi yasalarına göre, kendilerine
özgü düzenlerine göre birleşime giren ilişkiler vardır. İyi ya da Kötü değil,
iyi ya da kötü vardır. “İyi ve Kötü’nün ötesinde, en azından, iyi ve kötünün
ötesinde anlamına gelmez.”10
İyi, bir cismin kendi ilişkilerini, gücünün tamamı ya da bir parçası ile,
bizimki ile doğrudan birleştirmesi ve gücümüzü arttırmasıdır. Örneğin bir besin.
Bizim için kötü bir cisim, özümüzle uyuşmaz biçimde parçalarımızla ilişkiye
girip birleşiyor olsa da, bu zehirin kanımızı bozmasıyla, bedenimizin
ilişkilerini bozar. İyi ve kötü ilk ve nesnel olan, fakat bağıl ve özel,
doğamızla uyuşan ya da uyuşmayan bir anlama sahiptir. Sonuç olarak, iyi ve
kötü, insanın iki tür, iki kip varoluşunu niteleyen öznel ve kipsel olan ikinci
bir anlama sahiptir. Güçlenmek, kendi doğası ile uyuşan şeylerle birleşmek
için, kendi ilişkilerini, kendi ilişkileriyle uyuşan ilişkilerle birleştirerek
gücünü arttırmak için karşılaştığı şeyleri gücü yettikçe düzenlemeye çalışan
birey iyi (özgür, akılcı ya da güçlü) olarak adlandırılır. İyilik bir
canlılık güç ve güçler birleşimi sorunudur. Rasgele yaşayan, karşılaştığı
şeylerin sonuçlarını yaşamaktan rahatsız olmayan fakat her zaman onunla
uyuşmayan ve onun güçsüzlüğünü açığa çıkaran sonuçlardan yakınan ve onları
suçlayan birey; kötü ya da köle, aciz, aptal olarak adlandırılır. Yoğun
bir şiddet ya da az bir suç ile birinin kendini her zaman için kurtaracağı
inancıyla, hangi durumda hangi şeylerle karşılaşacağını bilerek, bir insan
nasıl olur da iyiden daha çok kötü karşılaşmalar yaşar? Nasıl olur da bir kimse
kendi güçsüzlüğünü ve köleliğini, hastalığını, hazımsızlığını ve zehrini her
tarafa yayarak kendini suç, başkalarını ise kin yoluyla parçalamaktan
alıkoyabilir? Sonuçta, bu kişi kendisiyle karşılaşamaz bile.11
Bu şekilde, varoluşun içkin tarzların bir tipolojisi olan Etik,
varoluşu herzaman aşkın değerlere yükleyen Ahlak ile yer değiştirir. Ahlak, bir
yargı dizgesi olan Tanrı yargısıdır. Etik yargı dizgesini yıkar.
Değerlerin çatışması (İyi-Kötü), varoluş kiplerinin (iyi-kötü) niteliksel
farklılığı ile yer değiştirmiştir. Değerlerin yanılsaması bilincin
yanılsamasından ayırt edilemez. Çünkü bilinç beklemekle ve sonuçlarla
yetinmekle tüm Doğa’yı yanlış anlar. Böylece ahlakileştirmek için ihtiyaç
duyulan tek şey anlama hatasına düşmek olacaktır. Şu açıktır ki bir yasanın
bize “-melisin/-malısın” şeklinde bir ahlaki değer olarak görülmesi için
ihtiyacımız olan şey sadece onu yanlış anlamaktır. Üçün kuralını anlamıyorsak,
onu bir görev olarak uygular ve ona tutunuruz. Adem kendi bedeninin meyve ile
olan ilişkisinin kuralını anlamaz ve böylece Tanrı’nın sözünü bir yasak olarak
yorumlar. Ayrıca ahlaki yasanın karıştırılmış biçimi, doğal yasalarını öyle
ayarlamıştır ki filozof doğal yasalardan değil sadece ebedi doğruluklardan
sözetmelidir: “ ‘Yasa’ kavramının doğal şeylere uygulanması metaforik, yasanın
olağan anlamı ise basitçe bir emir olarak görülür...”12
Nietzsche’nin kimya, panzehir ve zehir bilimi vb. hakkında söylediği gibi;
ahlaki bir tat bırakacak olan yasa sözcüğünden kuşkulanılmalıdır.
Ancak, sadece sonuçları yönünden iki alan ayırt etmek olanaklıdır;
doğanın ebedi doğrulukları ve kurumların ahlaki yasaları. Bilinç kavramının
kendisine bakacak olursak; ahlak yasası bir emredendir; boyun eğmekten başka
bir sonucu ve ereği yoktur. Bu boyun eğmek mutlak anlamda zorunlu ve emirlerle
meşrulaştırılmış olabilir, fakat sorun bu değildir. Ahlaki ya da toplumsal
olsun yasa hiçbir bilgi sağlamaz. Hiçbir şeyi bilinir hale getirmez. Yasa en
kötü haliyle, bilginin oluşumunu engeller (despotun yasası). En iyi durumda
ise bilgi için hazırlık yapar ve onu olanaklı hale getirir (İbrahim’in ya da
İsa’nın yasası). Bu iki uç nokta arasında, yasa, varoluş tarzlarından
dolayı bilgi edinmede yetersiz olanlarda bilginin yerini alır (Musa’nın
yasası). Fakat her türlü durumda doğanın bir farkı bilgi ve ahlak arasında,
emir ve itaat arasında, bilinen ve bilgi ilişkisi arasında daima açımlanır.
Spinoza’ya göre tanrıbilimin trajedisi ve onun zararlılığı, sadece spekülatif
değildir; bunlar aynı zamanda tanrıbilimin, içimize, doğaları bakımından farklı
bu iki düzen arasına yerleştirdiği, pratik karmaşa yüzündendir. En basit
şekilde düşünürsek, bu bilgi akılcı bir tarzda geliştirilse ya da akıl
tarafından dönüştürülüp tercüme edilse bile tanrıbilim bilginin temelini Kutsal
Kitabın oluşturduğunu düşünür; ahlaki olan, yaratan ve aşkın bir tanrı
varsayımları buradan çıkar. Bunun içinde, ilerde göreceğimiz gibi, tüm
varlıkbilimini saran bir karışıklık vardır; ‘emir’in anlaşılacak bir
şeyle, itaatin bilginin kendisiyle ve ‘Varlık’ın bir ‘Hüküm’le
karıştırıldığı eskiden beri süren bir hatanın tarihi sözkonusudur. Yasa, her
zaman değerlerin çatışmasını (İyi-Kötü) belirleyen aşkın durumdur. Bilgi ise
varoluş tarzlarının (iyi-kötü) niteliksel farklılıklarını belirleyen içkin
güçtür.
III. Tüm “kederli tutkuların” (neşe uğruna) bir
değersizleştirimi: Tanrıtanımaz Spinoza.
Eğer Ethika ve Ahlak aynı kuralı farklı bir şekilde
yorumlasalardı aralarındaki ayrım sadece kuramsal olacaktı. Ancak durum böyle
değildir. Spinoza bu çalışmasında bıkıp usanmadan üç tür kişilik olduğunu
bildirir. Keder tutkunu adam; kendi iktidarını kurmak için bu kederli tutkulara
ihtiyaç duyan ve onları sömüren adam; ve genel olarak insanın durumundan ve
insanın tutkularından dolayı kederlenen adam (bu kişi bu tutkulardan nefret
ederken, alay da edebilir. Fakat bu alay aslında kötü bir gülüştür).13
Köle, zalim ve papaz..., ahlaksal üçlü. Epicurus ve Lucretius’dan beri zalim ve
köleler arasındaki derin ve köklü bağ bundan daha açık bir şekilde
gösterilmemişti: “Zalim bir yönetimin üstünlüğü ve sırrı köleleri aldatmak,
onları sindiren korkuyu özel din kılığı altında maskelemekte yatar. Böylece
insanlar kölelikleri için sanki güvenceleriymiş gibi cesurca savaşacak, kan ve
canlarını despotun boş gururu için utanma değil yüce bir o nur duyarak riske atacaklardır”14Bu
durum, keder tutkusu isteğin serbestliğini zihnin karışıklığıyla, hırsı batıl
inançlarla ilişkilendiren bir karmaşıklık olduğu için olanaklıdır. “Batıl
inançların her türlüsünü en heyecanlı şekilde benimseyenler çok dengesizce
dışsal avantajları isteyen birine dönüşmekten kurtulamazlar.” Kederli ruhların
memnun olması ve çoğalması için bir despota ihtiyaçları olacağı gibi despot da
başarılı olmak için kederli ruhlara ihtiyaç duyar. Her dunumda onları bir arada
tutan şey yaşam nefreti, Yaşama karşı beslenen kindir. “Ethika,” kendisi
için bütün mutluluklarının bir suç olduğu, yıkılmışlık ve iktidarsızlığı tek
tutku yapan kin dolu insanların portresini çizer. “İnsan aklını güçlendirmekten
çok nasıl kıracağını bilenler kendilerine ve ötekilere karşı acımasızdırlar.
Birçok insanın, zihne duydukları tahammülsüzlük, dine duydukları yanlış bir
coşkuyla, insanlar arasında değil daha aşağı hayvanlar arasında yaşamayı tercih
etmiş olmalarının nedeni budur. Bu tip insanlar büyüklerinin azarlamasına
katlanamayıp orduya sığınan gençlere benzerler. Savaşın olumsuzluklarını ve
mutlak bir emredenin disiplinini bir evin rahatlığı ve bir babanın azarlamasına
tercih ederler; atalarından öç alırken tüm acıları onlara yaşatmak için serbest
bırakırlar.15
Böylece Spinoza’da bir “yaşam” felsefesi olduğunu görüyoruz ; Bu
yaşam felsefesi kesin bir şekilde, bizi yaşamdan ayıran şeylerin, yaşam
karşısındaki aşkın değerlerin, bilinç koşullarına ve yanılsamalarına bağlanmış
değerlerin toptan bir reddidir. Yaşam İyi ve Kötü, suç ve değer, günah ve
kurtuluş kategorileri ile zehirlenmiştir.16
Yaşamı zehirleyen şey suç olarak kişiye geri dönen nefreti içeren nefrettir.
Spinoza kederli tutkuların korkunç yayılımlarını adım adım izler. En başta,
kederin kendisini sonra nefret, iğrenme, alay, korku, acı, morsus
conscientiae, acıma, içerleme, kıskançlık, aşağılama, pişmanlık,
öz-aşağılama, utanç, pişmanlık, öfke, öç, ve vahşet... duygularını inceler.17
Spinoza’nın çözümlemesi nefret ve güven içinde bile bunları
kölelerin duyguları yapmaya yetecek keder tohumları bulmaya kadar gider.18
“Erdem yerine ödül verilenler özgür insanlar değil köleler”19
olduğu için, doğru bir devlet, vatandaşlarına ödül umudu ya da mal güvencesi
değil özgürlük sevgisi sunar. Spinoza kederli tutkunun iyi bir şey
barındırdığını düşünenlerden değildir. Spinoza tüm yaşam olumsuzlamalarını,
yaşamı kendi adlarına yerdiğimiz tüm değerleri, Nietzsche’den daha önce yerer.
Yaşamıyor, sadece yaşamın bir biçimini sürdürüyoruz. Biz sadece ölümden nasıl
korunacağımızı düşünebiliyoruz ve yaşamımızın tümü bir ölüm tapısı.
Kederli tutkuların bu eleştirisi, duygulanımlar kuramında güçlü
bir biçimde köklenir. Birey, her şeyden önce tekil öz, bir güç derecesidir.
Karakteristik bir ilişki bu öze, belirli bir duygulanım yetisi de bu güç
derecesine karşılık gelir. Dahası, bu ilişki parçaları kapsar. Duygulanım
yetisi zorunlu olarak duygularla doldurulmuştur. Böylece hayvanların cins ve
türlerin soyut fikirleri ile tanımlanmaları, duygulanım yetisi, “yetenekli”
oldukları duygulanımlar ve yetileri ölçüsünde tepki verdikleri heyecanlanmalar
ile tanımlanmalarından daha az olmuştur. insanlar ve hayvanları, her durumda,
sadece duygulanım yetilerine göre düşünen “Ethika” bir etolojiyken
cinsler ve türler açısından düşünmek bir “ahlak”ı işaret etmektedir. İnsanın
bir etolojisine göre önce iki tür duygulanım ayırt edilmelidir;
duygulandırılan bir bireyin doğasıyla açıklanan edimler ve bu bireyin
özünden fışkıran edimler. İkincisi ise başka bir şeyle açıklanan ve
bireyin dışından kaynaklanan tutkular. Duygulanım yetisi, etkin
duygulanımlar ile doldurulacağı varsayıldığı sürece etken bir güç,
tutkularla dolduğu sürece de edilgen bir güç olarak görünecektir.
Örneğin, bir birey ya da belirli sınırlar içinde sabit sayılan gücün kendi
duygulanım yetisi bu sınırlar içinde sabit kalırken, etkenlik ve edilgenlik
gücü birbiriyle ters orantılı olarak çok fark gösterir.
Sadece edimler ve tutkular arasında değil, iki tür tutku arasında
da ayrım yapılmalıdır. Tutkuların doğası, her durumda, edim gücümüzü bizden
ayırarak duygulanım yetimizle bağımızı koparır ve duygulanım yetimizi tek
başına doldurur. Bedenimizle uyuşmayan dış bir cisimle (örneğin ilişkileri
bizim ilişkilerimizle birleşime girmeyen bir nesne) karşılaşma durumu gücümüzü
azaltarak ya da sabitleyerek karşı koyan bir cismin gücüne benzer. Bu durumda,
edim gücümüz azalır ya da engellenir, ve buna karşılık gelen tutkular kederlerdir.
Bunun tersi bir durumda, doğamızla uyuşan, ilişkileri ilişkilerimizle birleşen
bir cisimle karşılaştığımızda, onun gücü gücümüze katılır. Bizi duygulandıran
tutkular, neşe ile ilgili olanlarıdır. Bunlarla edim gücümüz
artar ya da gelişir. Bu neşe duygusu dış nedenli olduğundan hala bir tutkudur;
Ona sadece biçimsel bir anlamda sahip olmakla, hala edim gücümüzden
ayrıyızdır. Bu edim gücü, her yine de orantılı olarak artmaktadır; böylece,
bizi edime ve etkin neşelere layık kılan dönüşüm ve değiştirme noktasına
“yaklaşırız.”
Kederli tutkuların konumunu belirleyen şey, bir bütün olarak bu
duygulanımlar kuramıdır. Kederli tutkular, meşrulaştırılmaları nasıl olursa
olsun, edim gücümüzden en çok ayrıldığımız, batıl inançların yapıntıları
ve zalimin büyülemelerine kapılarak en çok yabancılaştığımız anlar, gücümüzün
en düşük derecesini temsil eden tutkulardır. “Ethika” zorunlu olarak bir
neşe ahlakıdır. Tek değerli olan ve bizi edime ve pratiğin mutluluğuna
yaklaştıran şey neşedir. Kalıcı olan neşedir. Kederli tutkular çökmeye
mahkumdur. Bu, “Ethika” nın üç katlı pratik sorunu olacaktır: Ethika:
Neşeli tutkuların doruğuna nasıl ulaşılır? Buradan hareketle ilerleyerek
(doğa içindeki yerimiz bizi kötü karşılaşmalar ve kederlere mahkûm ediyor görünse
de) özgür ve etkin duygulara. (Doğal koşulumuz bizi sadece bedenimiz, zihnimiz
ve diğer şeyler hakkında uyumlu olmayan fikirler edinmeye tutsak kılsa
da) Etkin duyguların kaynağı olan, uygun fikirleri oluşturmak nasıl
başarılabilir? (Bilincimiz yanılsamalardan ayırt edilemez görünse de) Kendimizin,
Tanrı’nın ve şeylerin bilincine nasıl varılır? – Sui et Dei et rerum aeterna
quadam necessitate conscius.
Ethika’nın en önemli kuramları - tözün tekliği,
özniteliklerin birliği, içkinlik, evrensel zorunluluk, paralelizmin vb.–
bilinç, değerler ve kederli tutkularla ilgili olarak üç pratik tezden ayrı ele
alınamazlar “Ethika,” eş zamanlı, iki defa yazılmış bir kitaptır. İlki
zihnin tüm incelikleri ile çok önemli spekülatif konular geliştiren, tanımlar,
önermeler, tanıtlamalar, ve bağlı açılımların sürekli akışı içinde, diğeri ise,
açıklayıcı yan notlar zaman zaman alevlenen diziler içinde yazıldı. İkinci
versiyon yüreğin tüm öfkelerini dile getirerek, lanetleme ve serbestleşmenin
pratik tezlerini ortaya koyarak, ilkinin altına yerleşir.21
Tüm “Ethika” içkinlikte bir yolculuktur; içkinlik bilinçsizin kendisi
ve keşfidir. Ethik neşe ile spekülatif olumlama birbirine yakından
bağlıdır.
BÖLÜM III
Kötülük Üstüne Mektuplar
(Blyenbergh ile mektuplaşmalar)
Spinoza ve Blyenbergh arasındaki yazışmalar Aralık 1664 ve
Haziran 1665 arası yazılmış, karşılıklı dört, günümüze sekiz adet halinde
gelmiş mektuplardan oluşur. (XVIII-XXIV ve XXVII) Bu mektuplar, psikolojik
bakış açısından ilgi uyandırıcıdır. Blyenbergh, Spinoza’yı, kötülük problemi
açısından sorgulayan, bir buğday komisyoncusudur. Spinoza, ilkin, Onun
mektuplarını bir doğruluk araştırmasının sürüklediğine inanır. Fakat, çok
geçmeden, Spinoza Blyenbergh’de güçlü bir tartışma yeteneği, doğruluk isteği,
ve doğru değerlendirme düşkünlüğü olduğunu fark etti: Bir filozoftan çok amatör
bir Kalvinisttir. Spinoza, daha ikinci mektubunda, Blyenbergh’in birtakım
küstahlıklarını kabaca yanıtlar. (XX). Spinoza, buna rağmen, sanki konudan
etkilenmiş gibi mektuplaşmaya devam eder. Blyenbergh’in Onu ziyaretine, ve
kötülük problemi ötesine giden her türlü soruyu sormaya başlamasına kadar,
Spinoza mektuplaşmayı kesmeyecektir. Bu mektup dizisinin içinde geliştiği derin
ilgi noktası bu kötülük problemidir. Bunlar, Spinoza’nın, sadece kötülük
problemini ele aldığı, diğer yazılarında eşi bulunmayan çözümlemeleri ve
ifadeleri tehlikeye atan uzun metinlerdir.
Blyenbergh’e dönersek, O sık sık söylendiği gibi tamamen aptal ya
da yanlış anlamış biri değildir (Onun hataları başka yerlerdedir). Blyenbergh “Ethika”yı
bilmemesine ve ilk mektubuna Spinoza’nın Descartes felsefesini açımlayan
düşüncelerine değinerek başlamasına rağmen, Spinozacılığın kalbine giden temel
soruları birbiri ardına sıralar: Blyenbergh, örnek üstüne örnek vermesi,
paradokslar geliştirmesi, ve çok ilginç bir kötülük anlayışı ortaya çıkarması
için Spinoza’yı zorlar. Buradaki doğruluk aşkı Spinoza’nın, düşmanca ve nefret
dolu olduğunu anladığı biri önünde, üstelik hassas bir konu hakkında, kendine
özgü temkinliliğini terk ederek, maskesini çıkarmasına neden olur. XVII.
Yüzyılda kötülüğün hiçbir şey olduğunu düşünen büyük akılcı kuram
yaygındı. Fakat Spinoza’nın bu anlayışı kökten dönüştürmesi Blyenbergh ile
mektuplaşmaların sonucu olmuştur. Eğer kötülük hiçbir şey ise, Spinoza’nın
görüşüne göre, bu sadece iyinin varlığa sahip olduğu ve varlığı üretmesinden
değil, tam tersine iyinin kötüden daha çok varolmadığı ve varlığın iyi ve
kötünün ötesinde oluşundandır.
Blyenbergh, Kartezyen düşünürlere genel bir soru yönelterek
başlar: Nasıl olurda, Tanrı, yasak meyveyi yeme nedeninin Adem’in isteği olması
gibi, “kötü istekler”in nedeni olabilir? Spinoza bu soruyu kendi tarafından
hemen cevaplar (Spinoza Descartes’a ancak Descartes ve kendisi arasındaki
farklılıkları ortaya koyduğu XXI. Mektupta dönecektir). Spinoza kötülüğün
hiçbir şey olduğunu genel anlamda açıklayan görüşü yetersiz buldu.
Blyenbergh’in örneğini ele alarak, cevap verdi: “Adem’e karşı olan yasak şunun
içinde kapsanmıştır: Tanrı nasıl ki bize zehrin öldürücü olduğunu doğal zihin
yoluyla bildirmiştir aynı bunun gibi Adem’e de bu ağaçtan yemenin ölüme
yol açtığını bildirmiştir. (XIX)”. Başka bir deyişle, tanrı hiçbir şeyi
yasaklamaz. Fakat Adem’i, meyvenin, kurucu unsurlarından ötürü, kendi
bedenini parçalayacağı hakkında bilgilendirir. Meyve zehir olarak etkin
olacaktır. Spinoza’nın temel tezlerini, daha en başta buluruz: Kötü olan, bir
kendinden geçiş, zehirlenme, ve hazımsızlık olarak – hatta, yapı unsurlarıyla
ilgili, bir benimsememe ya da allerji şeklinde anlaşılmalıdır. Blyenbergh
bunu çok iyi anlayarak: “Sen, kötülüğü kendi içlerinde kapsadıkları için değil
fakat senin tekil doğana karşıt olduklarından dolayı kötü olarak adlandırdığım
şeyi gözardı ediyorsun. Doğamız iğrenç bulduğu için birtakım besinlerden uzak
durduğumuzu gözardı ediyorsun.” Fakat bu tarz bir katlanmaya sahip olmayan ve
cinayeti “seven” bir doğa söz konusuysa ne olacaktır (XXII)? Kişisel bir
iğrenme nasıl olurda bir erdemi oluşturur?1
Blyenbergh, Spinoza’nın doğrudan cevaplayamadığı başka bir soru daha ekler: Bir
şeyin zehirli olduğunun bilinebilmesi sadece deneyim yoluyla mı olur? Kötülük
sadece deneyimle ilgili, a posteriori bir şey midir? Ve öyleyse,
“bildirim”in ya da “bilgi”nin anlamı nedir (XX)?
Problemin özenle düşünülerek doğrudan getirildiği bu aşamada
Spinoza’ya sorulması gereken, zehirlenmelerin neleri kapsadığıdır. Her cisim
parçalara sahiptir, “çok parçalı”dır. Fakat bu parçalar ona, sadece onun
özelliklerini oluşturan bir takım ilişkiler (hareket ve dinginlik) içinde
bağlıdır. Bileşik cisimler, çok çeşitli ilişkiler içine giren çok değişik düzen
parçalarına sahip olduğu için, epey karmaşık bir durum söz konusudur. Bu
çeşitli ilişkiler, bu ya da şu seviyede, belirli bir bireyin kendisine özgü ya
da ona egemen ilişkileri oluşturmak için birleşmiştir. Böylece her cisme ait
ve bir cisimden diğerine birbirine bağlanan ilişkiler söz konusudur
ve bu “biçim” i kurar. Örneğin, Oldenburg’a yazdığı mektupta (XXXII) Spinoza’nın
gösterdiği gibi, kilüs ve Lenf, her biri, kanı üçüncü bir egemen ilişkiye göre
oluşturan, kendi ilişkileri tarafından belirlenen iki cisimdir. Kan ise başka
bir özellik ve egemen ilişkiyle belirlenmiş, bir hayvan ya da insan bedeninin
parçasıdır. Aynı ilişkilere sahip iki beden yoktur- örneğin, aynı kana sahip
bireyler yoktur. Öyleyse zehirlenme durumunda ne olmaktadır? Ya da alerji
durumunda (her bir ilişkinin bireysel öğeleri göz önüne alındığında)? Bu
durumlarda cismin kurucu ilişkilerinden biri parçalanmış, ayrılmış görünür.
Ölüm, bedene özgü ya da ona egemen ilişki parçalanmaya yüz tuttuğunda
gerçekleşir. “Bir bedenin öleceğini onun parçaları farklı bir hareket ve
dinginlik ilişkisi kazanacak kadar ayrıldığında anlarım.”2
Böylece Spinoza yıkılan ve bozulan bir ilişkinin ne anlama geldiğini açık
kılar. Bu, kendisi ebedi bir doğru olan ilişki, varlığını sürdüren parçalarda
artık fark edilmediğinde, gerçekleşir. Burada, son bulan, ebedi doğru olan
ilişki değil fakat aralarında bu ilişkinin kurulduğu ve şimdi başka tarz
ilişkilere sahip parçalardır3.
Örneğin, zehir kanın parçalarını, başka cisimleri belirleyen farklı ilişkilere
tabi kılarak onu bozmuştur (artık o, kan değildir…). Burada, Blyenbergh tekrar
aynı sonucun ruh için de geçerli olacağını düşünerek, bunu son mektubunda
(XXIV) açıklamıştır: kendisi bir çok sayıda parçanın birleşiminden oluşurken,
parçaları, başka, insan-dışı ruhlara dönüşerek, benzer bir dağılmaya uğrar...
Spinoza, böylece kötülüğün hiçbir şey olduğunu savunan klasik teze
özel bir anlam verir. Spinoza için, her durumda, her zaman için birbiriyle
uyumlu ilişkiler vardır. (Örneğin zehir ve kanın parçalarının girdiği
yeni ilişkiler arasındaki uyuşum) Fakat, doğal düzene göre, uyuşan ilişkiler,
yok edilen ya da artık devam etmeyen belirli bir ilişkinin korunumu ile
çakışması zorunlu değildir. Bu anlamda kötülük (kendi içinde) yoktur,
fakat kötü (benim için) vardır: “İnsan bedeni parçaları arasındaki
hareket ve dinginlik ilişkisinin korunumunu sağlayan şeyler iyidir. Öte yandan,
insan bedeni parçaları arasında farklı bir hareket ve dinginlik ilişkisine yol
açan şeyler kötüdürler4.
İlişkileri, ilişkilerimle uyuşan her nesneye (convenientia) iyi,
ilişkilerimi bozana ise, öteki ilişkilerle uyuşuyor olsa bile, kötü
denilecektir (disconvenientia).
Şüphesiz, detaylara inildikçe durum çok daha karmaşıklaşmakta.
Kurucu ilişkilerimiz o kadar çoktur ki, bir ve aynı nesne bir taraftan bizimle
uyuşabilirken diğer taraftan uyuşmayabilir. İkinci olarak ilişkilerimizin her
biri, çocukluktan yaşlılığa ve ölüme kadar değişiklik gösteren, belirli bir
etkinlik alanına sahiptir. Dahası, hastalık ya da diğer koşullar bu ilişkileri
öyle bir erime kadar değiştirebilir ki, yaşamına devam eden kişinin aynı kişi
olup olmadığı düşünülür. Bedenleri cesetleşmeden önce, ölen insanlar vardır.
Son olarak, değişim öyle olabilir ki değiştirilmiş parçamız, diğerlerini bozan
ve onlara karşı olan (birtakım hastalıklar ve, uç bir durumda, intihar) bir
zehir gibi davranabilir5.
Zehirlenme modeli tüm bu karmaşık durumlar için geçerlidir. Onlar
sadece çektiğimiz acılar için değil, verdiğimiz zararlar için de söz konusudur.
Sadece zehirlenenler değil aynı zamanda zehirleyenleriz. Aynı anda, zehir ve
panzehir olarak etkiniz. Blyenbergh üç örnek verir. Öldürme edimiyle, başka bir
insan bedenine özgü ilişkiyi parçalarım. Çalma edimiyle, kişi ve eşyası
arasındaki bağı yıkarım. Benzer olarak, zina ile, bir çifte özgü ilişki,
sözleşmeye dayalı kurumsal sosyal bir bağ olmasına rağmen, yine de belirli bir
tip bireysellik kuran evlilik ortaklığı bağı çözülür.
Söz konusu bu modelle birlikte Blyenbergh itirazlarının ilk
dizisini ortaya koyar. 1) Kötülük erdemden, suç haklı bir edimden nasıl ayırt
edilir? 2) Tanrı’nın sorumlusu ve nedeni olmadığı, salt bir varolmayana
kötülük nasıl yüklenebilir? Gerçekte bir takım ilişkiler bozulurken diğer
taraftan sürekli olarak birleşime giren ilişkilerin olduğu doğruysa, şu kabul
edilmelidir ki, bir taraftan, her şey aynı yere varır “tüm dünya sonsuz ve sonu
gelmeyen bir karışıklığa sürüklenecek ve biz insanlar hayvanlara dönüştürüleceğiz”:
ve diğer taraftan kötülük ve iyilik eşit derecede var olacaklardır çünkü başka
bir adamın karısıyla gerçekleştirilen cinsel ilişkideki olumsallık aynı kişinin
kendi karısıyla gerçekleştirdiği bir ilişkidekinden daha az değildir. (XX)
Ayırt etmenin olanağı ve zorunluluğu söz konusu olduğunda
Spinoza edim mantığının doğrularına sarılır. Fakat bu mantık o kadar özeldir
ki, Onun cevapları son derece belirsizdir “örneğin, olumlu bir şey içerdiği
sürece, Neron’un annesini öldürüşü şövalyelik değildir. Benzer şekilde, Orestes
de annesini öldürme niyetiyle aynı dışsal edimi gerçekleştirmiştir. Her yine de
O, en azından Neron kadar acımasız biçimde suçlanmadı. Öyleyse Neron’un
şövalyeliği neydi? Şundan başka bir şey değildi: O, bu davranışıyla, vefasız,
duygusuz, ve asi…olduğunu gösterdi. Tanrı, bunun değil Neron'un davranış ve
niyetinin nedeni idi (XXIII). Bu örnekte, zor bir metin “Ethika” ile
açıklanacaktır. Spinoza şöyle sorar: dövme ediminde olumlu ya da iyi olan
nedir?6
İyi olan, bu edimin (kolumu kaldırmam, yumruk sıkmam, çevik ve güçlü hareketim)
bedenimin bir gücünü ifade etmesidir; Bedenimin bir takım ilişkiler içinde
neler yapabileceğini anlatır. Bu edimde kötü olan nedir? Kötü olan edim, bu
edim, ilişkisi yine bu edim tarafından bozulan şeyin imgesi ile
birleştiğinde görünür(Birini döverek öldürürüm). Aynı edim, eğer o, ilişkisi
kendisi ile uyumlu bir şeyin imgesi ile birleşmiş ise iyidir (örneğin, demiri
dövmek). Bu şu anlama gelir, edim ne zaman bir ilişkiyi doğrudan bozsa kötü, ne
zaman ilişkisi diğer ilişkilerle doğrudan birleşse iyidir7.
Bir takım ilişkilerin dağılması ve diğerlerinin bir araya gelmesi olan,
birleşme ve dağılmanın, her durum için birlikte bulunduğuna itiraz edilebilir.
Fakat burada sorun, edimin bir şeyin imgesiyle, bu şey onunla birleşebildiği sürece,
ya da tersine, onun tarafından bozulduğu sürece, birleşip,
birleşmediğini bilmektir. Şimdi, şu iki anne cinayetine dönelim: Orestes,
babası Agememnon’u öldürdüğü için Klytemnestra’yı öldürür; böylece Orestes’in
edimi kesinlikle ve doğrudan doğruya edimin kendisiyle uyuşan ebedi bir doğru
olarak, Agamemnon’un imgesi ile, Agamemnon’a özgü ilişkiyle birleşmiştir.
Fakat, Neron Akrippina’yı öldürürken, Onun edimi sadece, doğrudan doğruya
bozduğu annesinin imgesi ile birleşmiştir. O bu anlamda kendisinin “vefasız,
duygusuz ve asi” olduğunu gösterir. Benzer olarak “öfke ve nefret ile” bir
yumruk attığımda edimimi kendisiyle uyuşmayan, fakat, tersine onun tarafından
bozulan bir şeyin imgesiyle birleştiririm. Kısacası, kötülük ve erdem, iyi ve
kötü edim arasında, kesinlikle bir ayrım vardır. Fakat, bu ayrım, edimin
kendisinde ya da onun imgesinde (“sadece kendinde düşünülen hiçbir edim
iyi ve kötü değildir”); hatta niyette de bulunmaz. O, sadece edim imgesinin
birleştiği şeyin imgesi ya da, daha doğrusu, kendi bağlamı içinde edimin imgesi
ve kendi bağlamı içinde şeyin imgesi olarak, iki ilişkinin bağlamı olan
belirlenimle ilgilidir. Edim, ilişkisini bozduğu bir şeyin imgesiyle mi yoksa
kendi ilişkisini bağladığı bir şeyle mi birleşir?
Eğer ayrım noktası gerçekten buysa, kötülüğün hangi anlamda hiçbir
şey olduğu anlaşılır. Doğa ya da Tanrının duruş noktasından her zaman için
ebedi yasalara göre olan birleşik ilişkiler, ve sadece birleşik olan ilişkiler
vardır. Ne zaman bir fikir upuygun ise, ilişkilerini sürdürdükleri sürece,
kesin olarak, benimki ve diğeri olmak üzere, en azından iki cisim içerir
(“genel mefhum”). Öte yandan, uyuşmayan cisimlerin upuygun fikirleri yoktur.
Bedenim ile uyuşmadığı sürece bir cismin upuygun fikri yoktur. Bu anlamda,
kötülük ya da kötü, sadece upuygun olmayan fikirler bağlamında ve onlardan
kaynaklanan (nefret, öfke vb.) kederli duygulanımlarda bulunur8.
Burada, şimdiye kadar tartışılanlar tekrar sorgulanacaktır. Doğa
yasalarına göre oluşmuş ilişkilere bakarak, Kötülüğün hiçbir şey olduğunu var
sayarsak; aynı şey bu ilişkiler içinde ifade edilen “özler”le ilgili olarak da
söylenebilir mi ? Spinoza, edimlerin ve davranışların eşit mükemmellikte
olabileceklerini ancak edimi gerçekleştirenlerin, özlerin eşit mükemmellikte
olmadıklarını kabul eder (XXII).9
Bu tekil özlerin kendileri de, bireysel ilişkilerin oluşumlarına benzer bir
şekilde kurulmazlar. Buna göre, kötülükle indirgenemezcesine birleştirilen –
mutlak bir kötülüğün konumunu yeniden tanıtmak için yeterli olacak – tekil
özler yok mudur? Onun zehirlemek için katıldığı tekil özler yok mudur?
Böylece, Blyenbergh ikinci bir itiraz dizisi ortaya çıkarır: suç işlemek,
başkalarını öldürmek, hatta kendilerini öldürmeleri için bir takım özlere
katılmaz mı (XXII)? Cinayette bir zehir değil, leziz bir yiyecek bulan özler
yok mudur? Bu itiraz, hastalık kötülüğünden talihsizlik kötülüğüne taşınmıştır.
Ne zaman üstüme talihsizlik çökse, ne zaman ilişkilerim dağıtılsa, doğada öteki
ilişkiler kurulmuşsa da, bu olay benim özüme katılır. Bunun için onun bir suç
olabilmesi benim özüme katılabilmesiyle olanaklıdır... (XX ve XXII) Spinoza’nın
kendisi “özlerin duygulanmalarından”10
söz etmez mi? Spinoza kötülüğü bireysel ilişkilerin düzeninden uzaklaştırmada
başarılı sayılsa bile, kesin olmayan şey, Onun kötülüğü bu ilişkilere göre daha
derin tikellikler olan tikel özlerin düzeninden uzaklaştırmayı başarıp
başarmadığıdır.
Spinoza’nın cevabı çok açıktır: suç, benim özüme katılıyorsa, saf
ve basit bir erdem olmalıdır (XXIII).11
Fakat tüm sorun, kesinlikle, şudur: öze katılmak ne demektir? Öze
katılan şey her zaman için, bir gerçeklik, bir duygulanım gücü ya da yetisini
ifade eden bir mükemmellik olan bir durumdur. Böylece bir kişi sahip olduğu
duygulanımlara göre değil sahip olmadığı duygulanımlara göre kötü niyetli ya da
talihsizdir. Ne kör bir insan ışıktan, ne de kötü niyetli biri zihin ışığından
duygulanabilir. Onun kötü niyetli ya da talihsiz olduğu söyleniyorsa, bu, onun
sahip olduğu durumdan değil, sahip olmadığı ya da artık sahip olmadığı bir
durumdan kaynaklanır. Buna göre bir öz başka bir öze sahip olamayacağı gibi,
kendininkinden başka bir duruma da sahip olamaz. “Böylece görme bu insana
çelişkisiz biçimde katıldığından fazla taşa katılmaz. Benzer olarak, duyusal
haz uğruna iştahı tarafından yönlendirilen bir insanın doğasını ele alırken,
onun şu anki iştahını başka bir zamanki iştahıyla karşılaştırırız... Daha iyi
bir iştah, insan doğasına, Şeytan, ya da bir taşın doğasına katıldığından fazla
katılmaz. (XXI).” Bunun için, kötülük, özlerin düzeninde, ilişkilerin düzeninde
varolduğundan daha fazla var değildir. Çünkü tıpkı onun hiçbir zaman bir
ilişkiye değil ilişkiler arasındaki bir ilişkiye dayandığı gibi, kötülük de
asla bir durum ya da bir öze değil, özlerin bir karşılaştırılmasından fazla
geçerliliğe sahip olmayan durumların bir karşılaştırılmasına dayanır.
Blyenbergh’in en yoğun itirazda bulunduğu yer burasıdır: iki özü,
birini diğerinde bulunan güçlere sahip olmamakla suçlamak için, karşılaştıracak
yetkim yok ise (krş. Görmeyen taş), yoksa bu aynı zamanda, aynı özün iki
durumunu karşılaştırırkenki bir durumdan diğerine gerçek bir geçitin
bulunduğu, daha önce sahip olduğum gücün bir azalışı ya da kayboluşunun
sözkonusu olduğu durum mudur? “Eğer eski halimden daha az yetkin olduysam,
yetkinsizleştikçe daha kötü olacağım” (XX). Spinoza tüm oluşum ve süreyi
anlaşılmaz yapan özün anlıksallığını varsaymaz mı? “Senin bakış açına göre,
birşeye, sadece o algılandığı anda ona ait olanlar dışında, hiçbirşeye
katılmaz” (XXII).12
Şu daha da ilginçtir ki, Spinoza’nın kendisi “Ethika”da geçidin
gerçekliğini daha az bir yetkinliğe, “keder”e indirdiği için, bu
mektuplaşmalardan bıkarak, Blyenbergh’e bu konuda cevap vermedi. Sonrakinde
(kederde), ne daha büyük mükemmelliğin eksikliğine, ne de iki
mükemmellik durumunun karşılaştırılmasına indirgenemeyen bir şey vardır.13
Keder durumunda, indirgenemeyen, ne olumsuz ne de dışsal bir şey vardır:
deneylenen ve gerçek bir geçit. Bir süre. “Kötünün” biricik
indirgenemezliğini gösteren bir şey vardır. Bu, edim gücünün, ya da duygulanım
yetisinin bir azalışı olan kederdir. Bu kötü niyetlinin kinlerinde olduğu gibi
talihsizin umutsuzluğu içinde açığa çıkmış bir kederdir (kötü niyetli olanın
mutlulukları bile, düşmana çektirilen kedere dayandıkları için tepkiseldirler).14
Sürenin varlığının inkarından uzakta, Spinoza varoluşun sürekli çeşitlemelerini
süre ile tanımlar. Gerçekte onu kötünün son sığınağı olarak düşüyor görünür.
Öze katılan sadece bir durum ya da bir duygulanımdır. Öze katılan,
yetkinliğin ve gerçekliğin mutlak bir niceliğini ifade ettiği sürece, sadece
durumdur. Şüphesiz, durum ya da duygulanım sadece gerçekliğin mutlak bir
niceliğini değil aynı zamanda edim gücünün bir çeşitlemesini, bir artma ve
azalmayı, bir neşe ve kederi de ifade eder. Fakat bu çeşitleme, bu haliyle, öze
katılmaz; o sadece varoluş ya da süreye katılır. Sadece varoluştaki durumun
oluşumu ile ilgilidir. Bir artma ya da azalma tarafından varoluşta üretilip
üretilmemesine bağlı olarak, özün durumlarının çok farklı olmaları olgusu hala
bir tarafta durmaktadır. Dışsal bir olgu, edim gücümüzde bir artışa neden
olduğunda, bu gücün kendisine dayanan başka bir durum ona bağlanır.
Böylece, der Spinoza, bizimle birleşime giren, bizimle uyuşan bir şeyin fikri
bizi kendimizin ve Tanrının upuygun bir fikrini oluşturmaya götürür. Bu, dışsal
durumun, sadece bize dayanan bir mutluluk tarafından bütünlenmesi gibidir.15
Bunun tersine, dışsal durum bir azalmaya uğrarken - gücümüz henüz hiçbir şeyin
zarar veremeyeceği seviyeye ulaşmamışsa - sadece upuygun olmayan ve bağlı diğer
durumlarla ilişkili olabilir. Kısaca, özün durumları daima olabilecekleri kadar
mükemmeldirler fakat varoluştaki kendi üretim yasalarına göre farklılık
gösterirler. Onlar özlerinde gerçekliğin mutlak bir niceliğini, fakat
varoluşlarında içerdikleri değişimlere karşılık gelen niceliği, ifade ederler.
Bu anlamda, varoluş bir sınamadır. O fiziksel ya da kimyasal bir
sınama, bir deneyleme, bir yargının karşıtıdır. Bu Blyenbergh ile karşılıklı
tüm mektuplaşmaların neden Tanrının yargısı konusuna çevrildiğini gösterir.
Tanrı, kendisini İyi ve Kötü’ye göre yargılayan bir yargıç yapan bir anlayış
gücüne, bir istence ve tutkulara sahip midir? Gerçekte bizler kendimiz ve
durumumuz dışında hiçbir şeyle yargılanmıyoruz. Durumların fiziksel ve kimyasal
sınamaları ahlak yargılarına karşıt olarak Ethika’yı oluştururlar. Öz, tikel
özümüz anlık değil; ebedidir. Fakat, özün ebediliği sonradan gelmez. O süredeki
varoluş ile eşzamanlı, eş-varoluşsaldır. Bu ebedi ve tikel öz, kendisini
ebedi bir doğruluk olarak bağıntısal açıklayan yeğin parçamızdır. Varoluş, bu
süresel bağ altında bize ait uzamsal parçalar kümesidir. Eğer, varoluşumuz
süresince bu parçaları edim gücümüzü artırmak için oluşturabilmişsek bununla
sadece kendimize, yeğin parçamıza dayanan, oransal olarak daha büyük sayıda
duygulanımlar deneyimlemişizdir. Bunun tersine, eğer biz sürekli kendimizin ve
diğerlerinin parçalarını yıkmayla ve dağıtmayla uğraştıysak, yeğin ve ebedi
parçamız, özsel parçamız, kendinden gelen çok az bir sayıda duygulanım almaktan
ve kendisine dayanan hiçbir mutluluk bulamamaktan başka bir şey yapamayacaktır.
Sonuç olarak bu iyi adam ve kötü adam arasında temel bir ayrımdır. İyi ya da
güçlü birey öyle tam ve yeğin varolandır ki o ebediyeti kendi yaşamında
kazanmıştır, böylece daima uzamsal, dışsal ölüm onun için çok az önemli kalır.
Bunun için etik sınama, ertelenmiş yargının karşıtıdır: ahlaki bir düzen kurmak
yerine etik sınama, burada ve şimdi, özlerin ve onların durumlarının içkin
düzenini doğrular. Ödüller ve cezalar dağıtan bir sentez yerine etik sınama kimyasal
bileşiğimizi çözümlemekle yetinir (altın ve kil testi).16
Üç bileşiğimiz vardır. 1) Tikel ebedi özümüz, 2) Belirleyici
bağlarımız (hareket ya da dinginlik), ya da aynı zamanda ebedi doğruluklar olan
duygulandırılma yetilerimiz. 3) Varoluşumuzu, süre içinde tanımlayan ve şu ya
da bu bağımızı kurdukları sürece özümüze katılan uzamsal parçalar (aynı biçimde
dışsal duygulanımlar duygulanım yetilerimizi doldurur). “Kötülük” sadece
doğanın bu son katmanında söz konusudur. Kötü, bir ilişki içinde bize ait
uzamsal parçalar dış etkenlerce başka ilişkiler içine sokulduğunda ya da
duygulanım yetimizi aşan bir duygulanım ile karşılaştığımızda meydana gelir. Bu
olayda bağımızın dağıtıldığını ya da duygulanım yetimizin parçalandığını
söyleriz. Gerçekte bağımızın oluşumu sadece uzamsal parçalar tarafından ya da
yetimiz hiçbir ebedi doğruluklarını kaybetmeksizin sadece dışsal duygulanımlar
tarafından durdurulur. Kötü dediğimiz her şey kesin olarak zorunludur. Dahası,
dışardan gelir: raslantıların zorunluluğu. Ölüm, yoktan geldiği için, daha da
zorunludur. İlk başta, içinde gerçekleşebileceği ortalama bir süre bir bağ
olarak verilirse, varoluşun ortalama bir süresi olacaktır. Daha ileride,
raslantılar ve dışsal duygulanımlar onun gerçekleşmesini her an engelleyebilir.
Bizi ölümün bize içkin olduğuna inandıran şey ölümün zorunluluğudur. Gerçekte
yıkımlar ve dağılmalar, kendinde olan bağlarımızla ya da özlerimizle
ilgili değildirler. Onlar sadece, geçici olarak bize ait olan ve sonra
bizimkinden başka ilişkiler içine sokulan, uzamsal parçalarımızla ilgilidir. Ethika’nın
dördüncü bölümde sözde öz-yıkım olgusuna çok büyük bir önem vermesinin nedeni
budur. Gerçekte burada söz konusu olan daima başka ilişkiler içine sokulan ve
sonuçta içimizde yabancı cisimler gibi davranan bir parçalar kümesidir. Aynı
şey “özbağışık hastalıklar”da da bulunur. Bağı dış bir etken, genellikle virüs,
tarafından rahatsız edilen bir hücre topluluğu bize özgü (bağışık) dizgemiz
tarafından yok edilecektir. Bunun tersi durumda, intiharda ise gerçekleşecek
durum şudur: bu defa rahatsız edilen küme denetimi ele geçirir ve farklı
ilişki içinde diğer parçalarımızı, bize özgü dizgemizi bırakmaları için
ayartırlar (“bilinmeyen dışsal nedenler bedeni öyle etkilerler ki, beden
öncekine karşıt başka bir doğaya bürünür...”)17
Böylece zehirlenmenin evrensel biçimi Spinoza'ya yabancı değildir.
Bağlarımızdan birini oluşturdukları sürece uzamsal parçalarımızın
ve dışsal duygulanımlarımızın özümüze katıldıkları doğrudur. Fakat onlar şu bağ
ya da bu özü “kurmazlar.” Öze katılmanın iki yolu vardır. “Özün
duygulanımı” ilk olarak tamamen nesnel bir yolda anlaşılmalıdır: duygulanım,
özümüze değil varoluşta etkin olan dışsal nedenlere dayanır. Bu
duygulanımlar, bazen ilişkilerimizin gerçekleşmesini engellerler ya da
tehlikeye sokarlar (edim gücünün bir azalması olarak keder). Bazen de onu
güçlendirir ya da arttırırlar (bir artış olarak neşe). Sadece ikinci durumda,
dışsal ya da “edilgin” duygulanım, sıkı sıkıya edim gücümüze bağlı etkin bir
duygulanıma eklenmiştir ve özümüze içkin, onun kurucu unsurudur: etkin bir
neşe, özün bir öz-duygulanımı öyle ki iyelik bildiren şey burada özerk ve
nedensel kaynak olmaktadır. Böylece, öze katılma kötü ve kötülüğü
dışlayan yeni bir anlam edinir. Bu şekilde kendi özümüze indirgememizle değil;
tersine bu içsel, bağışıksal duygulanımlar, kendileri aracılığıyla, içerden ve
ebedi özsel olarak kendimizin, diğer şeylerin ve Tanrı’nın, bilincine
vardığımız biçimlerdir (üçüncü tür bilgi, sezgi). Varoluşumuz süresince bu
öz-duygulanımları ne kadar fazla edinirsek varoluşumuz yiterken, ölürken ya da
acı çekerken bile o kadar az kaybederiz ve gerçekte kötülüğün hiçbir şey
olduğunu ya da kötü hiçbir şeyin veya hemen hemen hiçbir şeyin öze
katılmadığını o kadar iyi söyleyebiliriz18.
Bölüm IV
Ethika’nın Ana kavramlarının dizini
MUTLAK. - 1. Tözü, her bir öznitelik sadece kendi türü
içinde sonsuzken, tüm öznitelikler tarafından kurulmuş olarak niteler. Bir tür
içindeki sonsuz tabii ki, sadece diğer türlerin eksikliğine, hatta onlara
yönelik bir karşıtlığa değil, fakat sadece, tüm bu sonsuz formların aynı şeyle,
varlıkbilimsel olarak tek olan varlıkla, ilgili olmaktan koparmayan gerçek bir
ayrıma işaret eder.(Ethika, I, tanım 6 ve açk.) Sonsuz sadece her bir
“türün” ya da her bir özniteliğin bir özelliği iken, mutlak kesinlikle bu
varlığın doğasıdır. Spinozacılık, kendi bütünlüğünde, bir özellik olarak
sonsuzca mükemmelin ötesine doğru, Doğa olarak mutlak sonsuza yönelmiş
bir hareket olarak görülebilir. Onun varlıkbilimsel kanıtı “yerinden etmesi” bu
hareketle ilgilidir.
2)Tanrının gücünü, varolma ve edimin bir mutlak gücünü, düşünme ve
kavrama gücünün mutlak bir gücünü niteler (1, 11, Yan notlar: infinitam
absolute potentiam existendi; 1, 31, tanıtlama: absolutam cogitationem).
Mutlağın, birbiriyle eşit ve bildiğimiz iki öznitelik ile karıştırılmaması gereken
iki yarısı ya da iki gücü varmış gibi görünür. Bu iki gücün eşitliğiyle ilgili
olarak, Ethika II, 7, Mektuplaşma.
SOYUTLAMALAR. - Özsel olan, Spinoza’nın
soyut kavramlar ve genel mefhumlar arasında kurduğu, doğadaki farktır (II. 40
Yan not, 1). Genel bir mefhum birbiriyle uyuşan iki ya da daha çok sayıda cisim
arasında ortak olan bir şeyin fikridir. O, örneğin, yasalara göre onların
sözkonusu ilişkilerini sağlar ve böylece bu içsel uyuşum veya oluşumda
birbirlerini etkilerler. Böylece genel bir mefhum duygulanım yetimizi ifade
eder ve kavrayış gücümüz tarafından açıklanır. Bunun tersine, soyut bir fikir,
duygulanım yetimiz aşıldığında ve kavrama yerine imgelemeyle yetindiğimiz zaman
ortaya çıkar. Bütünlük kuran ilişkileri anlamak için daha fazla uğraşmayız.
Sadece, dışsal bir işarete imgelememize çarpan değişken algılanabilir
bir özelliğe tutunuruz ve bunu diğerlerini göz ardı ederek özsel bir özellik
olarak kurarız (dik duruşlu bir hayvan olarak insan ya da, gülen, konuşan,
akıllı, tüysüz, iki bacaklı bir hayvan olarak insan vb.). Oluşumun
birliği yerine kavranılır ilişkilerin bir araya gelişini, içsel yapılar yerine
algılanabilir benzerlikler ve farklılıkların kaba bir özniteliğini koyarız ve
böylece Doğada devamlılıklar, devamsızlıklar ve rast gele andırımlar kurarız.
Bir anlamda, soyutlama imgeler aracılığıyla şeyleri açıklamayı
kapsadığı için yapıntıyı ön varsayar (ve cisimlerin içsel doğaları yerine bu
cisimlerin bizim içsel doğamız üstündeki etkisini koyarak). Başka bir anlamda,
yapıntı soyutlamayı ön varsayar. Çünkü yapıntının kendisi, ortaklık ya da
dışsal dönüşümlerin düzenine göre birbirine dönüşen soyutlardan oluşur (Zihin
Üstüne Deneme 62-64: “Eğer şu yaygın olarak söylenen; insanın hayvanlara
dönüştüğünü söyleyecek olursak...”). Upuygun olmayan fikrin soyut ve yapıntıyı
nasıl birleştirdiğini göreceğiz.
Yapıntı sınıflamalar farklı tiplerdendir. İlk olarak türsel ve
soysal olarak belirlenmiş değişken, algılanabilir bir özellik tarafından
tanımlanan sınıflar, cinsler, ve türler vardır (köpek,
havlayan bir hayvan, vs.). Spinoza, türsel ve cinsi farklılık ile tanımlama
yolunu reddederek genel mefhumlarla ilgili tamamen farklı bir yol önerir:
varlıklar duygulandırılma yetileri tarafından, yetenekli oldukları
duygulanımlar tarafından, tepki verdikleri heyecanlanışlar tarafından, onları
duygulandırmayan ve yeteneklerini aşan ve onları kederlendiren veya ölümlerine
neden olan şeyler tarafından tanımlanacaklardır. Bu yolla varlıklar kendi
güçlerine göre sınıflandırılabilir. Böylece hangi varlıkların, hangileriyle
uyuşmaya başladığı ya da birbirleriyle uyuşmayan diğer şeyler, hatta neyin
kimin için besin olabileceği, kimin kimle ve hangi ilişkilere göre sosyal
olduğu anlaşılacaktır. Bir insan, bir at ve bir köpek; ya da konuya daha uygun
olacak, bir filozof, bir tiryaki, bir av köpeği ve bir bekçi köpeği, bir yarış
atı ve sürüm atı - birbirlerinden duygulanım yetilerine göre ve her
şeyden önce yaşamlarını sürme ve karşılama yoluna göre ayırt edilirler. Vita
illa qua unumquodque est contentum (Ethika, III, 57). Tür ve cins
soyut fikirlerinin olduğu gibi, hemen hemen hiçbir benzer ölçüye sahip olmayan
az ya da çok daha genel tipler vardır. Öznitelikler bile tözü tür olarak
belirleyen özel farklar değildir. Onların kendileri, her biri kendi türünde sonsuz
olarak tanımlanmasına rağmen, türler de değildirler. (Fakat “tür” burada
sadece, töz için sonsuz bir duygulandırılma yetisini oluşturan zorunlu
varoluşun bir şeklini, duygulanımların kendileri olan öznitelik kiplerini
gösterir).
İkinci olarak, sayı vardır. Şeyler, sınıfların,
türlerin, ve cinslerin üyeleri sayıldığı için sayı soyut fikirlerin
bağlaşığıdır (mukabilidir ) . Bu anlamda sayı
“imgelemin bir aracıdır” (Meyer’e XII. Mektup) Sayı, tözden çıkma ve
birbirleriyle ilişkilendirilme tarzı yanında “soyut içinde düşünülen” varolan
kiplere başvurduğu sürece bir soyuttur. Bunun tersine, parçalarının sayısı
nedeniyle hiçbir şey sonsuz değilken, somut Doğa görüşü sonsuzu her yerde
keşfeder – ne kendisine iki, üç, dörd...e ulaşmadan bir öznitelikler sonsuzluğunun
doğrudan devredildiği bir töz (Schuller LXIV. Mektup) ne de bir parçalar
sonsuzluğuna sahip var olan kip - Bu onların sayılarından sonsuz sayıda
olmalarından dolayı değildir. (Tschirnhaus’a LXXI. Mektup). Böylece
sayısal ayrımın geçerli olmadığı yer sadece töz değildir - öznitelikler
arasındaki gerçek ayrım asla sayısal değildir – aynı zamanda sayısal ayrım,
kipsel ayrımın ve kipin doğasını sadece soyut olarak ve sadece hayal gücü için
ifade etmesinden dolayı, kipler için bile tam olarak geçerli değildir.
Üçüncü olarak, aşkınsallar vardır. Buradaki sorun artık
türsel ya da kendisiyle var olanlar arasına dışsal farklar kurulabilecek soysal
özellikler değil fakat kendisine aşkınsal bir değer verilebilecek ve hiçliğin
karşısına konulabilecek bir Varlık kavramı ya da varlıkla eşuzamlı
kavramlardır (varlık/varlık olmayan, birlik/çokluk, doğru/yanlış, iyi/kötü,
düzen/düzensizlik, güzellik/çirkinlik, mükemmellik/kusur...) sadece içkin bir
anlama sahip olan şey aşkın bir değer olarak sunulur ve bağıl bir karşıtlık
sahibi olan şey mutlak bir karşıtlık ile tanımlanır: Böylece, İyi ve Kötü,
kesin bir varoluş tarzıyla ilgili söylenen ve kendi edim gücünün
çeşitlemelerinin yönüne göre, sonrakinin duygulanımlarını niteleyen iyi ve
kötünün soyutlamalarıdır (Ethika IV önsöz).
Geometrik varlıklar özel bir problem ortaya
koyarlar. Onların şekli her anlamda soyut şeylere ya da aklın varlıklarına
bağlıdır: Türsel bir özellik tarafından tanımlanır. Bir ölçü nesnesidir. Sayı
olarak, aynı çeşidin bir aracı olan ölçüdür. Tüm bunların ötesinde o bir
varlık-olmayanı kuşatır (Jelles L. Mektup). Aklın diğer varlıkları, doğru
nedenlerin hakkında bilgisizlik gösterirken, biz geometrik varlıklara upuygun
bir neden atfedebiliriz. Gerçekte bir şeklin türsel tanımını (örn; merkez olarak
adlandırılan bir ve aynı noktaya eşit uzaklıkta yer alan noktalar kümesi olarak
daire) soysal bir tanımla (Bir ucu sabit, diğer ucu hareketli herhangi bir
çizgiyle tanımlanan bir motif olarak daire. Zihin üstüne deneme 95, 96;
ya da yarım dairenin çevrimi ile tamamlanan bir motif olarak küre, aynı yer,
72) değiştirebiliriz. Bu, kuşkusuz soyut ve yapıntı olanın bağıyla uyumunda
dahi bir yapıntı içerir. Doğa tarafından bu şekilde bir daire ya da küre
türetilemez; bununla hiçbir tekil öz belirlenmez; bir çizgi ya da bir yarım
daire kavramı hiçbir şekilde ona yüklenen hareketi içermez. Fingo ad libitum
causam (aynı yer, 72) ifadesi buradan gelir. Gerçek şeyler onları temsil
eden fikirler gibi üretiliyor olsalar bile, doğrulukları nesnelere değil
düşünmenin özerk gücüne dayandığı için, fikirleri doğru yapan şey bu değildir (aynı
yer, 72). Böylece geometrik varlığın yapıntı nedeni, onu kavrayış gücümüzü
Tanrının gücüne erişmek için bir fırlatma zemini olarak keşfetmek için
kullanmak şartıyla, iyi bir başlangıç noktası olabilir (Çizginin ya da yarım
dairenin hareketini belirleyen Tanrı). Tanrı fikriyle birlikte tüm yapıntılar
ve soyutlamalar durur ve fikirler kendi düzenleri içinde, gerçek tikel şeylerin
onlarınkinin içinde üretilmesi gibi, ondan çıkarlar (aynı yer, 73, 75, 76). Bu,
geometrik mefhumların bağlı oldukları soyutu ve kendilerini çekip çıkararak
oluşturma yeteneğine sahip yapıntılar olmalarının nedenidir. Sonuçta onlar
genel mefhumlara soyutlara olduklarından daha yakındırlar; Onlar, Zihin
Üzerine Deneme’de, genel mefhumların Ethika’da ne olacaklarını haber
veren bir şeye işaret ederler. Gerçekte Ethika’nın imgelemle karmaşık
bir ilişki ortaya koyduğunu göreceğiz; ve her durumda geometrik yöntem tam
anlamını ve erimini (yayılımını)
koruyacaktır.
HAREKET . Krş. Güç.
EDİM. Krş. Duygulanım
UPUYGUN – UPUYGUN OLMAYAN. Krş.
Fikir
DUYGULANIMLAR (duygulanışlar)–
DUYGULAR. 1. Duygulanımlar (affectio) kiplerin
kendileridir. Kipler tözün ya da tözün özniteliklerinin duygulanımlarıdır. (Ethika
I, 25 Mektuplaşma I, 30. Tanıtlama). Bu duygulanımlar, upuygun neden olarak
tanrının doğası tarafından açıklandıkları ve Tanrı’nın da üstünde etki
kurulamadığı için zorunlu olarak etkindirler.
2. İkinci bir düzeyde, duygulanımlar, kipe olanları, kipin
değişikliklerini, diğer kiplerin onun üstündeki etkilerini düzenler. Bu
duygulanımlar her şeyden önce imgeler, ya da maddesel izlerdir (Ethika,
II, post. 5; II, 17. Yan not, III, post. 2); ve onların fikirleri
duygulanan cismin ve duygulandıran dış cismin doğasını, her ikisini de kuşatır
(XI, XVI). “Fikirleri bizde bulunan mevcut uzamsal cisimler olan insan
bedeninin duygulanımlarını şeylerin imgeleri olarak adlandırmalıyız...ve zihin
cisimleri bu şekilde kabul ediyorsa onun imgelediğini söyleyebiliriz.”
3. Fakat bu imge duygulanımlar ya da fikirler duygulandırılan
cisim ve zihnin, önceki durumdan daha fazla ya da daha az yetkin bir durumu
gösteren, belirli bir durumunu (constitutio) oluştururlar. Bunun için de
bir durumdan diğerine, bir imge ya da fikirden diğerine deneylenen geçişler,
geçitler, bizi daha fazla ya da daha az yetkinliğe götüren süreler vardır.
Dahası bu durumlar bu duygulanımlar, imgeler ya da fikirler onları önceki
duruma bağlayan ve onları sonraki duruma yönelten süreden ayrılamazlar.
Yetkinliğin bu devamlı süreleri ya da çeşitlemeleri “duygular” ya da hisler (affectus)
olarak adlandırılır.
Genel bir kural olarak duygu (affectus) zihinle ilgiliyken,
duygulanımın (affectio) doğrudan bedene ait olduğuna değinildi. Fakat
asıl fark burada yatmaz. Asıl fark, dışsal cismin doğasını ve duyguyu kuşatan,
beden için olduğu kadar ve zihin için de edim gücünde bir artma ya da azalma
gösteren bedenin duygulanım ve fikri arasındadır. Duygu duygulandıran
cisimlerin bağlaşık çeşitlemelerini göz önüne alarak bir durumdan diğerine
açılan bir geçite, duygulanım ise duygulandırılan cismin bir durumuna ve
duygulandıran cismin bulunuşuna işaret eder. Böylece doğada his duyguları özel
bir fikirler ve duygulanımlar tipi olarak sunulmasına rağmen, imge
duygulanımları ya da fikirler ve his duyguları arasında bir
fark vardır: “Duygu ile kendisiyle bedenin edim gücünün arttığı ya da azaldığı,
desteklendiği ya da sınırlandığı cismin duygulanımlarını anlıyorum...” (III,
Tanım 3); “Zihnin bir tutkusu olarak adlandırılan duygu, kendisi aracılığıyla
zihnin kendi bedenini açıkladığı ya da bir parçasına daha önce varolandan daha
fazla ya da daha az varolma gücü tanıdığı, yanlış bir fikirdir...” (III,
Duyguların genel tanımı). Şu kesindir ki duygu bir imge ya da fikre işaret eder
ve kendi nedeni olarak sonrakinden çıkar. (II, ax. 3). Fakat duygu imge ya da
fikirle sınırlı değildir. Duygu, iki durum arasındaki farkı içeren yaşanmış bir
süre içinde deneylendiği için, tamamen geçişli olan ve gösterimsel ya da
temsili olmayan başka bir doğaya sahiptir. Bu Spinoza’nın duygunun bir fikirler
karşılaştırılması olmadığını söylemesinin ve bununla herhangi bir
entellektüel yorumlamayı reddetmesinin nedenidir; “ öncekinden daha çok ya da
daha az bir varolma gücü dediğimde, bundan, zihnin kendi cisminin şimdiki
kuruluşuyla geçmiş bir kuruluşunu karşılaştırmasını değil, bedene öncekinden
daha az ya da çok gerçeklik veren duygunun biçimini kuran fikri anlıyorum (III,
Genel tanım).
Bir varoluş tarzı, belirli bir duygulanım yetisi tarafından
tanımlanmıştır (III, post. 1 ve 2). O başka bir tarz ile karşılaştığında, bu
başka tarz onunla birleşir böylece onun için “iyi”, tersine onu bozarsa da onun
için “kötü”dür. İlk durumda varolma tarzı daha yetkin bir duruma ikinci durumda
ise daha az yetkin bir duruma geçer. Sonuçta şu denilebilir ki onun edim gücü
ya da varolma gücü, diğer kipin gücü ona eklendiği ya da tersine onu
hareketsizleştirip sınırlayarak ondan çıktığı için, artar ya da azalır (IV, 18.
Kanıtlama). Daha yetkin bir duruma açılan geçit ya da edim gücünün artışı, neşe
duygusu veya hissi olarak adlandırılır. Daha az bir yetkinliğe ya da edim
gücünün azalmasına götüren geçit, keder olarak adlandırılır. Böylece
edim gücü dışsal nedenlere göre yine aynı duygulanım yetisi için değişiklik
gösterir. His duygusu (neşe ya da keder) imge duygulanımından ya da varsaydığı
fikirden doğar (bedenimizle uyuşan ya da uyuşmayan cisim fikri); ve duygu
kendisinden çıktığı fikre geri döndüğünde neşe aşk, keder ise nefret
olur. Bu şekilde duygulanımların ve duyguların farklı dizileri sürekli olarak
fakat değişken koşullar altında duygulanım yetisini doldurur (III, 56).
Hislerimiz ya da duygularımız, varoluşun diğer kipleriyle
birlikte, dışsal karşılaşmadan ortaya çıktıkları sürece, duygulandıran cismin
doğası ve bu cismin zorunlu upuygun olmayan fikri, durumumuzla ilgili yanlış
bir imge tarafından açıklanırlar. Onların tam nedeni olmadığımız için, bu gibi
duygular tutkulardır (III, 2. Tanım). Hatta, neşe üstüne kurulan edim
gücünün bir artışı ile tanımlanan duygular da tutkulardır: Neşe “bir insanın
edim gücü, kendisini ve edimlerini tam olarak anlayacağı noktaya yükselmediği
sürece” bir tutkudur (IV, 59. Kanıtlama). Edim gücümüz maddesel olarak artmış
olsa bile gerçekte onu kontrol edemediğimiz sürece edilgin, gücümüzden ayrı
kalırız. Bu, neden duyguların duruş noktasından iki çeşit tutku
(kederli tutkular ve neşeli tutkular) arasındaki temel ayrımın tutkular ve
edimler arasında çok farklı bir ayrımı hazırladığını gösterir. Bir duygulanım
fikri her zaman için duyguları ortaya çıkarır. Fakat fikir, yanlış bir imge
olmak yerine upuygun ise, duygulandıran cismin özünü dolayımlı olarak bizim
durumumuzla ilişkilendirmek yerine doğrudan açıklıyorsa, içsel bir duygulanım
fikri ya da özümüzün içsel uyuşumunu, diğer özleri ve Tanrı’nın özünü (üçüncü
tür bilgi) gösteren öz bir duygulanım fikri ise, ondan çıkan duyguların
kendileri edimlerdir (III, 1). Bu duygular ya da hisler sadece neşeler ve
aşklar değildirler (III, 58, 59). Onlar artık yetkinliğimizin ya da edim
gücümüzün bir artışı ile değil, bu güç ve yetkinliğin tam, biçimsel nitelikleri
ile tanımlanacakları için çok özel neşeler ve aşklar olmalıdır. Kutsanmışlık
kelimesi bu etkin neşeler için saklanmalıdır: onlar edilgin neşeler gibi
kendilerini süre içinde ele geçirip yayıyor görünürler fakat gerçekte onlar
ebedidir ve daha fazla süre ile açıklanmazlar; Onlar artık geçişleri ve
geçitleri göstermezler. Fakat kendilerini ve birbirlerini ebedi bir tarzda,
kendilerinden çıktıkları upuygun fikirler ile birlikte ifade ederler (V, 31-
33).
OLUMLAMA. Krş. Olumsuzlama
ANDIRIM. (analoji)
Krş. Üstünlük.
İŞTAH. Krş. Güç (kudret)
ÖZNİTELİK. (sıfat) - “…Zihnin
tözde, tözün özünün kurucusu olarak gördüğü şeydir.” (Ethika, I,
4.Tanım). Öznitelikler, Spinoza’cı zihin sadece olanı gördüğü için, zihne katılan
görme yolları değildir. Onlar ne öznitelikler üstünde tözün ne de bir
özniteliğin diğeri üstünde üstünlüğü ve tanınmışlığı olduğundan yayılımlar da
değildirler. Her bir öznitelik belirli bir özü “ifade eder” (I, 10. Yan not 1).
Eğer öznitelik zorunlu olarak zihin ile bağ kuruyorsa bu, öznitelik zihinde
olduğundan değil ifade edici olduğundan ve ifade ettiği şey zorunlu olarak onu
“algılayan” bir zihni gösterdiği içindir. İfade edilen öz sınırsız, sonsuz bir
özniteliktir. İfade edici öznitelik özü töze bağlar ve zihnin kavradığı şey bu
içkin ilişkidir. Öznitelikler içinde belirgin olan tüm özler bu özniteliklerce
ilişkilendirildikleri töz içinde birdirler.
Her bir öznitelik, “kendisi yoluyla ve kendi içinde kavranır”
(Oldenburg’a 2. Mektup). Öznitelikler gerçeklikte belirgindirler: hiçbir
öznitelik anlaşılmak için diğerine ya da diğerine ait bir şeye ihtiyaç duymaz.
Böylece, öznitelikler tamamen basit olan tözsel nitelikleri ifade ederler.
Sonuç olarak şu söylenmelidir ki, bir töz, niteliksel ya da biçimsel
(sayısal değil) olarak her bir özniteliğe karşılık gelir. Ethika’nın
ilk sekiz önermesinde tanımlanan salt niteliksel biçimsel çokluk, bir tözün her
bir özniteliğe göre tanımlanmasını olanaklı kılar. Öznitelikler arasındaki
gerçek ayrım en üst tözsel “öznitelikler” arasındaki biçimsel bir ayrımdır.
Biz sadece iki öznitelik biliyoruz ve onlardan sonsuz sayıda
olduğunu da biliyoruz. Sadece ikisini biliyoruz çünkü sonsuz olarak
sadece özümüzde içerdiğimiz öznitelikleri kavrarız: bunlar, zihin ve beden olduğumuz
sürece düşünce ve uzamdır. (II, 1 ve 2). Fakat biliyoruz ki Tanrı, düşünce ya
da uzam tarafından tüketilemeyen mutlak sonsuz bir varolma gücüne sahip olduğu
için bir öznitelikler sonsuzluğu vardır.
Öznitelikler, tözün özünü oluşturacak kadar ve kipin özlerini
kuşatıp içerecek kadar benzerdirler. Örneğin, aynı biçim içinde cisimler
uzamı gösterir ve uzam yüce tözün bir niteliğidir. Bu anlamda, Tanrı,
“yaratıklar” tarafından gösterilen yetkinliklere, bu yetkinliklerin
yaratıkların kendilerinde bulduklarından farklı bir biçimde sahip değildir;
böylece Spinoza üstünlük, çokanlamlılık ve hatta andırımı kökten reddeder
(Tanrı’nın kendilerine göre, yetkinlikleri, başka bir biçimde, daha üstün bir
biçimde sahipleneceği mefhumlar...). Bundan dolayı Spinozacı içkinlik
yaradılışa olduğu kadar yayılıma da karşıdır ve içkinlik her şeyden önce
özniteliklerin birliğinin tümüne işaret eder: Aynı öznitelikler,
oluşturdukları töz ve içerdikleri kipler tarafından olumlanırlar (İlki, tek
anlamlılık motifi, diğer ikisi de neden ve zorunluluk motifidir).
ÖZERK. (otomat) Krş.
Yöntem
AKLIN ve İMGELEMİN VARLIKLARI. Krş.
Soyutlamalar
KUTLULUK. Krş. Duygulanımlar
YETİ. Krş. Güç.
NEDEN. - “Kendisinin nedeniyle, özü varoluş içeren ya da
doğası sadece varoluşunda anlaşılan şeyi anlıyorum.” (Ethika, I, Tanım
1). Spinoza’nın, Ethika’ya, kendisinin nedeninin bir tanımıyla başlaması
boşuna değildir. Geleneksel olarak kendisinin nedeni mefhumu bir çok önlemle
birlikte, etkin nedensellikle andırım içinde (ayrık bir sonucun nedeni)
tamamen türetimsel bir anlamda kullanılmıştır. Böylece, kendisinin nedeni,
“sanki bir neden tarafından” anlamına gelir. Spinoza bu geleneği, “kendisinin
nedeni”ni tüm nedenselliğin, onun kökensel ve tüketici anlamının temel örneği
yaparak ortadan kaldırır.
Buna rağmen etkin bir nedensellik vardır: Burada sonuç
nedenden, sonucun öz ve varoluş nedeni de, nedenin öz ve varoluşundan
farklıdır. Neden ya da sonucun varoluşunun kendisi onun kendi özünden farklı
bir varoluşa sahip, kendi varoluş nedeni olarak farklı bir şeyi gösterir.
Sonuç, kendi özünden farklı bir varoluşla, kendi varoluşunun nedeni olan farklı
bir şeyi anlatır. Böylece, Tanrı her şeyin nedenidir; her varolan sonlu şey,
kendisini var eden ve hareketlendiren nedene göre, başka bir sonlu şeyi gösterir.
Öz ve varoluşça birbirinden farklı olan neden ve sonuç, ortak hiçbir şeye sahip
görünmezler. (I. 17, yan not; Schuller’e LXIV. Mektup). Başka bir
anlamda ise, ortak bir şeye sahiptirler; İçinde sonucun üretildiği ve
kendisiyle nedenin etkin hale geldiği öznitelik (Oldenburgh’a IV. mektup,
Schuller’e LXIV. Mektup); Fakat Tanrı’nın özünü neden olarak
kuran öznitelik, sonucun özünü oluşturmaz. O sadece bu öz ile ilgilidir. (II,
10)
Tanrının, onun özünü oluşturan aynı öznitelikler aracılığıyla
üretmesi, Onun kendisinin nedeni oluşuyla aynı anlamda, herşeyin
nedeninin Tanrı olduğunu gösterir (1, 25, yannot) O, aynı şekilde, varolduğunu
ortaya koyar. Böylece özniteliklerin birliği – burada onların bir ve aynı
anlamda, özünü kurdukları töze ve kendi özleri içinde onları
kuşatan ürünlere ait oldukları söylenir – nedenin bir birliğine uzanır, burada
“etkin neden” “kendisinin nedeni” ile aynı anlamda kullanılır. Spinoza,
böylece, geleneği, etkin nedeni nedenin ilk anlamı olmaktan çıkararak ve
kendisinin nedenini etkin nedenle bir tutup etkin nedeni kendisinin nedeni ile
aynı anlama getirerek, iki aşamada yıkmıştır.
Sonlu bir var olan, diğer sonlu var olan şeye kendi nedeni olarak
işaret eder. Fakat sonlu bir şeyin yatay ve dikey, ilki öteki şeylerin belirsiz
dizileri tarafından, ikincisi ise tanrı tarafından kurulan, ikili bir
nedenselliğin konusu olduğu söylenmeyecektir. Dizinin her aşamasında, kendi
sonucunu edinmek için nedeni belirleyen şey söz konusu olduğunda, Tanrı’ya
başvurulur. (Ethika I, 26) Böylece Tanrı asla uzak bir neden değil,
geriye doğru gidimin ilk aşamasıdır. Sadece Tanrı bir nedendir. Bu şekillerin
kendileri değişken olsa da nedenselliğin tüm motifleri (kendisinin nedeni,
sonsuz şeylerin etkin nedeni, birbirleriyle ilişki içinde sonlu şeylerin etkin
nedeni) için sadece tek anlam ve tek kiplik vardır. Neden, sadece bir anlamı
içinde ve tek kipselliği içinde düşünülürse, özsel olarak içkindir;
Böylece o, üretmek için tıpkı sonucun kendi içinde (yayılımsal nedene karşı
olarak) kalması gibi, (geçişli nedene karşı olarak) kendi içinde kalır.
KENT. Krş. Toplum
GENEL MEFHUMLAR. - (Ethika II, 37-
40) Tüm zihinlere ortak oldukları için değil, cisimlere, tüm cisimlere ortak
(uzam, hareket, ve dinginlik) ya da bir takım cisimlere (en azından iki tane,
benimki ve öteki) ortak olan bir şeyi temsil ettikleri için böyle
adlandırılırlar. Bu anlamda genel mefhumlar hiçbir şekilde soyut ya da genel
fikirler değildirler (Tanrıbilimsel-Siyasal Deneme, Bölüm 7).
Varolan her cisim, bir takım hareket ve dinginlik ilişkisiyle
belirlenmiştir. İki cisme karşılık gelen ilişkiler kendilerini birbirlerine
uydursalar da bu iki cisim daha üstün bir gücü olan bileşik bir cisim, kendi
parçalarının içinde bulunan bir bütün oluşturur (örneğin kanın bölümleri olarak
kilüs ve lenf, krş. Oldenburg’a XXXII. Mektup). Kısaca, genel bir mefhum
iki ya da daha çok cisim arasında bir bütünlük tasarımı ve bu bütünlüğün bir
birliğidir. Onun anlamı matematiksel olmaktan daha çok biyolojiktir. O varolan
cisimler arasındaki uyuşum ilişkilerini ya da bütünlüğü ifade eder. Genel
mefhumlar az ya da çok - bedenleri sadece bütünlük ve bu bütünlüğün birliği
tarafından duygulandırılan zihinler için ortak olmalarından dolayı - sadece
ikincil olarak zihinlere ortaktırlar.
Tüm cisimlerde, birbirleriyle uyuşmayanlarda bile (örneğin bir
zehir ve zehirlenen beden) ortak olan şey: uzam, hareket ve dinginlik. Bunun
nedeni, onların birbirleriyle dolayımlı sonsuz kip açısından birleşik
olmalarıdır. Fakat onların uyuşmazlığı hiçbir zaman onlarda ortak olan şeyler aracılığıyla
gerçekleşmez (IV, 30). Her durumda en genel mefhum düşünülerek bunun içinden
nerede bir uyuşumun bitip bir uyuşmazlığın başladığı, “farklılıklar ve
karşıtlıkların” hangi aşamada şekillendirildikleri görülecektir (II, 29 yan
not).
Genel mefhumlar zorunlu olarak upuygun fikirlerdir; gerçekte, bir
bütünlük birliğini temsil ederek, parçada ve tümde benzer ve sadece upuygun
olarak kavranabilirler (II, 38 ve 39). Fakat tüm sorun onları biçimlendirmeyi
nasıl başardığımızı bilmektedir. Bu bakış açısından, genel mefhumların daha çok
ya da daha az genel olmalarının önemi açıklık kazanır. Spinoza, bir çok yerde,
sanki daha genelden daha az genele gidiyormuşuz gibi yazar (Tanrıbilimsel-Siyasal
Deneme, Bölüm 7; Ethika II, 38 ve 39). Burası bir uyarlama düzeniyle
karşılaştığımız, daha az genel düzeydeki uyuşmazlığın görünüşünü içerden
anlayabilmek için en genel olan mefhumdan yola çıktığımız yerdir. Böylece genel
mefhumlar hazır verili varsayılırlar. Onların biçimleniş düzeni tamamen farklı
bir sorundur. Bizimkilerle uyuşan bir cisimle karşılaştığımızda, henüz aramızda
ortak olan şeyi tam bilmesek de, bir neşe-tutku duygusu ya da hissi
deneyimleriz. Bizimkiyle uyuşmayan bir bedenle karşılaşmamızdan kaynaklanan
keder, bizi genel bir mefhum oluşturmaya yöneltmez. Fakat edim ve anlayış
gücünün bir artışı olarak neşe-tutkusu buna neden olur: bu genel mefhumun
olağan bir nedenidir. Bu, aklın insana sadece doğuştan olmadığını aynı
zamanda onun aklı nasıl edindiğini gösteren, Aklın iki şekilde tanımlanmasının
nedenidir. Akıl: 1. Bizim kiplerimizle bütünleşecek ve bizi neşeli tutkularla
(akılla uyuşan hisler) esinlendirecek kiplerin karşılaşmaları olan iyi
karşılaşmaları seçmek ve düzenlemek için bir çabadır. 2. Kendisinden diğer
ilişkilerin (akıl yürütme) çıkarılacağı ve temelinde şimdi etkin olan yeni
duyguların (akıldan doğan hisler) deneyleneceği, bu birleşime giren
ilişkilerin, genel mefhumların algısı ve kavranışıdır.
Spinoza, dördüncü bölümün başında genel mefhumların biçimlenme
düzenini ya da oluşumunu, kendini onların mantıksal uygulanışlarının düzeniyle
sınırlayan ikinci bölüme karşıt olarak açıklar. 1. Keder duyguları, “doğamıza
karşıt olan duygular, tarafından hükmedilmediğimiz sürece...,” genel mefhumlar
oluşturma gücüne sahibizdir (izleyen önermeleri olduğu kadar genel mefhumları
açıkça ortaya koyan V, 10, Krş.) Bundan dolayı beni neşe-tutkusu ile
duygulandıran, bedenim ve başka bir cisim arasında ortak bir şeyi temsil eden ilk
genel mefhumlar en az genel olanlardır. 2. Ardından, neşe duyguları bu ilk
genel mefhumlardan çıkar; onlar tutkular değil, ilk tutkulara katılan ve sonra
onların yerini alan etkin neşelerdir. 3. Bu ilk genel mefhumlar ve onlara
dayanan etkin duygular, bize, bedenimiz ve bizimkilerle uyuşmayan, ona karşıt
olan ya da onu kederle duygulandıran cisimler arasında bile ortak olanın
ne olduğunu ifade eden daha genel mefhumlar oluşturabilecek gücü verirler. 4.
Bu yeni genel mefhumlardan, kederi yenen ve kederden doğan tutkuların yerini
alan yeni etkin neşe duyguları ortaya çıkar.
Genel mefhumlar kuramının önemi çeşitli bakış açılarından
değerlendirilmelidir; 1. Bu kuram Ethika'dan önce görünmez; O bütün
Spinozacı Akıl kavrayışlarını dönüştürür ve ikinci tür bilginin konumunu
tanımlar. 2. O, şu temel soruyu cevaplar: Algımızın doğal koşullarının bize
sadece upuygun olmayan fikirler verdiğini kabul ederek, upuygun fikirler
oluşturmayı nasıl ve hangi düzen içinde başarırız? 3. Spinozacılığın, yeniden
tam bir dökümünü sağlar. Zihin Üstüne Deneme upuygun olana sadece hâlâ
yapıntı dolu geometrik fikirlerden kalkarak erişirken, genel mefhumlar gerçeğin
bir matematiğini ya da kendi etkinliğini sınırlayan yapıntılar ve soyutlamaları
geometrik yöntemden uzaklaştıran somutu oluşturur.
Genel mefhumlar, tekil özlerinin hiçbir parçasını oluşturmaksızın,
sadece varolan kiplerle ilgili oldukları anlamda genelliklerdir. (II, 37).
Onlar tamamen yapıntı ya da soyut değildirler; Genel mefhumlar, varolan kipler
ya da bireyler arasındaki gerçek ilişkilerin bütünlüğünü temsil ederler.
Geometri, ilişkileri sadece soyut olarak kavrarken, genel mefhumlar,
onları, oldukları gibi, yaşayan varlıklarda zorunlu olarak şekillendikleri
gibi, kendi aralarında kuruldukları değişken ve somut terimler ile kavramamızı
sağlarlar. Bu anlamda, genel mefhumlar bize, Doğa’nın tümünün bütünlüğünün
birliğini ve bu birliğin değişken kiplerini anlamamızı sağlayan doğal bir
geometri oluşturarak, matematiksel olmaktan çok biyolojiktir.
Genel mefhumların merkezi konumu birincinin ve üçüncünün arasında
olan “ikinci tür bilgi” ifadesi ile açıkça gösterilir. Fakat, bu türler iki
farklı, bakışık olmayan yol ile ilişkilidir; Birincinin üçüncü türle ilişkisi
şu biçimde görünür: Upuygun fikirler olarak, örneğin tanrıda oldukları gibi
bizde de bulunan fikirler (11, 38 ve 39), genel mefhumlar, bize, tanrı fikrini
zorunlu olarak verirler. (11, 45, 46 ve 47). Tanrı fikri, tüm varolma kipleri
arasında neyin ortak olduğunu ifade ettiği için, en genel mefhumlar için bile geçerlidir;
kısaca, tanrının içindedirler ve tanrı tarafından üretilirler. (11, 45, yan
not; ve özellikle V, 36 yan not; tüm Ethika’nın, hatta, üçüncü türle
ilgili olan beşinci bölümün de önermelerini içererek, genel mefhumların bakış
açısından yazıldığını gösterir.) Genel bir mefhum olarak tanınan tanrı fikri,
ikinci çeşide özgü bir duygu nesnesi ve bir dindir. (V; 14-20) Fakat tanrı
fikri kendi içinde genel bir mefhum değildir ve Spinoza onu genel
mefhumlardan açıkça ayırır. (11, 47) Bunun nedeni kesinlikle, onun tanrının
özünü kavraması ve sadece varolan kiplerin bir bütünlüğüyle ilişkili olarak genel
bir mefhum olmasıdır. Böylece genel mefhumlar bizi zorunlu olarak tanrı fikrine
götürdüklerinde, bizi, üçüncü çeşidin bize, tanrı fikrinin yeni bir anlamıyla
ve üçüncü türün kendisini oluşturacak yeni duygularla birlikte, tanrının özünün
bağlaşığını ve gerçek varlıkların tikel özlerini açacağı, her şeyin değiştiği
bir noktaya götürürler (V, 21-37). Böylece, ikinci ve üçüncü tür arasında bir
kopukluk yoktur. Fakat tanrı fikrinin bir tarafından diğer tarafına uzanan bir
geçit vardır. (V, 28) Varoluşla ilgili olarak bir genel mefhum yetisi ya da bir
ebedi doğruluklar dizgesi olan Aklın ötesine gidiyoruz ve özsel doğrulukların
bir dizgesi olan sezgisel zihine giriyoruz (sadece burada bize ölümsüz
olma deneyimini vererek tanrının içinde oldukları gibi bizim içimizde
arttırılıp yansıtıldıkları için fikirler bazen bilinç olarak
adlandırılırlar).
İkinci çeşidin birinci ile olan ilişkisine gelince, aralarındaki
kopukluğa rağmen şu şekilde açımlanır; genel mefhumlar, sadece varolan
cisimlere uygulandıkları sürece imgelenebilen şeylerle ilgilidirler (aslında,
tanrı fikrinin kendi içinde genel bir mefhum olmayışının nedeni budur. 11, 47
yan not). Onlar ilişkilerin bütünlüğünü temsil ederler. Böylece bu ilişkiler
cisimleri, onlar birbirleriyle birleşip, birbirlerini duygulandırdıkça, her
biri diğerinde “imgeler” bıraktıkça, karşılık gelen fikirler imgelemler olduğu
sürece, belirlerler. Tabii ki genel mefhumların kendileri, uyuşum amacıyla
nedenler hakkında içsel bir kavrayışa ulaşmaya çalıştıklarından, imgeler ya da
imgelemler değildirler. (II, 29, yan not). Fakat, onlar imgelem ile ikili bir
bağ içindedirler. İlki dışsal bir bağ; imgelemin ya da bedenin duygulanımının
bir fikri için upuygun bir fikir değildir, fakat ne zaman ki bizimkilerle
uyuşan bir cismin üstümüzdeki etkisini açıklar, o zaman uyuşumu içerden upuygun
kavrayan genel mefhumun oluşumunu olanaklı kılar. İkincisi içsel bir bağ;
İmgelem genel mefhumun içsel kurucu ilişkiler yoluyla açıkladığını, cisimlerin
birbirleri üstündeki dışsal etkileri olarak kavrar. Böylece imgelemin ve genel
mefhumun özellikleri arasında, sonrakini öncekinin özelliklerine bağlı kılan,
zorunlu bir harmoni vardır. (V, 5-9)
KAVRAMA. krş. Açıklama, Zihin, Güç.
ÇABA. krş. Güç.
BİLİNÇ. - Fikrin kendisini arttırma ve sonsuza doğru
çoğalma özelliğidir: Fikrin fikridir. Her fikir, bir özniteliğin içinde varolan
bir şeyi temsil eder (fikrin nesnel gerçekliği); Fakat o kendisi düşüncenin
özniteliğinde varolan bir şeydir. (biçim ya da fikrin biçimsel gerçekliği);
böylece o, onu temsil eden başka bir fikrin nesnesidir vb. (Ethica, II,
21) Bilincin üç özelliği; 1-) yansıma; Bilinç, öznenin bir ahlaki
özelliği değil, fikrin fiziksel özelliğidir; zihnin fikrin üstüne yansıması
değil, fikrin zihnin içinde yansımasıdır. (Zihin Üstüne deneme) 2-) Türetim(türeme);
bilinç, kendisi yoluyla bilinç olduğu fikirle ilgisi içinde ikincildir ve
ilksel fikrin değeri kadar değerlidir. Bu, Spinoza’nın, bilmek için
bilgilenildiğinin (aynı yer, 35) fakat biliyor olduğunu bilmeden
bilgilenilemeyeceğinin bilinmesine gerek olmadığını söyleme nedenidir (Ethika,
2, 21 ve 43) 3-) Bağlılaşık(bağlılaşım); bilincin, fikri yoluyla bilinç
olduğu şey ile bağı kendi bilgisi olduğu nesnenin fikrinin bağıyla aynıdır.
(II, 21) Spinoza her nasılsa, fikir ile fikrin fikri arasında sadece bir neden
farkı olduğunu söyler (IV, 8; V, 3); Bunun açıklaması şudur; ikisi de
düşüncenin aynı özniteliklerinde içerilir, fakat fikrin nesnesi ve fikir olarak
aynı şekilde her yine de iki farklı gücü, bir varoluş gücünü ve bir düşünme
gücünü gösterir.
Bilinç, tamamıyla, bilinçsiz olanın içine gömülmüştür. 1.
Fikirleri edindiğimiz koşullar altında, sadece sahip olduğumuz fikirlerin
bilincindeyizdir. Tanrının sahip olduğu tüm fikirler, O, sadece zihinlerimizi
oluşturduğu sürece değil fakat öteki fikirlerin bir sonsuzluğunu taşıdığı
sürece de bizi aşar. Böylece ne ruhlarımızı oluşturan fikirlerin ne de kendimiz
ve süremizin bilincinde oluruz; Sadece, dışsal cisimlerin üstümüzdeki
etkilerini ve duygulanımların fikirlerini ifade eden fikirlerin bilincindeyizdir
(II, 9, ve devamı). 2. Düşünme kiplerini sadece fikirler oluşturmaz. Çaba
ve onun çeşitli çaba belirlenimleri veya duyguları da düşünme kipleri olarak
zihindedirler. Böylece, sadece duygulanımların fikirlerinin çabayı kesin
biçimde belirlediği noktaya kadar onların bilincindeyizdir. Böylece, ortaya
çıkan duygu, onu belirleyen fikir gibi, bu süreçte kendi üstüne düşünme
özelliği edinir (IV, 8). Bu, Spinoza’nın neden, isteği bilince dönüşen çaba
ve bu bilincin nedenini duygulanım olarak tanımladığını açıklar (III,
isteğin tanımı).
Bilinç bu nedenle, sahip olduğumuz sakatlanmış ve budanmış upuygun
olmayan fikirlerin doğal olarak bir bilinci olmasıyla, iki temel yanılsama
yeridir: 1-) Psikolojik özgürlük yanılsaması; bilinç, sadece
nedenlerinin hakkında özsel anlamda bilinçsiz olduğu sonuçları düşünerek,
üstelik eylem için onu gerçekte hareketlendiren nedenlerle ilgili olarak bir
bedenin ne yapabileceğini bile bilmeden, zihne beden üstünde imgelemsel bir güç
atfederek, kendisine özgürce inanabilir. (III, 2 yan not; V önsöz) 2-) Tanrıbilimsel
sonulluk yanılsaması; çaba ya da itkiyi sadece, duygulanımların fikirleri
ile belirlenmiş duyguların biçimi içinde kavrayarak bilinç, bu duygulanım
fikirlerinin, dış cisimlerin, bedenimiz üstündeki etkilerini ifade ettikleri
sürece, gerçekten ilksel olduklarına, hakiki son nedenler olduklarına ve özgür
olmadığımız alanlarda bile basiret (uzgörü) sahibi olan tanrının her şeyi
neden-sonuç ilişkilerine göre düzenlediğine inanabilir. Böylece, istek, iyi
olduğuna karar verilen şeyin fikri yanında ikincil görünür. (I, ek)
Kesinlikle bilinç fikrin yansıması olduğu ve ilksel fikrin
değeri kadar değerli olduğu için bilinçli gerçekleşmenin kendi başına gücü
yoktur. Dahası, yanılgı bu şekilde hiçbir biçim sahibi olmadığından,
upuygun fikir, kendi içinde olumlu olanın ne olduğunu açıklamaksızın yeniden
kendi üstüne yansımaz: Güneşin iki yüz fit uzaklıkta olduğu yanlıştır, fakat
güneşi iki yüz fit uzaklıkla gördüğüm doğrudur (II, yan not). Bilinçsizin
bilgisi olan bir bedenin neler yapabileceğinin bir araştırması için, nedenlerin
bir belirlenimi ve genel mefhumların oluşumu için düzenleyici bir ilke olarak
davranacak şey bilinçteki upuygun olmayan fikrin bu olumsal çekirdeğidir. Bir
kere upuygun fikirlere ulaşmışsak, sonuçları kendi doğru nedenlerine bağlarız.
Böylece upuygun fikirlerin bir yansımasına dönüşen bilinç, duygulanımlarının
açık ve seçik fikirlerini ve kendi deneyimlediği duyguları oluşturarak, kendi
yanılsamalarından kurtulabilir (V, 4). Ya da bilinç, edilgin duyguları, genel
mefhumdan çıkan ve sadece kendi nedenleri tarafından bir neden ayrımı
tarafından edilgin (pasif) duygulardan ayırt edilen etkin (aktif) duygularla
donatır (V, 3, et. seq.). Bu ikinci tür bilginin amacıdır. Üçüncünün
amacı, Tanrı’nın, kendisinin ve diğer şeylerin fikrinin bilincinde olmaktır; bu
fikirlerin kendilerini bizim içimizde de Tanrı’da oldukları gibi yansıtmalarını
sağlamak içindir (sui et Dei et rerum conscius V. 42, yan not).
ÖLÜM. krş. Süre, varoluş, İyi, Kötü, Olumsuzlama,
Güç.
TANIM, TANITLAMA. - Tanım, kendi içinde
(başka şeylerle ilgili olarak değil) düşünülmüş bir şeyin ayırt edici
işaretinin ifadesidir. Dahası, ifade edilen ayrım, tanımlanan şeye içkin olan
özün bir ayrımı olmalıdır. Bu anlamda, Spinoza adsal (nominal)tanımlar/gerçek
tanımlar ikiliğini yeniden formüllendirir: Zihin Üstüne Deneme 95-97.
Adsal tanımlar, soyutlamaları (tür ve cins farkı: insan akıllı bir hayvandır),
ya da propria ( Tanrı, sonsuz yetkin bir varlık),
ya da bir özelliği (çember, bir ve aynı noktadan eşit uzaklıkta olan noktaların
bulunduğu bir yerdir) kullanan tanımlamalardır. Böylece, tanımlar hâlâ dışsal
olan bir belirlenimi soyutlarlar. Gerçek tanımlar, tersine, soysaldırlar:
Gerçek tanımlar, şeyin nedenini ya da soysal öğelerini ifade ederler. Spinoza
tarafından çok çarpıcı bir örnek geliştirildi (Ethika, III): Eğer,
isteğin adsal tanımı (“onun bilinciyle birlikte iştah”) “bu bilincin nedeni”
(örn., duygulanımlar) eklendiğinde gerçek olur. Gerçek tanımın nedensel ya da
soysal özelliği, sadece üretilen şeyler için değil (çember, bir ucu sabit duran
bir çizginin hareketi) Tanrı’nın kendisi (Tanrı, sonsuz öznitelikler tarafından
kurulmuş bir varlık) için de geçerlidir. Aslında, Tanrı kendisinin nedeni
olduğu için, neden kavramının tam anlamı içinde, soysal bir tanıma uygundur ve
Onun öznitelikleri gerçek biçimsel nedenlerdir.
Bundan ötürü, gerçek bir tanım a priori olabilir.
Fakat aynı zamanda a posteriori gerçek tanımlar da vardır; varolan bir
şeyi, örneğin bir hayvanı, bir insanı, bedenlerinin yetenekli olduğu şeyle
(kendi gücü, duygulandırılma yetisi) tanımlayan şeylerdir. Bu, söz konusu olan
güç, duygulanımları deneyimlediği sürece, özün kendisi olsa da, sadece deneyim
yoluyla bilinebilir. Dahası, gerçek tanımlar bir takım akıl varlıkları için
bile düşünülebilir. Örneğin, geometrik bir şekil, gerçekten basit bir adsal
tanıma göre bir soyuttur. O aynı zamanda kendi nedeni aracılığıyla ve gerçek
bir tanıma göre anlaşılan “genel bir mefhumun” soyut fikridir. (Buna
göre, dairenin ilk iki tanımı, adsal ve gerçektir.)
Tanıtlama, tanımın zorunlu sonucudur. Tanıtlama en azından
tanımlanan şeyin bir özelliğinin çıkarımını içerir. Tanımlar, adsal oldukları
sürece, her tanımdan sadece tek bir özellik çıkarsanabilir; Diğerlerini
tanıtlamak için, diğer nesneleri, öteki bakış açılarını ortaya koymak ve dışsal
şeylerle ilişkisi içinde tanımlanmış şeyi bir yere koymak zorunludur (LXXXII.
ve LXXXIII. mektuplar). Bu anlamda, tanıtlama, şeye dışsal bir hareket
olarak kalır. Fakat tanım gerçek ise, bir algıya dönüştüğü anda, tanıtlama
şeyin tüm özelliklerini çıkarsama yeteneğine sahiptir; o, şeye içkin olan bir
hareketi yakalar. Bu şekilde, tanıtlama dışsal bir bakış açısından bağımsız
olarak tanıma bağlanır. Zihnin içinde “kendini açıklayan” şeydir, şeyi
açıklayan zihin değil.
İSTEK (arzu). krş. Bilinç, Güç(kudret).
BELİRLEYİM. krş. Olumsuzlama.
SÜRE. - Varoluşun başlangıçtan itibaren devamıdır.
Sürenin varolma kipine ait olduğu söylenir. Süre bir sonu değil, bir başlangıcı
içerir. Gerçeklikte, bu kip etkin bir nedenin edimi yoluyla varoluş
kazandığında, artık basit bir şekilde öznitelikler içinde anlaşılmaz, fakat
varolmaya devam eder, (Ethika, II, 8) ya da böyle yapmaya, varoluşunu
koruyup sürdürmeye eğilimlidir (III, 5). Ne şeyin özü, ne de kendi
varoluşunu ortaya koyan etkin neden kendi süresine bir son atfetmez. (II, tanım
5’in açıklaması). Sürenin yine kendisi aracılığıyla “varolmanın belirsiz
devamı” olmasının nedeni budur. Sürenin sonu, ölüm, bir varolma kipi kendi
bağlarını dağıtan başka bir kip ile karşılaştığında ortaya çıkar. (III, 8; IV,
39). Böylece, ölüm ve doğum hiçbir şekilde bakışık değildir. Kip varolduğu
sürece, süre onun duygularını tanımlayan yaşanmış geçişlerden, daha çok ya da
daha az yetkine uzanan sağlam geçitlerden, varolma kipinin edim gücünün sürekli
varyasyonlarından meydana gelir. Süre ebediyet hiçbir başlangıca sahip olmadığı
ve tam, değişmez bir edim gücüne sahip olduğu için onunla çelişir. Ebediyet ne
belirsiz bir süre ne de süreden sonra başlayan bir şeydir. Fakat o, tıpkı
doğalarında farklılık gösteren iki parçamızın, bedenin varlığını içeren parça
ve onun özünü ifade eden parça, birlikte varolması gibi süreyle birlikte
varolur.
ÜSTÜNLÜK. - Eğer bir üçgen konuşabilseydi, Tanrı’nın üstün
bir biçimde (düzeyde) üçgen olduğunu söylerdi (Boxel’e LVI. mektup)
Spinoza’nın üstünlük mefhumunda bulduğu hata, üstünlük mefhumunun, tanrıyı bir
taraftan insanbilimci hatta insanbiçimci terimlerle tanımlarken diğer taraftan
tanrının özelliğini korumaya çalışmasıdır. İnsanlar tanrıya insan bilincinden
ödünç alınmış özellikleri yüklüyorlar (bu özellikler, insana kendisi olarak
bile upuygun değildirler): ve bu özellikleri Tanrının özü için sonsuzca
çoğaltıyorlar ya da Tanrı, bu özelliklere, anlayamayacağımız şekilde sonsuz
mükemmel bir biçimde sahiptir. Böylece, Tanrı’ya, sonsuz bir adalet ve sonsuz
bir doğruluk; sonsuz bir yargılayıcı anlayış ve sonsuz bir irade; veya sonsuz
bir ses, sonsuz eller ve ayaklar yükleriz. Spinoza, burada, her ikisini de eşit
güçte kabul ederek, çok anlamlılık ve andırım arasında bir ayrım gözetmez: Her
iki durumda da özniteliklerin tek anlamlılığı fark edilmediği için, tanrının bu
özelliklere bizden farklı ya da bizimkiyle orantılı olarak sahip olup
olmadığı çok az bir önem taşır.
Bu tek anlamlılık, Spinoza’nın tüm felsefesinin temel taşıdır.
Kesinlikle, öznitelikler, kendi varlığının özünü oluşturdukları Tanrı’da ve
onları kendi özlerinde içeren kiplerde aynı şekilde varoldukları için
tanrının özü ve kiplerin özü arasında ortak hiçbir şey yoktur. Buna rağmen,
hâlâ kesinlikle özdeş biçimler, Tanrı ve kipler arasında da kesinlikle ortak
mefhumlar vardır. Özniteliklerin tek anlamlılığı, varlığın mutlak birliğini
korurken, kiplerin öz ve varoluşundan tözün öz ve varoluşunu kesin biçimde
ayırt etmenin tek aracıdır. Üstünlük ve onunla birlikte muğlaklık ve andırım,
Tanrı ve yaratılmış varlıklar arasında ortak bir şey yokken ortak bir şey görme
iddiasıyla (özlerin karıştırılması) ve varoldukları yerde de (aşkın biçimler
yanılsaması) ortak biçimleri inkar etmeleriyle çifte hatalıdırlar; Onlar
(üstünlük, muğlaklık ve andırım) Varlığı parçalıyorlar ve aynı zamanda özleri
de karıştırıyorlar. Üstünlüğün dili, kipsel özü tözsel özle karıştırdığı için
insanbiçimcidir. Bilinç üstüne kurulduğu ve özleri propria (özgülük) ile
karıştığı için dışsal, tek anlamlı ifadenin değil çokanlamlı işaretlerin dili
olduğu için de imgeseldir.
KARŞILAŞMA (OCCURSUS). krş, Duygulanımlar, İyi,
Doğa, Zorunlu, Güç.
HATA. krş. Fikir.
ÖZ. - “Zorunlu olarak bir şeyin özünü oluşturur...,
şey onsuz ne varolabilir ne de düşünülebilir ve bunun tam tersine şey
olmadan da o ne varolabilir ne de düşünülebilir” (Ethika, II, 10,
yan not). Bunun için her öz kendisiyle bir karşılıklılık ilişkisi içinde olduğu
şeyin özüdür. Özün geleneksel tanımına eklenen bu karşılıklılık kuralının üç
sonucu vardır:
1. Aynı özniteliğin değişik tözleri yoktur (bu tözlerden biri
olarak düşünülen öznitelik diğerleri olmaksızın düşünülebilir);
2. Töz ve kipler arasında kökten bir öz ayrımı vardır (töz
olmaksızın kipler ne olabilir ne de düşünülebilirken, kipler olmaksızın töz çok
kolay biçimde düşünülebilir. Öznitelikler, tözün özünü kurdukları fakat
yalnızca özniteliklerle ilgili kiplerin özünü kuramadıkları için, töz ve
kiplere, aynı şekilde, atfedilen özniteliklerin tek anlamlılığı hiçbir öz
karışıklığı içermez. Gerçekte, Spinoza için özniteliklerin tek anlamlılığı bu
öz ayrımını güvenceleyen tek yoldur.)
3. Varolmayan kipler tanrının zihninde olan olasılıklar
değildirler (varolmayan kiplerin fikirleri, bu kiplerin özlerinin tanrının
özniteliklerinde içerildikleri gibi, tanrı fikri içinde kavranır (II, 8); Her
öz bir şeyin özüyken varolmayan kiplerin kendileri de gerçek ve etkin
varlıklardır, bu nedenle ona ait fikir zorunlu olarak sonsuz zihinde
verilmiştir).
Eğer, tözün özü varoluş taşıyorsa, bu, tözün kendisinin nedeni
olma özelliğinden kaynaklanır. Bu, ilk olarak özün onu ifade eden öznitelikle
mi, yoksa kendini tüm öznitelikler içinde ifade eden tözle mi ilgili olduğuna
bağlı olarak öznitelik tarafından nitelenen her töz için (I, 7), sonra da bir
öznitelikler sonsuzluğu tarafından kurulan töz için (I, 11) tanıtlanmıştır.
Bunun için öznitelikler, onun zorunlu taşıdığı varoluşu ifade etmeksizin özü
ifade etmezler. (1, 20). Öz, varoluş ve edimin mutlak bir sonsuz bir gücüyken,
öznitelikler bir o kadar sayıda varoluş ve edim gücüdür.
Fakat varoluş taşımayan ve özniteliklerde bulunan kipsel özlerin
durumu nedir? onlar ne içerir? Tanrı kipsel özler tarafından açıklandığı sürece
her bir öz Onun gücünün bir parçasıdır. (IV, 4. Tanıtlama) Spinoza her zaman
için, Kısa Deneme’den başlayarak, kipsel özleri tikel olarak düşünür.
Özlerin ayrımını reddediyor görünen Kısa Deneme metni (II, bölüm 20,n.3;
ek II,1) gerçekte sadece süre içindeki varoluşu ve uzamsal parçaların
özelliğini gösterecek dışsal ayrımlarını reddeder. Kipsel özler basit ve
ebedidirler. Fakat onlar buna rağmen özniteliklerine ve birbirlerine göre
tamamen başka, içsel bir ayrım çeşidine sahiptirler. Özler ne mantıksal
olasılıklar ne de geometrik yapılardır; Onlar fiziksel yoğunluk dereceleri olan
gücün bölümleridir. Özler parçalara sahip değildirler aksine daha küçük
niceliklerden oluşmuş olan yeğin nicelikler gibi kendileri parçadırlar, gücün
parçalarıdır. Onlar, tamamı her birinin üretiminde içerildiği için,
birbirleriyle sınırsız olarak tamamen uyuşurlar, fakat her biri tüm
diğerlerinden farklı belirli bir güç derecesine karşılık gelir.
Ezeliyet-EBEDİYET. – Öz tarafından taşındığı
sürece varoluşun belirleyici özelliğidir. (Ethika, I, tanım 8). Bundan
dolayı varoluş özün kendisinin ebedi oluşu gibi “ebedi bir doğruluktur” ve
özden sadece aklın bir ayrımıyla ayırt edilir. Böylece ebediyet, kipin
varoluşunu öz tarafından taşınmadığı sürece niteleyen süre -hatta belirsiz
süre- ile karşıtlık içindedir.
Her yine de kipin özü belirli bir ebediyet biçimine sahiptir, species
aeternitatis. Bunun nedeni bir kipin özünün kendisi yoluyla değil, kendi
nedeni olan tanrı sayesinde varolsa da, kendine özgü zorunlu bir varoluşa sahip
olmasıdır. Ebedi olan, sadece dolayımsız sonsuz kip değil, sınırsız olarak
ötekilerle uyuşan bir parça olan, her bir tikel öz de ebedidir. Varolanları
sürede yöneten dolayımlı sonsuz kipe gelince, o kendisi birleşme ve dağılma
kurallarının birlikte bir ebedi doğruluklar dizgesi kurdukları erime kadar
ebedidir; ve bu kurallara karşılık gelen ilişkilerin her biri ebedi bir
doğruluktur. Spinoza’nın, zihnin, ebediyetin biçimi altındaki bir cismin tekil
özünü kavradığı sürece, aynı zamanda varolan varlıkları genel fikirler
aracılığıyla, onların varoluştaki bütünlüğünü ve dağılmasını belirleyen ebedi
ilişkilere göre, kavradığı sürece ebedi olduğunu söylemesinin nedeni budur. (V,
29, tanıtlama: et praeter haec duo nihil aliud ad mentis essentiam pertinet).
Ebedi varoluş ve sürmekte olan (hatta belirsiz olarak)
varoluş arasındaki doğal ayrım, tüm bunlara rağmen, devam eder.
Süre sadece varolma kipleri, kendilerine göre varolup yok
olmalarını ve birbirleriyle birleşime giren ya da birbirini dağıtan ilişkileri
gerçekleştirdikleri sürece ifade edilir. Fakat bu ilişkilerin kendisi ve kaçınılmaz
olarak ki psel özler ebedidirler ve süresel
değildirler. Tikel bir özün ebediliğinin belleğin bir nesnesi, içe doğuş ya da
bildirim olmayışının nedeni budur; o kesinlikle gerçek bir deneyimin nesnesidir
(V, 23, yan not). zihni, ona bu aynı ilişki altında geçici olarak ait olan
yeğin parçalarda, duygulandırırken süre, zihnin bir parçasının gerçek
varoluşuna, onun tekil özünü ve ona özgü ilişkisini kuran yeğin parçalarına
karşılık gelir. (krş. parçaların iki çeşidinin farklılaşması V, 38, 39, 40).
Species aeternitatis ifadesinde, türler
her zaman bir kavrama ya da bir bilgiye işaret ederler. O her zaman için
belirli bir cismin özünü ifade eden bir fikir ya da şeylerin doğruluğudur; sub
species aeternitatis. Özler ya da doğrulukların kendi içlerinde ebedi
olmamaları değildir; kendileri yoluyla değil kendi nedenleri aracılığıyla ebedi
olmakla zorunlu olarak kendisi yoluyla tanındıkları nedenden kaynaklanan
ebediyete sahiptirler. Bunun için cinsler parçalanmaz şekilde biçim ve fikre,
biçim ve kavrama işaret eder.
VAROLUŞ. - Kendisinin nedeni sayesinde, tözün varoluşu
özde taşınır. Böylece öz varoluşun mutlak bir sonsuz gücüdür. Buna göre, öz ve
varoluş arasında kendisine yüklenilen bir şey bu yüklenilen şeyden ayırt
edildiği sürece, sadece bir neden farkı vardır.
Fakat kipsel özler varoluş içermezler, ve sonlu varolan kip onu
belirleyen başka bir varolan kipi gösterir. (Ethika I, 24,ve 28) Bu,
özün varoluştan gerçekten ayırt edildiğini söylemek değildir: O sadece kipsel
olarak bu şekilde ayırt edilebilir. Sonlu kipe göre varolmak: 1. kendi başlarına
varolan dışsal nedenlere sahip olmak; 2. kipi özelliklerini belirleyen hareket
ve dinginlik ilişkisi içine girmek için, dış nedenler tarafından belirlenen
uzamsal parçaların bir sonsuzluğunu edinmek 3. diğer dış nedenler onları öteki
ilişkiler tarafından ele geçirilmeleri (ölüm, IV, 39) için belirlemediği
sürece, uzamsal parçaları kendilerine özgü ilişki içinde tutmak için, sürdürmek
ve korumak. Bundan dolayı kipin varoluşu, içinde kipin sadece özniteliklerde
kapsanmayıp, aynı zamanda bir uzamsal parçaların sonsuzluğunu koruyup
sürdürdüğü, kendi özüdür. Bu, dışsal bir kipsel gerçekliktir. (II, 8.
Mektuplaşmalar ve yan not). Bu yeğin parçalara sadece beden değil, fikirlerin
birleşimi olmakla zihin de sahiptir (II, 15).
Kipsel öz kendisine özgü bir varoluşa da, bu şekilde, ona karşılık
gelen kipin varlığından bağımsız olarak, sahiptir. Dahası işte bu anlamdadır
ki, varolmayan kip sadece mantıksal bir olanak değil aynı zamanda yeğin bir
parça ya da fiziksel gerçeklik verilmiş bir derecedir. Öz ve onun kendi
varoluşu arasındaki ayrımın neden gerçek değil sadece kipsel olduğunun nedenini
de gösterir: Bu ayrım, özün zorunlu olarak varolduğuna işaret eder, fakat o
kendi nedeni (Tanrı) sayesinde ve özniteliklerde içerilmiş şekilde, zorunlu
olarak varolur; o içsel bir kipsel gerçekliktir (I, 24. Mektuplaşmalar,
ve 25. Tanıtlama; V, 22. tanıtlama).
AÇIKLAMA-İŞARET ETME (EXPLICARE, IMPLICARE). - Spinoza’da,
açıklama “güçlü” bir terimdir. Şeye dışsal olan zihnin işlevine değil fakat
zihne içsel olan şeyin bir işlevine işaret eder. Şeyin içindeki bir hareketi
algılayanlar anlamında tanıtlamaların zihnin “gözleri” oldukları söylenir.
Açımlama her zaman bir öz-açımlama, bir gelişme, bir açılma, bir
devimselliktir: Şey kendini açıklar. Töz öznitelikler içinde açıklanır,
öznitelikler tözü açıklar; ve sonra onlar kiplerde açıklanırlar, kipler
öznitelikleri açıklar. İşaret etme hiçbir şekilde açıklamanın karşıtı değildir:
Böylece açıklayan şey işaret eder, gelişen şey ise kuşatır. Doğa içindeki her
şey bu iki hareketin birlikte-varoluşunun bir ürünüdür; Doğa açımlamalar ve
işaret etmelerin ortak düzenidir.
İçinde, açıklama ve işaret etmenin ayrıştığı tek bir durum vardır;
upuygun olmayan fikirlerin durumu. Upuygun olmayan fikir, kavrayış gücümüze
işaret eder, fakat onunla açıklanmaz. O dışsal bir şeyin doğasını içerir fakat
onu açıklamaz. (Ethika II, 18. yan not). Bunun nedeni, upuygun olmayan
fikrin her zaman şeylerin bir karışımıyla ilgili olması ve sadece bir cismin
etkisini diğeri üstünde tutmasıdır; O, nedenlerle düşünülebilecek bir
“kavrayıştan” yoksundur.
Konuyla ilgili olarak kavrayış iki hareketi (açıklama ve işaret
etme) içeren içsel akıldır. Töz tüm öznitelikleri kavrar (bir arada tutar) ve
öznitelikler bu kipleri kavrar (içerir). Kavrayış, açımlama ve işaret etmenin
özdeşliğini kuran şeydir. Böylece, Spinoza, Ortaçağ ve Rönesans’ın Tanrıyı
“karmaşıklık” (“complicatio”: her şey tanrıyı açıklayıp işaret ederken Tanrı
tüm her şeyi karmaşıklaştırır) aracılığıyla tanımlayan tüm geleneğini yeniden
keşfeder.
Şunu da söylemek gerekir ki, kavrayış, açıklama ve işaret
etme zihnin işleyişini de düzenler. Bu onların nesnel anlamıdır. Zihin
öznitelikleri ve kipleri “kavrar” (I, 30; II, 4); upuygun olan fikir şeyin
doğasını içerir. Gerçekte, nesnel anlam biçimsel anlamdan kaynaklanır:
“Zihinde nesnel olarak içerilen şey, zorunlu olarak doğada olmalıdır" (I,
30; II, 7. Mektuplaşma). Bir şeyi kavramak daima zorunlu olarak varolan şeyi
yakalamaktır. Spinoza'ya göre, kavrama, bir şeyi olası olarak kavramanın
karşıtıdır. Tanrı olasılıkları kavramaz; Tanrı kendisini kendi varoluşu
gibi zorunlu olarak kavrar. Tanrı, içinde kendisini ve tüm şeyleri (fikirler)
kavradığı biçimi üretir. Bu anlamda her şey biçimsel ve nesnel olarak Tanrı’nın
açımlamaları ve işaret etmeleridir.
YANLIŞ. Krş. Fikir
HİSLER. Krş. Duygulanımlar, Duygular.
YAPINTILAR. Krş. soyutlamalar.
SONLULUK. Krş. Bilinç.
ÖZGÜRLÜK. - Ethika’nın amacı özgürlük ve istenç
arasındaki geleneksel bağı kırmaktır. - Özgürlüğün, istencin seçme, hatta
yaratma yetisi (umarsızlığın özgürlüğü) mi, yoksa, modeli etkinliğe sürüklemek
için bir modele uyma (aydınlanmış özgürlük) yetisi mi olacağıdır. Tanrı’nın
özgürlüğü, bu şekilde, bir despotunki ya da bir yaşayanınki gibi düşünülürse, o
fiziksel koşula ya da mantıksal olasılığa bağlanmış olur. Böylece, özgürlük
yerine başka bir şey, ya da daha kötüsü, gücü olasılık modeliyle sınırlanacağı
için güçsüzlük yaratmış olacağı için tanrının gücüne geçicilik atfedilir.
Dahası hiçliğin yoktan yaratılış durumuna, ya da İyi ve Daha İyi’nin
aydınlanmış özgürlük durumuna yüklendiği gibi varoluş da soyutlamalara
yüklenir. (Ethika, I, 17, yan not; 33, yan not 2). Spinoza hiçbir zaman
özgürlüğün istencin bir özelliği olduğunu savunmaz: “istence, özgür bir neden
denemez”: istenç sonlu ya da sonsuz olsun her zaman başka bir neden tarafından,
bu neden düşüncenin öznitelikleri altındaki Tanrı’nın doğası bile olsa,
belirlenmiş bir kiptir (I, 32). Bir taraftan, fikirlerin kendileri kiplerdir ve
Tanrı fikri sadece, kendisine göre Tanrı’nın, olasılıkları düşünmeksizin kendi
doğasını ve bundan çıkan her şeyi kavradığı sonsuz bir kiptir. Diğer taraftan,
istekler fikrin kendisinden bu edimlerde koşullu bir şey olmaksızın çıkan
olumlama ya da olumsuzlama ile özdeş olan fikirlerde taşınan kiplerdir. (II,
49). Böylece, ne zihin ne de istenç doğayla ya da Tanrı’nın özüyle ilgilidir.
Böylece onlar özgür nedenler değildirler. Zorunluluk, tüm varolanların tek
kipselliği olmakla, özgür denebilecek tek neden, “sadece kendi doğasının
zorunluluğu yoluyla varolan ve pratiği yalnızca kendisi tarafından belirlenen
şeydir.” Özniteliklerin bir sonsuzluğu tarafından kurulan Tanrı, kendisinin
nedeni olduğu gibi tüm şeylerin de nedenidir. Tanrı, olasılıkları ya da
koşulları düşünmeksizin her şey O’nun özünden zorunlu olarak çıktığı için,
özgürdür. Özgürlüğü tanımlayan şey zorunlulukla belirlenmiş bir “içsel” ve bir
“kendi”dir. İstenç ya da onun kendisini örneklediği şey aracılığıyla değil,
kendi özümüz ve ondan çıkan şey aracılığıyla özgür olunur.
Bir kipin daima başka bir şeyi gösterdiği için, özgür olduğu
söylenebilir mi? Özgürlük, bilincin nedenlere kör olduğu, olasılıkları ve
koşulları imgelediği ve zihnin beden üstünde istemli edimine inandığı erime
kadar bilincin temel bir yanılsamasıdır. (I ek not; II, 35, Yan not, V. Önsöz)
Kipler için, özgürlüğü istence bağlamak, töz için olduğundan daha az olasıdır.
Kipler bir güç derecesi olan bir öze sahiptir. Bir kip upuygun fikirleri
oluşturmayı başarırsa bu fikirler ya onun diğer varolan kiplerle olan içsel
uyuşumunu ifade eden genel mefhumlardır (ikinci tür bilgiler), ya da tanrının
özü ve tüm öteki özlerle zorunlu içsel biçimde uyuşan onun kendi özünün fikridir
(üçüncü tür). Etkin duygular ya da hisler zorunlu olarak bu upuygun fikirlerden
çıkarlar. Onlar, bu şekilde, kipin kendi gücü tarafından açıklanırlar (III,
tanım 1 ve 2). Böylece, varolan kipin özgür olduğu söylenecektir; Buna göre,
insan özgür doğmaz, fakat özgür olur ya da kendini özgürleştirir. Ethika’nın
IV.bölümü bu özgür ya da güçlü insanı betimler. (IV, 54, vb.) İnsan, sonlu
kiplerin en güçlüsü, kendi edim gücüne sahip olduğunda özgürdür. Bu durum onun çabası
etkin duyguların, onun kendi özü tarafından açıklanan duyguların, kendilerinden
çıktıkları upuygun fikirler tarafından belirlendiği zaman gerçeklesir.
Özgürlük, istenç ve onu yönetenlerle değil öz ile ve ondan çıkanlarla
ilgilidir.
GEOMETRİK VARLIKLAR. Krş. Soyutlamalar,
Genel Mefhumlar, Yöntem.
İYİ-KÖTÜ. - İyi ve kötünün çift taraflı olarak bağıl
oldukları, birbirleriyle ilişkili oldukları ve her ikisinin de varolan bir kip
ile ilişkili oldukları söylenir. Onlar edim gücü çeşitlerinin iki duyusudurlar:
Bu gücün azalması (keder) kötüdür; Onun artması (neşe) iyidir (Ethika,
IV, 41). Böylece açıkça edim gücümüzü artıran ya da geliştiren her şey iyi onu
azaltan ya da sınırlayan ise kötüdür. Biz iyiyi ve kötüyü sadece bilincinde
olduğumuz neşe ve keder hisleri aracılığıyla biliriz (IV, 8). Edim gücü
duygulanım yetisini çok sayıda şeye açan şey olduğu için, “bedeni böyle bir çok
farklı şekilde duygulandırılabilecek duruma getiren şey” (IV, 38) ya da bedene
özgü hareket ve durgunluk ilişkisini koruyan (IV,39) şey iyidir. Buna göre, iyi
olan yararlı olandır, kötü olan ise zararlı (IV, tanım 1 ve 2). Spinozacı
yararlı ve zararlı kavramlarının orijinalliğini fark etmek önemlidir.
İyi ve kötü böylece varolan kipler arasındaki karşılaşmaları ifade
ederler (“doğanın genel düzeni,” dışsal belirlemeler ya da rasgele
karşılaşmalar, fortuito occursi, II, 29. mektuplaşmalar ve yan not)
Şüphesiz tüm hareket ve dinginlik ilişkileri dolayımlı sonsuz kipin içinde
birbirleriyle uyuşurlar; Fakat bir cisim, bedenimin parçalarını, ilişkime özgü
bağla doğrudan ya da dolayımlı olarak uyuşmayan yeni bir ilişkiye
sürükleyebilir: Ölümde gerçekleşen şey budur (IV, 39). Kaçınılmaz ve zorunlu
olsa da ölüm daima dışsal raslantıya bağlı bir karşılaşmanın, bağlarımı dağıtan
bir cisimle karşılaşmanın sonucudur. Ağacın meyvesini yemeye karşı duran ilahi
yasak, Adem için meyvenin “kötü” olduğunu söyleyen bildirimden başka bir şey
değildir; O Ademin bağını dağıtır: “onun, doğal zihin aracılığıyla, bir zehirin
bizim için öldürücü olduğunu bildirmesi gibi” (Blyenbergh’e XIX. Mektup
ve Tanrıbilimsel Siyasal Deneme, bölüm 4). Tüm kötülükler kötülüğe varır
ve kötü olan her şey, zehiri, hazımsızlığı, zehirlenmeyi içeren kategoriye
bağlıdır. Benim yaptığım kötülük bile (kötü=zararlı) sadece bir edimin
imgesini, kendi kurucu ilişkisini yitirmeden, bu edimi taşıyamayan bir nesnenin
imgesiyle birleştirdiğim durumda bulunur (IV, 59, yan not).
Böylece kötü olan her şey edim gücünün bir bir azalmasıyla
(keder-nefret) ölçülür; iyi olan her şey de bu aynı gücün bir artışıyla
(neşe-sevgi). Spinoza’nın yoğun çabasının kaynağı, Onu Epikuros’tan
Nietzsche’ye dek uzanan dev kuşağa yerleştiren şey, Onun keder üstüne
temellenen tüm tutkuları köktenci biçimde reddetmesidir. İnsanın içsel özünü
onun kötü dışsal karşılaşmalarında aramak onursuzluktur. Keder taşıyan her şey
despotluğa ve baskıya hizmet eder. Keder içeren her şey kötü, bizi kendi edim
gücümüzden ayıran bir şey olarak reddedilmelidir: Sadece pişmanlık ve suç,
sadece ölüm üstüne derin bir düşünme değil (IV, 67) aynı zamanda güçsüzlüğe
işaret eden umut hatta güven bile reddedilmelidir (IV, 47).
Her karşılaşmada bir araya gelen ilişkiler ve dolayımlı sonsuz
kipte sınırsızca birleşen bütün ilişkiler bulunsa da bu tümüne olumlu ve iyi
demek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. İyi olan şey edim gücünde herhangi bir
artışın olmasıdır. Bu bakış açısından bu edim ve bilme gücünün biçimsel
özelliği summum bonum olarak görünür; Bu anlamdadır ki akıl,
kendini raslantısal karşılaşmaların insafına bırakmak yerine, bizi ilişkileri
bizimkilerle doğrudan birleşmiş şeylere ve varlıklara bağlamak için çabalar.
Böylece akıl, herkeste ortak olan üstün iyi’yi ya da “özel çıkarımız”ı, proprium
utile’yi bulmak için çabalar (IV, 24-28). Fakat bir kere, edim gücümüzün
biçimsel özelliğine ulaştığımızda, sonsal yanılsamalarla aşırı dolu olan bonum,
summum bonum ifadesi üçüncü tür bilgi içinde saf kudretin dili ya da erdeme
(son erek değil “ilk temel”) yol açmak için kaybolur. Spinoza’nın “insanlar
özgür doğmuş olsalardı özgür kaldıkları sürece hiçbir iyi ve kötü kavramı
oluşturmazlardı” demesinin nedeni budur (IV, 68). Kesinlikle, iyi, varolan kip
ile ilişkili olduğu, değişken ve henüz edinilmemiş bir edim gücü ile ilişkili
olduğu için hesaplanabilir değildir. İyi ve kötünün İyi ve Kötü olduğu
varsayılıyorsa, burada bu şey varlık ve pratik amacıyla İyi yapılır.
Böylece, tüm sonlu yanılsamalar içine düşülür; İlahi üretimin zorunluluğu ve
tümüyle ilahi olan güce katılım biçimimiz yanlış yorumlanır. Spinoza'nın kesin
bir biçimde, Kötülüğün hiçbir şey olduğunu ve İyi’nin varolma ve edimselleşme
nedeni olduğunu savunan kendi zamanının tezlerinden ayrı durmasının nedeni
budur. İyi, Kötü gibi anlamsızdır. Onlar tamamen toplumsal işaretlere, ödüller
ve cezaların dayatıcı dizgesine bağlı olan aklın ve imgelemin varlıklarıdır.
FİKİR. - Düşünmenin öteki kipleriyle ilişkisi içinde
başta gelen, aynı zamanda onlardan farklı olan, bir düşünme kipidir (Ethika,
II, ax. 3). Sevgi, karıştırılmış da olsa sevgi duyulan şeyin fikrini
önvarsayar. Bunun nedeni, hisler (duygu, duygulanım), durumlar
çeşitlemesine karşılık gelen daha çok ya da daha az bir mükemmelliğe götüren
geçiti taşırken, fikrin bir şeyi ya da şeylerin bir durumunu temsil ediyor
oluşudur. Böylece, hisler üstünde fikrin bir önceliği ve aynı zamanda ikisi
arasında doğal bir fark vardır.
Fikir temsilidir. Fakat, bizim kendisi olduğumuz fikri (bedenin
fikri olarak zihin) sahip olduğumuz fikirlerden ayırmalıyız. Kendisi olduğumuz
fikir tanrının içindedir; Tanrı ona upuygun olarak, sadece bizi oluşturduğu
sürece değil, aynı zamanda bunun içinde farklı bir fikirler sonsuzluğu ile
duygulandırıldığı için de sahiptir (bizimkilerle tamamen uyuşan diğer özlerin
fikirleri ve sınırsızca bizim fikirlerimizin nedeni olan diğer varoluşların
fikirleri). Bunun için bu fikri dolaysızca edinemeyiz. Algımızın doğal
koşullarıyla edineceğimiz fikirler sadece bedenimize neler olduğunu,
başka bir cismin bedenimiz üstündeki etkisini, iki cismin bir karışımını temsil
eden fikirlerdir. Onlar zorunlu olarak upuygun değillerdir. (II, 11, 12, 19,
24, 25, 26, 27…)
Böylece, fikirler imgelerdir. Ya da, imgeler fiziksel
duygulanımların kendileri (affectio), dışsal bir cismin vücudumuz
üstündeki izleridir. Bunun için, fikirlerimiz, kendileri aracılığıyla,
bedenimiz bu şekilde duygulanımlandıkça, dış cismin bulunuşunu olumladığımız
şeylerin bir durumunu temsil eden imgelerin ya da duygulanımların fikirleridir
(11,17): 1. Böyle fikirler işaretlerdir; Onlar özümüz ya da gücümüz
tarafından açıklanmazlar, fakat bizi bir izden uzaklaştırmak için gerçek
durumumuza ve yeteneksizliğimize işaret ederler. Onlar dışsal nesnenin özünü ifade
etmezler. Fakat bu nesnenin bulunuşuna ve üstümüzdeki etkisine işaret
ederler (II, 16). Zihin fikirlere sahip olduğu sürece imgeler (II, 17, 2);
Bu fikirler birbirlerine, her şeyden önce belleğin ya da alışkanlığın bir
düzenine göre bağlanırlar; eğer beden aynı zamanda iki cisim tarafından
duygulandırılıyor ise, birinin izi zihni ötekini anımsamaya yöneltir (II, 18).
Belleğin bu düzeni aynı zamanda cisimler arasında gerçekleşen raslantıya bağlı
dışsal karşılaşmalardır (II, 29). Karşılaşmaların sıklığı azaldıkça işaretlerin
çok anlamlılığı artar (II, 44). Duygulanımlarımız değişik ve çeşitli cisimleri
birbiriyle karıştırdığı sürece imgelemin kanatlı at gibi saf yapıntıları
biçimlendirmesinin nedeni budur. O, dışsal bakımdan benzer cisimler arasındaki
farklıkları göz ardı ettiği sürece, türler ve çeşitler gibi soyutlamalar
oluşturur (II, 40 ve 49).
Upuygun fikirlerin tamamı farklıdır. Onlar içimizde Tanrı’da
oldukları gibi olan doğru fikirlerdir. Upuygun fikirler şeylerin durumlarını ya
da bize neler olduğunu değil, bizlerin ve şeylerin ne olduklarını temsil
ederler. Onlar üç zirveli dizgesel bir küme oluştururlar: kendimizin fikri,
Tanrı fikri ve diğer şeylerin fikri (üçüncü bilgi çeşidi). 1. Bu upuygun
fikirler bir bilme ve kavrama gücü olarak, özümüz ya da gücümüz tarafından açıklanırlar
(biçimsel neden). Onlar, başka bir fikri neden olarak ve Tanrı fikrini de bu
nedeni belirleyen şey olarak ifade ederler (maddi neden). 2. Onlar,
bundan dolayı düşüncenin özniteliklerinde bulunan fikirlerin özerk bir
bağlantısından ayırt edilemezler. Biçim ve maddeyi birleştiren bu bağlantı ya
da concatenatio, zihni ruhsal bir mekanizma olarak kuran zekanın
bir düzenidir.
Şunu belirtmeliyiz ki, fikir tasarımsalken kendi tasarımsallığı
(nesnel varlık) kendi doğası hakkında hiçbir şey açıklamaz; bu nesnel varlık,
bunun tersine, fikrin içsel özelliklerinden kaynaklanır (II, tanım 4). Spinoza
“upuygun” dediğinde, bu sözcükleri kullanmayı sürdürse de, bunlarla Kartezyen
“açık ve seçik”ten çok farklı bir şeyi düşünür. Fikrin biçimi piskolojik bir
bilincin içinde değil, bilinci geride bırakan mantıksal bir güç içinde
aranacaktır. Fikrin maddesi tasarımsal bir içerikte değil, fikrin, kendisi
yoluyla diğer fikirleri ve Tanrı fikrini gösterdiği bilgibilimsel bir madde
olan ifade edici bir öznitelik içinde aranacaktır. Mantıksal güç ve
bilgibilimsel içerik, açımlama ve ifade etme, biçimsel neden ve maddi neden, düşüncenin
özniteliğinin özerkliğinde ve düşünen zihnin kendiliğindenliğinde bir araya
gelir. Upuygun fikir, sadece kendi biçiminin düzenini ve düşüncenin
özniteliklerinde bulunan kendi maddesinin mekanik bağlantılarını geliştirdiği
için, bir şeyi, şeylerin düzenini ve bağlantısını, doğru temsil eder.
Böylece upuygun olmayan fikirde ve imgelemde neyin eksik olduğu
görülür. Upuygun olmayan fikir, öncülleri olmayan bir sonuç gibidir (II, 28.
Tanıtlama). O, anlayış gücümüz tarafından biçimsel olarak açıklanmadığı için,
kendi iki öncülünden –biçimsel ve maddi- ayrı ve yoksun, kendi nedenini somut
olarak ifade edemez. Fikirlerin düzenli bir dizgesine erişmek yerine rastgele
karşılaşmaların bir düzenine bağlı kalır. Bu anlamdadır ki yanlışın biçimi
yoktur ve olumlu hiçbir şey içermez (II, 33). Buna rağmen upuygun olmayan
fikirde olumlu bir şey vardır: Güneş iki yüz fit uzakta göründüğünde bu algı,
bu duygulanım onu açıklayan nedenlerden ayrılmış olsa da güneşin benim
üstümdeki etkisini göstermez (II, 35; IV, 1). Upuygun olmayan fikirde olumsal
olan şu şekilde tanımlanmalıdır: upuygun olmayan fikir, anlama gücümüz
tarafından açıklanmaksızın onun en düşük derecesiyle ilgilidir ve
kendi nedenini ifade etmeksizin onu gösterir (II, 17. yan not).
“Zihin kendi imgeleme olgusunda hataya düşmez. Bu konuda sadece,
kendisine sunulduğunu imgelediği şeylerin varoluşunu dışlayan bir fikirden
yoksun olduğu düşünüldüğü sürece hataya düşer. Eğer zihin, varolmayan şeyleri
ona sunulduğu gibi imgeliyorsa, aynı zamanda bu şeylerin varolmadığını bilirse,
bu imgelem gücünü bir kötülüğe değil kendi doğasının bir erdemine yükler” (II,
17. Yan not).
Bunun için tüm sorun: doğal koşullarımız bizi sadece upuygun
olmayan fikirler edinmek için belirliyorken, upuygun fikirleri nasıl edinip,
oluşturabiliriz ? Ona nasıl ulaşabileceğimiz hakkında en ufak bir fikir sahibi
olmaksızın upuygun fikri tanımladık. Cevap genel mefhumların üretilişi
tarafından verilecektir; Spinoza, burada bile, onları nasıl ürettiğimizi
göstermeden önce (Bölüm V) genel mefhumların ne olduklarını tanımlayarak başlar
(Bölüm II). Bu sorunu yukarda değerlendirdik. (krş. Genel Mefhumlar). Fakat bir
fikir upuygun olsun ya da olmasın daima, farklı bir doğaya sahip olsalar da,
kendi nedenleriymiş gibi kendinden kaynaklanan hisler-duygular (affectus)
tarafından izlenir. Böylece, upuygun olmayan ve upuygun olan her şeyden önce
bir fikri, aynı zamanda bir nedeni de tanımlar (III, tanım 1). Upuygun olan
fikir kavrayış gücümüz tarafından açıklandığı için, biz kendimiz sonuç olan ve
sonuç olarak etkin olan hislerin upuygun nedeni olmaksızın upuygun bir fikre
sahip olamayız (III, Tanım 2). Bunun tersine, biz upuygun olmayan fikirleri
edindikçe, kendileri tutkular olan hislerimizin upuygun olmayan nedenleriyizdir
(III, 1 ve 2).
İMGE,İMGELEM. Krş. Duygulanımlar, Genel Mefhumlar,
Fikir.
İÇKİNLİK. Krş. Öznitelik, Neden, Üstünlük, Doğa.
BİREY. - Bu terim bazen düşüncenin özniteliğindeki bir
fikrin birliğini ve onun belirli bir öznitelikteki nesnesini oluşturur (Ethika,
II, 21, yan not). Daha genel olarak, birey varolan kipin her öznitelikteki
karmaşık düzenini tasarlar.
1. her bir öz epey basitken ve tüm ötekilerle uyuşurken, kip, bir
güç derecesi ya da yeğin bir parça a pars aeterna olan tikel bir öze
sahiptir (V, 40). 2. Bu öz, kendisi varoluşa göre ebedi bir doğru olan belirgin
bir bağ içinde ifade edilir (örneğin, uzamdaki hareket ve dinginliğin belirli
bir bağı). 3. kip kendi bağı gerçeklikte sonsuz sayıda uzamsal parçalar
içerdiği zaman varolur. Bu parçalar dışsal bir belirleyiciliğin çalışmasıyla
belirli ilişkilere girmeye ya da onu gerçekleştirmeye hedeflenmişlerdir. kip,
kendi parçaları farklı bir ilişkiye girmeden, önceki ile uyuşmayan şey
tarafından belirlendiği zaman artık varolmayacaktır. Böylece süre, ilişkilerin
kendilerine değil, gerçek parçaların hangi bağıntıda kapsandıklarıyla
ilgilidir. Birbirleriyle uyuşan güç dereceleri kiplerin özelliklerini
oluşturdukları sürece, zorunlu olarak, belirli bir ilişkiye bir ölçüye kadar
katılan uzamsal parçalara yeni bir ilişki egemen oldukça varoluşlarında
çatışmaya düşeceklerdir (IV, ax.ve V, 37, yan not).
Böylece, bir birey daima, belirleyici bir bağıntıyla kipin tekil
bir özüne ait oldukça, sonsuz sayıda uzamsal parçaların birleşiminden oluşur
(II,13’den sonra). Bu parçalar (corpora simplicissima) kendileri
bireyler değildirler; Her biri için bir öz yoktur. Tamamen kendi dış
belirlenimleri tarafından tanımlanırlar ve daima sonsuzluklar olarak vardırlar.
Bu parçalar varolan bir bireyi daima, onların bir sonsuzluğunun kipin herhangi
bir özünü belirleyen herhangi bir ilişki içine girmesi erimine kadar
oluştururlar. Onlar varoluşun sonsuzca değişken kipsel maddesini oluştururlar.
Bu sonsuz kümeler Meyer’e gönderilen mektupta, daha büyük ya da daha az ve
sınırlı olan bir şeyle ilişkili olarak tanımlanan şeylerdir. Gerçekte, varolan
iki kip düşünürsek, eğer birinin güç derecesi diğerinin iki katı ise, kendi
ilişkisinde o diğerinden iki kat fazla sayıda parçaların bir sonsuzluğuna sahip
olacaktır ve hatta diğerini kendisinin bir parçası gibi görecektir. Elbette,
iki kip varoluşta birbirleriyle karşılaştıklarında, iki kipin belirleyici
ilişkilerinin birbirlerini dağıtmasına ya da doğrudan birbirleriyle
birleşmesine bağlı olarak, birinin diğerini parçalaması ya da tersine onun
kendisini korumasına yardımcı olması gerçekleşebilir. Fakat her karşılaşmada
daima ebedi doğruluklar olan birtakım ilişkiler vardır. Böylece, bu
düzene göre doğa kendi bütünlüğü içinde, tüm ilişkileri birleştiren ve farklı
dereceleriyle tüm yeğin parçalar kümesini barındıran bir birey olarak
anlaşılır.
Spinoza’ya göre, kipsel bir süreç olarak bireyleşme daima
niceldir. Fakat çok farklı iki bireyleşme vardır: her bir gücün derecesinin
tikelliği tarafından sade yeğin bir parça, bölünemez ve ebedi olarak
tanımlanan özün bireyleşmesi; ve içinde kipsel özlerin ifade edildiği hareket
ve dinginliğin ebedi ilişkisini geçici olarak gerçekleştiren uzamsal
parçaların bölünebilir kümesi tarafından tanımlanan varoluşun bireyleşmesi.
(Zihindeki “parçaların” bu iki türüyle ilgili olarak, krş. V).
SONSUZ. - Meyer’e gönderilen XII. Mektup üç
sonsuzluk ayırt eder:
1. Doğasından dolayı sınırsız olan (ya her özniteliğin olduğu gibi
kendi türü içinde sonsuzdur, ya da bir tözün olduğu gibi mutlak biçimde
sonsuzdur); Bu sonsuz, ebediyet, basitlik ve bilinmezlikle birlikte zorunlu
varoluşa sahip bir Varlığın özelliklerinin bir parçasını oluşturur: “Eğer bu
varlığın doğası sınırlanmış ise ve sınırlı olarak düşünülüyorsa, bu doğa
söylenen sınırların ötesinde, varolmayan olarak görülecektir” (XXXV. Mektup).
2. Kendi nedeninden dolayı sınırsız olan. Spinoza burada,
içinde özniteliklerin mutlak şekilde ifade edildiği dolayımsız sonsuz kiplere
gönderme yapar. Şüphesiz bu kipler bölünmezdirler; hatta onlar tamamı
birbiriyle uyuşan ve birbirinden ayrışmaz olan parçaların gerçek bir
sonsuzluğuna sahiptirler: Böylece kipsel özler öznitelikte içerilirler (her bir
öz yeğin bir parça ya da bir derecedir). Bu nedenledir ki, bu özlerden birini
soyut olarak, diğerlerinden ve onları üreten tözden ayrı düşünürsek, onu sınırlandırılmış
olarak, diğerlerine dışsal olarak kavrarız. Dahası, öz, kipin varoluşunu ve
süresini belirlemediği için, süreyi daha az ya da daha çok olabilen bir şey
olarak ve varoluşu daha çok ya da daha az parçadan oluşmuş gibi kavrarız;
Onları soyut biçimde bölünebilir nicelikler olarak kavrarız.
3. Çok ya da az geniş olmasına ve en büyük ve en küçüğü
birleştirmesine rağmen hiçbir sayı ile eşit olmayan şey (Meyer’e gönderilen
mektuptaki eşmerkezli olmayan iki daire arasındaki uzaklığın eşitsizliklerinin
toplamı örneği). Bu sonsuz, sonlu varolan kiplerle ve onların birtakım
bağıntılarla oluşturdukları dolayımlı sonsuz kiplerle ilgilidir. Gerçekte, bir
güç derecesi olarak her kipsel öz, en büyük ve en küçüğü birleştirir. Kip
varolduğu sürece, uzamsal parçaların bir sonsuzluğu (corpora simplicissima)
onun özüne karşılık gelen ilişki yoluyla kipe katılır. Bu parçalar daima
her türlü sayıyı aşan bir sonsuzluk olarak varoldukları için, bu sonsuz onların
sayısı aracılığıyla tanımlanmaz. O, güç derecesi diğerininkinin iki katı olan
bir öze, uzamsal parçaların iki kat daha büyük bir sonsuzluğu karşılık geldiği
için daha çok ya da az geniş olabilir. Bu değişken sonsuz, varolan
kiplere aittir. Tüm bu kümelerin sonsuz kümesi, kendilerine özgü ilişkileriyle
birlikte, dolayımlı sonsuz kipi kurar. Bir kipin özünü soyut olarak
düşündüğümüzde, onu aynı zamanda ölçerek, hesaplayarak ve rasgele sayıda
belirlenmiş parçalara bağlı kılarak onun varoluşunu kavrarız (krş.#2).
Böylece kesin olmayan, soyut olarak kavranamayan bir şey yoktur.
Her sonsuz gerçektir.
ZİHİN (SONSUZ ZİHİN,TANRI FİKRİ). -
Sonsuz ya da sonlu olsun zihin sadece düşüncenin özniteliğinin bir kipidir (Ethica,
1, 31). Bu anlamda, o Tanrı’nın özünü istencin yaptığından daha fazla kuramaz.
Tanrı’nın özüne zihin ve istenç yükleyenler, Tanrı’yı insanbilimci hatta
insanbiçimci yüklemlere göre düşünürler. Sonuç olarak, onlar özler arasındaki
ayrımı sadece, bizim zihnimizi aşan, onunla kıyaslandığında bir önceliğe sahip
olan ve onunla sade bir andırım yoluyla bağlantılı ilahi bir zihin uyandırarak,
koruyabilirler. Böylece, çok anlamlı bir dilin tüm karışıklıkları içine düşülür
(aynı anda bir yıldızlar topluluğunu ve havlayan bir hayvanı temsil eden köpek
kavramında görüldüğü gibi, I, 17, yan not).
Ethika kendisine göre Tanrı’nın yaradılışı yönettiği
modelleri ya da olasılıkları içeren bir yasa koyucunun ilahi bir zihninin ya da
yoktan yaratan bir prens ya da despotun ilahi bir istencinin, iki
aşamalı bir eleştirisini yapacaktır (1, 17, yan not; 33, yan not 2). Bunlar zorunluluk
ve özgürlük mefhumunun ikisini birden bozan iki büyük yanlış anlamalardır.
Sonsuz zihnin doğru konumu şu üç önermede yakalanır: 1. Tanrı,
kendisi aracılığıyla kendini kavradığı aynı zorunluluk ile üretir. 2.
Tanrı tüm ürettiği şeyleri anlar. 3. Tanrı içinde kendini ve bütün her şeyi
anladığı biçimi üretir. Her biri kendi tarzıyla bu üç önerme, olanaklının
varolmadığını, tüm olanaklı şeylerin zorunlu olduğunu gösterirler (Tanrı
koşulları kendi zihninde kavramaz, fakat 1. kendi doğasından ve kendi özünden
kaynaklanan her şeyi tamamen anlar; 2. zorunlu olarak kendi özünden çıkan her
şeyi anlar; 3. zorunlu olarak kendisinin ve şeylerin anlaşılmasını sağlar). Şu
söylenmelidir ki, bu üç önerme ile ortaya konulan zorunluluk her durumda aynı
değildir ve zihnin konumu çeşitli biçimlerde görünür.
İlkine göre, Tanrı, kendisini anladığı gibi ve kendi varolduğu
gibi üretir (II, 3 yan not). Tanrı için, kendisini anlamanın zorunluluğu sadece
varolmanın zorunluluğu üstüne kurulmuş değil, aynı zamanda ona eşittir. Böylece
Tanrı fikri, tözü ve öznitelikleri kavrar. Tanrı fikri, tözün özniteliklerde
şeylerin bir sonsuzluğunu ürettiği gibi fikirlerin bir sonsuzluğunu üretir (II,
4). Tanrı fikrine, burada, varoluş ve edim gücüne eşit olan bir düşünme gücü
karşılık gelir (II, 7). Bu özellikler sonsuz zihnin saf kipsel varlığıyla nasıl
uzlaştırılır? Cevap, Tanrı fikrinin gücünün nesnel olarak anlaşılması
gerektiği koşulunda yatar: “Tanrı’nın sonsuz doğasından biçimsel olarak çıkan
her şey nesnel olarak tanrı’nın içinde aynı düzende ve aynı bağlantı ile onun
fikrinden kaynaklanır (aynı yer, II, 7, Mektuplaşmalar). Böylece Tanrı fikri,
öznitelikleri ve kipleri tasarladığı erime kadar, temsil ettiği şeye eşit bir
güce sahiptir. Eğer Tanrı fikri ve ondan çıkan tüm diğer fikirlerin kendileri biçimlendirilmiş
değillerse – eğer onlar kendilerinin biçimsel varlığına sahip değillerse - bu
nesnel güç Spinozacılığın tüm gereksinimlerine karşıt olarak sanal kalacak,
gerçekleştirilemeyecektir. Fikrin bu biçimsel varlığı sadece düşüncenin niteliğinin
bir kipi olabilir. Gerçekte bu, Tanrı fikrinin ve sonsuz zihnin terimsel olarak
nasıl birbirlerinden ayırt edileceği sorunudur; Tanrı fikri, kendi nesnel
varlığı içinde olan fikirdir. Sonsuz zihin, kendi biçimsel varlığı içinde
düşünülen aynı fikirdir. Bu iki özellik ayrılamaz; İlk özellik ikincisinden
ancak kavrayış gücü edimselleştirilmez bir güce dönüştürülerek
ayrıştırılabilir.
İlk aşamada, sonsuz zihin olarak Tanrı fikrinin karmaşık konumu,
Tanrı fikrinin Tanrı’nın kendisi kadar birliğe ya da töze sahip olduğunu
açıklayan fakat bu birliği kiplerin kendilerine bağlı kılma yeteneğine sahip
şeydir - II, 4’ün merkezi rolü. İkinci olarak, bu karmaşık konumun nedeni,
zihin ve bedenin ilişkilerini değerlendirirken göreceğimiz gibi,
düşüncenin öznitelikleridir.
Dahası, zihnimiz ilahi zihnin iç düzenine ait bir parça olarak
açıklanır (II, 11, mektuplaşma; 43 yan not). Gerçekte, sonsuz zihnin bir kip
olması zihnimizin sonsuz zihne upuygunluğunu açıklar. Tabii ki,Tanrı’ya ait her
şeyi bilmiyoruz; Sadece kendi varlığımızda içerilen öznitelikleri biliriz.
Fakat Tanrı hakkında tüm bildiklerimiz mutlak olarak upuygundur ve upuygun bir
fikir Tanrı’da olduğu gibi bizim içimizdedir. Tanrının kendisi hakkında sahip
olduğumuz fikir – onun hakkında ne biliyorsak- bundan dolayı tanrının kendisi
hakkındaki bilgisi olan fikirdir (V, 36). Böylece bilgimizin mutlak upuygun
özelliği, bir kip koşuluna indirgenmiş sonsuz zihnin “değersizleştirimi” üstüne
olumsuz bir biçimde kurulu olmaz.; Olumlu temel, özünü kurdukları töz içinde ve
onları gösteren kiplerin içinde tek bir biçime sahip olan özniteliklerin tek
anlamlılığı içindedir. Böylece, bizim zihnimiz ve sonsuz zihin, kipler
olabilirler, fakat onlar yine de nesnel olarak, biçimsel de oldukları gibi,
karşılık gelen öznitelikleri kavrarlar. Bu, ilk olarak, oluşturduğumuz
kullanımına göre genel mefhumlarla ilişki içinde (ikinci tür bilgi) düşünülen,
ikinci olarak onun bir parçası olduğumuz sürece kendi varlığına göre (üçüncü
tür) düşünülen Tanrı fikrinin upuygun bilgi için temel bir rol oynamasının
nedenidir.
NEŞE-KEDER. Krş. Duygulanımlar, İyi, Güç.
BİLGİ (- TÜRLERİ). - Bilgi öznenin bir işi
değil, zihindeki fikrin olumlanmasıdır: “bir şeye bir şey ekleyen ya da ayrı
tutan asla biz değiliz. Aksine bu, bizde kendisine bir şeyi ekleyen ya da ayrı
tutan şeyin kendisidir” (Kısa Deneme, II, 16, 5). Spinoza iki öğeyi,
zihin ve istenci, ayırt eden her bilgi çözümlemesini reddeder. Bir özün kendi
özellikleri yoluyla açıklanması ya da bir nedenin kendi sonuçlarıyla
açıklanması gibi bilgi de fikrin bir öz-olumlaması, bir “açımlama” ya da
fikrin gelişimidir (Ethika, 1, ax. 4; I, 17). Bu şekilde anlaşılan
bilgi, fikrin bir olumlanması olarak: 1-) bilinçten, fikrin bir kopyası (eşlenmesi) olarak 2-) duygulardan, fikirler
tarafından çabanın belirlenmeleri olarak ayırt edilir.
Bilme, bilinç çeşitlerini ve ona karşılık gelen duygu çeşitlerini
içerdiği için, bilgi türleri varoluş kipleridir. Bütün duygulanım yetisi bu
şekilde doldurulur. Spinoza’nın bilgi türlerini açımlaması bir eserden diğerine
epey fark eder. Fakat bunun ana nedeni genel mefhumların esas görevinin Ethika’ya
kadar oluşturulmamış olmasıdır. Kesin bir formülasyonda (II, 40, yan not 2) ilk
tür, her şeyin üstünde, şeylerin upuygun olmayan bir bilgisini içeren gösterge
işaretleri ve yasaların upuygun olmayan bir bilgisini içeren emir işaretleri
olan çokanlamlı işaretler tarafından tanımlanmıştır. İlk tür, upuygun
fikirlere sahip olmadığımız sürece varoluşumuzun doğal koşullarını ifade eder.
İlk tür, upuygun olmayan fikirlerin ve onlardan kaynaklanan
duyguların-tutkuların birleştiriciliği tarafından oluşturulmuştur.
İkinci tür, genel mefhumlar tarafından, yani ilişkilerin bütünlüğü
tarafından, varolan kipler arasındaki karşılaşmaları birbirleriyle uyuşan
ilişkilere göre düzenleyen aklın çabası ve etkin olmayan duyguların genel
mefhumların kendilerinden çıkan etkin duygular tarafından aşılması ya da
yerinden edilmesi ile tanımlanır. Fakat genel mefhumlar soyutlamalara
dönüşmeksizin hala varolan kiplere uygulanmayan genel fikirlerdir. İşte bu
anlamda, genel mefhumlar tikel özlerin varlığını göstermezler. Özleri açmak
bilginin üçüncü türüyle ilgilidir: Böylece öznitelik daha fazla tüm varolan
kiplere uygulanan ortak (ör., genel) bir mefhum olarak anlaşılmaz, fakat
kurduğu töze ve tikel özler olarak içerdiği kipin özlerine ortak olan bir (tek
anlamlı) biçim olarak kavranır (V, 36 yan not). Üçüncü türe karşılık gelen
motif, kendimizin, Tanrı’nın ve diğer şeylerin upuygun fikirlerini birleştiren
bir üçgendir.
Upuygun fikirler ve etkin duygular ikinci ile başladığı için,
kopukluk ilk ve ikinci türler arasındadır (II, 41 ve 42). İkinciden üçüncü türe
kadar kendi doğalarından kaynaklanan bir fark vardır. Fakat üçüncü, ikinci
içinde bir causa fiendiye sahiptir (V, 28). Birinden diğerine gitmemizi
olanaklı kılan şey Tanrı fikridir. Gerçekte tanrı fikri genel mefhumlara
bağlanmış olarak, bir anlamda, ikinci türe aittir; fakat kendisi genel bir
mefhum olmaksızın Tanrı’nın özünü kavradığı için bu yeni bakış açısından bizi
tanrının özüyle, tekil özlerimiz ve başka şeylerin tüm tekil özleri ile ilgili
olan üçüncü türe geçmemiz için zorlar. İkinci türün üçüncünün bir causa
fiendi’si olduğunu söylediğimizde, üçüncü tür oluşmadığı fakat, daha kesin
konuşursak, ebedi olduğu ve ebedi şekilde verili olduğu için, bu ifade gerçek
bir anlamdan çok duruma bağlı bir anlamda anlaşılmalıdır (V, 31 yan not ve 33
Yan not).
Dahası birinci ve ikinci tür arasında kopukluk olmasına rağmen
hâlâ birinden ötekine sıçrama olanağını açıklayan duruma bağlı belirli bir
ilişki vardır. Bir taraftan bizimkiyle uyuşan cisimlerle karşılaştığımızda
henüz öteki cisimlerin ya da kendimizin upuygun fikrine sahip değilizdir. Fakat
birinci türe ait olan, bizi bu cisimlere ve bedenlerimize ortak olan şeyin
upuygun fikrini oluşturmaya götüren neşeli tutkuları (edim gücümüzün bir
artışı) deneyimleriz. Diğer taraftan genel mefhum kendi içinde ilk türün
karışık imgeleriyle karmaşık uyumlara sahiptir ve imgelemin belirli
özelliklerine dayanır. Bu iki nokta genel mefhumlar kuramındaki temel
argümanları kurar.
YASA. Krş. İşaret, Toplum.
SEVGİ-NEFRET. Krş. Duygulanımlar.
YÖNTEM. – 1. Amaç bizim için bir şeyi bilinir yapmak
değil, bizi kendi bilme gücümüzü anlayacak hale getirmektir. Bu, bu gücün
bilincine varma sorunudur: dönüşlü bir bilgi ya da fikrin bir fikri. Fikrin
fikri ilk fikrin değeri kadar değerli olduğu için bu prise de conscience
bir takım türlerin doğru bir fikrine ilk defa sahip olduğumuzu varsayar.
Hangi fikir olduğu çok önemli değildir; geometrik bir varlıkta gördüğümüz gibi
yapıntı taşıyan bir fikir olabilir. Gerçek bir nesneye göstermeksizin, bilme
gücümüzü anlayabilmemizi sağlar. Böylece yöntem kendi başlangıç noktasını
geometriden alır. “Zihin Üstüne Deneme” de soyutlama kuramıyla ilgili
olarak gördüğümüz gibi, bu fikir yapıntıdan ibaret olmasına ve Doğa’daki hiçbir
şeyi temsil etmemesine rağmen geometrik bir fikirden başlanır. Genel mefhumlar
kuramı Ethika’da başlangıç noktasının daha zorlu bir uygulamasını
olanaklı kılar: Her biri bir öznitelik tarafından nitelenen tözlerle başlanır;
Bu tözler genel mefhumlar olarak kullanılırlar ve hiçbir yapıntı taşımaksızın
geometrik varlıklarla andırım içindedirler. Her durumda, başlangıç olarak
alınan doğru fikir, bizi kendi bilme gücümüzü bilmeye yetkin kılan fikrin bir
fikri içinde yansıtılır. Bu, yöntemin biçimsel özelliğidir.
2. Doğru fikir bilme gücümüzle ilişkili olarak, aynı zamanda,
kendi temsili içeriği olmayan kendi içsel içeriğini keşfeder. Aynı zamanda,
bilme gücümüz tarafından biçimsel olarak açıklanır. İçeriksel olarak kendi
nedenini (kendisinin nedeni olarak biçimsel bir neden ya da etkin bir neden
olsun) ifade eder. Doğru fikir, kendi nedenini ifade ettiği sürece
upuygun bir fikir olur ve bize soysal bir tanım verir. Böylece, “Zihin
Üstüne Deneme” de geometrik varlık, kendisinden doğru fikrin tüm
özelliklerinin bir anda çıktığı nedensel ya da soysal bir tanıma
yatkındır; Ethika’da her biri bir öznitelik tarafından nitelenmiş
tözlerin fikirlerinden kendisinin nedeni (I, 11) olarak ve tüm özelliklere
kaynak olan (I, 16) tüm özniteliklere sahip (1.9-10) tek bir töz fikrine
geçilir. Bundan dolayı şeyin bilgisinden nedenin bilgisine gidildiği için takip
edilen yol geri gidimlidir. Fakat gidilen yol, sonucun bilinen bir özelliğiyle
ilgili olarak nedenin bir özelliği belirlenemediği fakat tüm bilinebilir
özelliklerin soysal nedeni olarak bir öze ulaşıldığı için, sentetiktir. Yöntem
Tanrı fikrinden başlamamasına rağmen ikinci özelliğe göre “en hızlı şekilde”
oraya varır. Tanrı fikrine, O kendisinin nedeni olduğu sürece (Ethika’da
olduğu gibi) ya nedenin kendisi olarak ya da kendi sonucunu üretmek için nedeni
belirleyen bir şey olarak (Zihin Üstüne Deneme’de olduğu gibi) varılır.
3. Tanrı fikrine varılır varılmaz her şey değişir. “Zihin
Üstüne Deneme” nin bakış noktasından bakacak olsak bile tüm yapıntılar
geride bırakılır ve sentetik yöntemde geri gidimli olan şey, içinde Tanrı
fikrinden başlayarak tüm fikirlerin birbirleriyle bağ kurduğu ileri gidimli bir
tümdengelime yol açar. Ethika’nın bakış açısıyla Tanrı fikri genel
mefhumlara, genel mefhumların bir kullanımına sıkıca bağlıyken kendisi genel
bir mefhum değildir: Genel mefhum gerçek tikel varlıklar olarak bizi tanrının
özünden başka şeylerin özüne taşıyarak tüm genellikleri yok etme gücündedir. Fikirlerin
bu bağlantıları kendi temsili düzenlerinden ya da temsil ettikleri düzenden
türemezler; bunun tersine onlar kendi özerk düzenlerine göre bağlandıkları için
şeyleri sadece oldukları gibi tasarlarlar. Yöntemin ileri gidimli-sentetik
özelliği olarak üçüncü özellik d iğer
ikisini, dönüşlü-biçimsel özelliği ve ifade edici-içeriksel özelliği bir araya
getirir; onlar kendi nedenlerini açıkladıkları ve anlayış gücümüz tarafından
açıklandıkları sürece, fikirler Tanrı fikrinden başlayarak birbirlerine bağlanırlar.
Zihnin kendi fikirlerinin özerk düzenini açarak temsil edilen şeylerin düzenini
açmasından dolayı “ruhsal bir mekanizma”ya benzetilmesinin nedeni budur (Zihin
Üstüne Deneme, 85).
Geometrik yöntem, Spinoza’nın gösterdiği gibi, yukarıdaki iki
özelliğe tam olarak uymaktadır: “Zihin Üstüne Deneme”de geometrik
varlıkların özel yapıntısal özelliği ve onların soysal bir tanıma uygunlukları
sayesinde; Ethika’da genel mefhumların geometrik varlıkların
kendileriyle olan güçlü yakınlıkları sayesinde. Ethika kendi yönteminin
açıkça, başından bölüm V, XXI’e kadar, ikinci tür bilgi, ör. genel mefhumlar,
üstüne kurulduğu için geometrik olarak ilerlediğini gösterir. Fakat sorun
şudur: Tanrı fikrini genel bir mefhum olarak kullanmakta vazgeçtiğimizde
Tanrı’nın özünden gerçek varlıkların tikel özlerine giderken, kısaca üçüncü tür
bilgiye ulaştığımızda, bu üçüncü durumda neler olmaktadır? Geometrik yöntem
açısından bakışın gerçek sorunu basit olarak geometrik varlıkların ve gerçek
varlıkların arasındaki fark tarafından değil, gerçek varlıklar düzeyinde,
ikinci tür bilgi ve üçüncü tür bilgi arasıdaki fark tarafından ortaya
konulmaktadır. Tanıtlamaları “zihnin gözleri”ne benzeten iki ünlü metin kesin
olarak genel mefhumların aşıldığı bir deneyim ve görüş alanındaki üçüncü türde
bulunur (Tanrıbilimsel-Siyasal Deneme, Bölüm 13 ve Ethika V, 23 yan
not). Böylece sonuç olarak Spinoza’nın genel yöntemi tamamen hazırlayıcı olan
bir değeri geomerik düzene yüklemez. Fakat onun hareketinin sonunda ve onun
orijinal biçimsel ve içeriksel yorumu yoluyla geometrik yöntemi yapıntılardan
ve hatta onun sınırlanmış kullanımına eşlik eden genelliklerden yalıtarak kendi
olağan sınırlarının ötesine geçmesi için ona yeterli gücü ekler (Tschirnhaurs’a
LXXXIII. Mektup).
ZİHİN ve BEDEN (PARALELİZM). - Ethika’da Ruh
kelimesine çok nadir tartışmalı durumlar dışında değinilmez. Spinoza ruhu
zihin (mens) kelimesiyle değiştirir. Ruh dinbilimin ön
yargılarıyla epey ezilmiştir ve şunlarla ilgisi yoktur: 1. Bir fikir olmayı,
bir şeyin fikrini içeren zihnin gerçek doğası; 2. kesinlikle bu fikrin nesnesi
olan beden ile olan doğru ilişki; 3. doğal olarak sözde-ölümsüzlükten farklı
olduğu sürece gerçek ebediyet; 4. yetiler kadar çok parçaya sahip katışık bir
fikir olarak zihnin çoğulcu yapısı.
Beden uzamın bir kipidir; zihin düşünmenin bir kipidir. Birey bir
öze sahip olduğu için, bireysel zihin her şeyden önce düşünme kiplerinde öncel
olan bir şey tarafından, bir fikir tarafından kurulur (Ethika II, ax. 3
ve 11. Önerme). Zihin, bundan dolayı, buna karşılık gelen bedenin fikridir.
Fikir, kendi temsili gücü tarafından tanımlanmaz fakat bizim kendisi olduğumuz
fikir, düşünce ve diğer fikirlerle, kendisi olduğumuz cisim ise uzam ve diğer
cisimlerle tanımlanır. Bizi şaşırtma yeteneğine sahip olan bedenin bir mekanizması
olduğu gibi düşünmenin de bir özdevimselliği vardır (Ethika III, 2
yan not). Her şey aynı anda beden ve zihin, şey ve fikirdir; İşte bu anlamdadır
ki tüm bireyler animata’dır (II, 13, Yan not). Fikrin temsili gücü bu
karşılık oluştan kaynaklanır.
Aynı şey sadece kendisi olduğumuz fikir için değil sahip olduğumuz
fikirler için de doğrudur. Kendisi olduğumuz fikre en azından dolayımsız olarak
sahip değiliz: o, Tanrı farklı fikirlerin bir sonsuzluğu ile duygulandırıldığı
sürece Onun içindedir (II, 11. Mektuplaşmalar). Sahip olduğumuz şey bedenimize neler
olduğunun fikri, bedenimizin duygulanımlarının fikridir ve sadece bu
fikirler yoluyla dolayımsız olarak bedenimizi ve diğerlerini zihnimizi ve
ötekileri biliriz (II, 12-31). Bedenin duygulanımları ile zihnin fikirleri
arasında kendisi yoluyla bu fikirlerin bu duygulanımları temsil ettikleri bir
karşılık.
Bu karşılık dizgesini açıklayan nedir? Her biri kendisi
aracılığıyla kavranan iki farklı özniteliğe dayandıkları için dışlanması
gereken şey, beden ve zihin arasındaki tüm gerçek edimlerdir (III, 2 tanıtlama;
V, Önsöz). Bu nedenle, Zihin ve beden - sırayla birine ve diğerine olan şey-
özerktir. Fakat her şeye rağmen, tanrı tüm özniteliklere sahip tek bir töz
olarak, bir ve aynı düzene göre aynı öznitelik içinde karşılılık üretmeksizin
hiçbir şeyi üretmediği için ikisi arasında bir örtüşme vardır (II, 7, Yan not).
Böylece düşünce ve uzamda cisimlerin ve zihinlerin bir ve aynı düzeni olan bir
ve aynı düzen vardır. Fakat Spinoza’nın öğretisinin orijinalliği gerçek
nedensellik olmaksızın ne bu örtüşme tarafından ne de düzenin bu özdeşliği
tarafından tanımlanabilir. Gerçekte, benzer ilkeler kartezyenler arasında
ortaktır; beden ve zihin arasındaki gerçek nedensellik reddedilebilirken hala
ideal ya da duruma bağlı nedensellik savunulabilir. Bu ikisi arasında,
geleneksel olarak görüldüğü gibi, kendisine göre ruhun bir tutkusunun bedenin
bir edimine, ya da tam tersi biçimde, karşılık geldiği ideal bir karşılılık
kabul edilebilir. Onlar aynı “seviye” (haysiyet) ya da yetkinliğe sahip
olmaksızın bu ikisi arasında bir düzen özdeşliği kabul edilebilir; Örnek olarak
Leibniz, kendisinde cisim dizgelerinin ve zihin dizgelerinin sonuşmazlık
(kavuşmazlık(asymptote)) ve yansıtma
(projection) üstüne kuruldukları paralelizm kavramını gerçek nedensellik
olmaksızın kendi dizgesini tanımlamak için buldu. Spinozacı öğretinin
orjinalliği için neler söz konusu olacaktır? Nasıl oluyor da Spinoza’dan
kaynaklanmamasına rağmen paralelizm kavramı Ona tam olarak uyuyor?
Cevap, bedenler ve zihinler arasında, bedenin görüngüsü ve zihnin
görüngüsü arasında sadece bir “düzen” özdeşliğinin bulunmadığı olgusunda yatar
(izomorfizm). İki dizi arasında aynı zamanda bir “bağlantı” özdeşliği,
uzam ve düşünce arasında, birinde ve diğerinde meydana gelen şeyler arasında
eşit bir birleşim değeri, bir ilke eşitliği olarak vardır (izonomi ya da
eşdeğerlik). Tüm üstünlüğün tüm aşkınlık ve çokanlamlılığın Spinozacı
eleştirisi bağlamında, hiç bir öznitelik diğerinden üstün değildir ve hiçbiri
yaratıcı için korunmaz, hiçbiri yaratılmış varlıklara ve onların
yetkinsizliğine indirgenemez. Böylece cisim dizileri ve zihin dizileri eşit
ilkeler altında sadece aynı düzeni değil, aynı bağlantılar zincirini sunarlar.
Son olarak bir varlık özdeşliği vardır (izoloji). Bunun içinde aynı şey,
aynı değişim bir zihnin kipi altındaki düşüncenin özniteliğinde ve bir bedenin
kipi altındaki uzamın özniteliğinde üretilir. Bunun pratik sonucu
dolayımsızdır: geleneksel ahlaki görüşe karşıt olarak, beden için edim olan her
şey zihin için de edimdir ve zihin için tutku olan her şey beden için de
tutkudur (III, 2, Yan not: “Bedenimizin edim ve tutkularının düzeni, doğal
olarak, zihnin edim ve tutkularının düzenine uyar”).
Şu belirtilmelidir ki, zihnin ve bedenin paralelizmi fikir ve
kendi nesnesi arasındaki genel bir bilgibilimsel paralelizmin ilk
durumudur. Bu Spinoza’nın, kendisine göre bir sonucun bilgisinin kendi
nedeninin bilgisini içerdiği aksiyomu buluş nedenidir (I, Ax 4; II, 7,
Tanıtlama). Daha kesin olarak, Spinoza her fikir için karşılık gelen bir şeyin
olduğu (hiçbir şey onu var eden bir neden olmadan bilinemeyeceği için) ve her
bir şey için karşılık gelen bir fikrin olduğunu (Tanrı kendi özünün ve ondan
kaynaklanan her şeyin fikrini oluşturduğu için) kanıtlamıştır. Fakat bir fikir
ve onun nesnesi arasındaki paralelizm sadece özel bir öznitelik kapsamında
düşünülen bir düşünme kipi ve farklı bir kip arasındaki karşılık gelme, eşdeğer
olma ve özdeşliği işaret eder (bizim durumumuzda bildiğimiz tek başka öznitelik
olarak uzam: böylece zihin bedenin fikrinden başka bir şeyin fikri değildir).
Bunun tersine, paralelizmin kanıtlanmasının sonucu (II, 7, Yan not) tüm
öznitelikler kapsamındaki kipler, sadece kendi öznitelikleri içinde farklılık
gösteren kipler, arasındaki varlıkbilimsel bir paralelizme varır. İlk
paralelizme göre düşüncedeki fikir ve onun farklı bir öznitelikte olan nesnesi
bir ve aynı “bireyi” oluşturur (II, 21, Yan not); İkinciye göre tüm
öznitelikler kapsamında kipler bir ve aynı düzenlemeyi oluşturur. İkisinin
arasındaki ayrılık Tschirnhaus tarafından gösterilmiştir (LXV. Mektup):
her bir öznitelik kapsamında tek bir kip tözsel nitelemeyi ifade ederken,
düşüncede, biri “A” özniteliğine karşılık gelen kipi ifade eden, diğeri de “B”
özniteliğine karşılık gelen kipi ifade eden…çeşitli kipler ya da fikirler
vardır. “Sadece uzamda değil aynı zamanda sonsuz sayıda diğer yollarla da ifade
edilen aynı, belirli bir değişimi tasarlayan zihin, değişimi neden başka
herhangi bir öznitelik yoluyla ifade edildiği gibi değil de sadece uzam yani
insan bedeni aracılığıyla algılıyor?”
Fikirlerin bu çoğaltımı uzamdaki bir ayrıcalıktır. Fakat bu
düşüncenin özniteliğinin tek ayrıcalığı değildir. İkinci bir ayrıcalık, tekrarlama
içinde, bilinci oluşturan fikrin arttırılmasını kapsar: Bir nesneyi temsil
eden bir fikir düşüncenin öznitelikleri kapsamında biçimsel bir varlığın
kendisine sahiptir ve bundan dolayı onu sonsuza dek temsil edecek başka bir
fikrin nesnesidir. Dahası, üçüncü bir ayrıcalık, kavrayışta, fikir
sadece düşüncenin bu özniteliği kapsamındaki bu tözün bir kipi olsa da, fikrin
tözün kendisini ve onun özniteliklerini temsil etmek zorunda olduğu gücü
içerir.
Düşüncenin özniteliklerinin bu ayrıcalıkları Tanrı fikri veya
sonsuz zihnin karmaşık konumu üstüne temellendirilir. Tanrı fikri nesnel olarak
tözü ve öznitelikleri kavrar. Fakat düşüncenin özniteliği kapsamındaki bir kip
olarak şekillendirilmelidir. Sonuç olarak, biçimsel olarak birbirinden ayrık
özniteliklerin sayısı kadar çok sayıda fikir oluşturulmalıdır ve sonra her bir
fikir, kendi biçimsel varlığı içinde, nesnel olarak başka bir fikir ile
kavranmalıdır. Fakat bu ayrıcalıklar paralelizme engel oluşturmazlar, tersine,
onun iç düzeninin parçalarıdır. Varlıkbilimsel paralelizm (özniteliklerine göre
farklı tüm kipler için tek bir değişim) özlerin biçimleri ve varoluş güçleri
(düşünmeyi içererek) olarak tüm özniteliklerin eşitliği üstüne kurulmuşlardır.
Bilgibilimsel paralelizm, tamamen ayrı bir eşitlik olan iki güç, varolmanın
biçimsel gücü (tüm öznitelikler tarafından koşullanmış) ve düşünmenin nesnel
gücü (sadece düşünmenin gücü ile koşullanmış) üstüne kurulmuştur. Bilgibilimsel
paralelizmden varlıkbilimsel paralelizme bir geçit bulan, birliğin tözden
kiplere aktarımına sadece O hakim olduğu için, tekrar Tanrı fikridir (II, 4). Buna
göre paralelizmin son formülü şudur: Bir ve aynı değişim, her bir kipin
onu düşüncenin özniteliği kapsamında temsil eden fikir ile birlikte bir bireyi
oluşturmasıyla, her bir öznitelik kapsamındaki bir kip tarafından ifade edilir.
Paralelizimdeki düşüncenin özniteliğinin gerçek ayrıcalığı, bu apaçık görünen
kopukluklar ile karıştırılmamalıdır. Bu kopukluklar iki çeşittir: 1. Bedenin
zihin araştırması için bir kontrol modeli olarak alındığı, varolan kip
durumunda (II, 13, yan not; III, 2, yan not); 2. “Bedenle bir ilişki içinde
olmadığı”nın söyleneceği noktaya dek zihnin dışsal bir model olarak ele
alındığı kipsel öz durumunda (V, 20. Yan not). Her şeyden önce belirtilmelidir
ki, zihin oldukça katışık bir fikir olduğundan (II, 15), bu kopukluklar aynı
parçalarla ilgili değildirler. Beden modeli, varolan bedeni taşıyan bir fikir
olarak zihin için geçerlidir. Bundan dolayı beden modeli, imgelem adı
kapsamında kümelenen zihnin geçici tüm parçaları olan sahip olduğumuz
duygulanımların fikirleri için de geçerlidir (V, 20 yan not 21, 39, 40). Bunun
tersine, saf zihin modeli, bedenin özünü ifade eden bir fikir olarak zihin için
geçerlidir. Bundan dolayı saf zihin modeli Tanrı fikri ve diğer şeylerin
fikirleri ile olan içsel ilişkisi içinde düşünülen, zeka diye adlandırılan
zihnin ebedi parçası, kendisi olduğumuz fikir, için de geçerlidir. Kopukluklar,
sadece bu biçimde kavrandıkları zaman açıkça görünürler. Bu ilk aşamada, hiçbir
şekilde, bedene zihin üstünde bir ayrıcalık verme sorunu değil, bilinçten
yoksun olan zihin güçlerinin, paralel bir tarzda, keşfedilmeleri için beden
güçlerinin bir bilgisini edinme sorunudur. Böylece “ruhun” beden üstünde kabul
edilen gücü adına bilinci uyandırıp hızlıca karar vermek yerine, bedeni onu
bildiğimizden çok, zihni de bilincinde olduğumuzdan çok keşfetmemize götüren
güçlerin bir karşılaştırımıyla ilgilenilecektir (II, 13, yan not). İkinci
durumdaki sorun da zihne beden üstünde bir ayrıcalık vermek: zihnin olduğu
gibi, şu ya da bu nedenin tikel bir özü vardır (V, 22). Bu özün sadece o zihnin
özünü kuran fikir (kendisi olduğumuz fikir) tarafından ifade edildiği sürece
göründüğü doğrudur. Fakat bunun içinde hiç bir idealizm yoktur; Spinoza’nın
bilgibilimsel paralelizmin aksiyomlarını ele alarak, açık kılmaya çalıştığı tek
şey, kiplerin özlerinin kendi aracılığı yoluyla düşünülmeleri gereken bir
nedene sahip olduklarıdır; Böylece bedenin özünü ifade eden ve bunun nedeni
yoluyla özü kavramamızı sağlayan bir fikir vardır (V, 22 ve 30).
KİP. - “Bir tözün duygulanımları: bu başka bir şeyin
içinde olan ve başka bir şey yoluyla düşünülen bir tözün duygulanımlarıdır.” (Ethika
I, tanım 5). Kendinde varlık (töz) ve başka bir şey içinde olan varlık (I, Ax.
1) alternatifinin ikinci kısmını kurar.
Tözlerin ve kiplerin varlıkbilimsel ilişkisini özlerin ve
niteliklerin bilgibilimsel ilişkisi ile ve neden ve sonucun fiziksel ilişkisi
ile özdeşleştirmesi Spinozacılığın önemli noktalarından biridir. Neden ve sonuç
ilişkisi, nedenin, kendisi yoluyla, üretmek için kendi içinde kaldığı bir
içkinlikten ayrılamaz. Bunun tersine, öz ve nitelikler arasındaki ilişki
kendisi yoluyla niteliklerin sonsuzluklar olarak varolduğu bir devimsellikten
ayrılmazdır. Bu nitelikler, kendisini zihinde açıklayan ya da
ifade eden töz tarafından üretilmeksizin, tözü açıklayan zihin
tarafından türetilmezler ve sonunda, kendisi yoluyla türetildikleri bir öze
katılırlar. Bu iki özellik kiplerin varoluş ve öz bakımından tözden ayrı
olmasında uzlaşır ve yine de tözün özünü kuran bu aynı özniteliklerin içinde
üretilirler. Tanrının “kiplerin bir sonsuzluğunda şeylerin bir sonsuzluğunu”
üretmesi (Ethika I, 16) sonuçların, aslında şeyler oldukları,
kendilerine ait bir öze ve varlığa sahip, fakat kendilerinin içinde
üretildikleri özniteliklerden ayrı varolmayan ve bir varlığa sahip olmayan, gerçek
varlıklar oldukları anlamına gelir. Bu şekilde, varolan şey (kendisine Varlığın
atfedildiği şey) tam anlamıyla aynı şey (töz ya da kipler) olmadığından,
Varlığın bir tek-anlamlılığı (öznitelikler) vardır.
Spinoza, tekrar tekrar, kiplerin tamamen yapıntılara ya da akıl
varlıklarına indirgenemezliğinin önemini vurgular. Bunun nedeni, kiplerin
orjinal ilişkiler gerekseyen bir özelliğe sahip olmayışlarıdır (örneğin kipteki
çeşitliliğin birliği. Oldenburg’a XXXII. Mektup). Kipin özelliğinin
kendi sonluluğuyla ilgisi ona karşılık gelen sonsuz çeşidiyle olan ilgisinden
daha azdır.
Dolayımsız sonsuz kip (düşünce durumunda
sonsuz zihin, uzam durumunda hareket ve dinginlik) doğa tarafından değil, kendi
nedeni tarafından sonsuzdur. Bu sonsuz olan, birbirinden ayrılmaz sonsuz sayıda
edimsel parçaları birleştirir (örneğin özlerin fikirlerini tanrı fikrinin
parçaları olarak ya da zihinleri sonsuz zihnin parçaları olarak; bedenin
özlerini öğesel güçler olarak). Uzam söz konusu olduğunda, dolayımlı sonsuz
kip Facies totius universi, varolma olarak kiplerin belirlenimlerini
yöneten hareket ve dinginliğin tüm ilişkileridir; ve hiç şüphesiz, düşünme söz
konusu olunca da, varolma kiplerinin fikirleri olarak fikirlerin
belirlenmelerini yöneten ideal ilişkilerdir. Böylece sonlu bir kip : 1.
dolayımsız sonsuz kip içinde birbirleriyle tamamen uyuşan öteki özlerin
sonsuzluğundan, onun özü tarafından, 2. kendi varoluşu tarafından dolayımlı
sonsuz kip içinde işaret edilen farklı ilişkiler altında onun nedenleri olan
diğer varolma kiplerinin sonsuzluğundan, 3. ya da, son olarak, her varolma
kipinin kendi ilişkisi kapsamında sahip olduğu uzamsal parçaların
sonsuzluğundan ayırt edilemez.
DOĞA. - Natura naturans
(töz ve neden olarak) ve natura naturata (sonuç ve kip olarak)
karşılıklı bir içkinlik yoluyla birbirlerine bağlanmışlardır: Neden, bir
yandan, üretmek için kendi içinde kalır; diğer taraftan, sonuç ya da ürün
nedenin içinde kalır (Ethika I, 29 yan not). Bu ikili durum, başka hiç
bir belirleme olmadan, Doğa hakkında genel olarak konuşmamızı sağlar.
Naturalizm bu durumda, tek anlamlılığın üç biçimini karşılar: özniteliklerin
tek anlamlılığı, özniteliklerin Tanrı’nın özünü, aynı şekilde, doğalaşan doğa
olarak kurdukları ve kiplerin özlerini doğalaştırılmış doğa olarak içerdikleri yer;
nedenin tek anlamlılığı, her şeyin nedeninin doğalaştırılmış doğanın kaynağı
olarak Tanrıya yüklendiği yer. Yine bu anlamdadır ki doğalaşan doğanın kaynağı
olarak Tanrı kendisinin nedenidir; kipselliğin tek anlamlılığı, zorunluluğun
doğalaştırılmış doğanın düzenini ve doğalaşan doğanın düzenlenmesini nitelediği
yer.
Doğalaştırılmış doğanın bir düzenine gelince çeşitli anlamlar
ayırt edilmelidir: 1. Farklı öznitelikler içinde olan şeyler arasındaki
örtüşme; 2. her öznitelik içinde şeylerin bağlantısı (dolayımsız sonsuz
kip, dolayımlı sonlu kip, sonlu kipler); 3- İlahi gücün parçaları olarak
kiplerin tüm özlerinin birbirleriyle içsel uyuşumu; 4. özlerine göre varolma
kiplerini belirleyen ilişkilerin oluşması, ebedi yasalara göre gerçekleşen bir
oluşum (kendi bağı kapsamında varolan bir kip diğer belli bir kısımla da
birleşir; Fakat onun bağı diğerleri tarafından dağıtılabilir - böylece bu içsel
bir düzeni, varoluşlar arasıdaki uyuşum ya da uyuşmazlıkların bir düzenini
içerir. Ethika II, 29 Yan not: V, 18 yan not); 5. ilişkiler bütünlüğünün
düzenini göz önüne almaksızın birbiri üstünde yer alan varolma kiplerinin
dışsal karşılaşmaları (bu durumda, upuygun olmayan dışsal bir düzenle karşı
karşıyayız: bütünlüğe giren ilişkilerin akla uygun düzenini izlemediği için
“rasgele” olduğu söylenen fakat her yinede doğrudan doğruya çalışan dışsal bir
belirlenimciliğin yasalarına itaat ettiği için de zorunlu olan karşılaşmalar
düzeni, “Doğa’nın genel düzeni”; krş. II, 29. Mektuplaşma ve II, 36, kendisine
göre upuygun olmayan bir düzeninin var olduğu).
ZORUNLU. - Var olan şeyin tek kipliği Zorunlu’dur; ya
kendisi ya da kendi nedeninden dolayı varolan her şey zorunludur.
Böylece, zorunluluk tek anlamlı olanın üçüncü motifidir (özniteliklerin ve
nedenin tek anlamlılığından sonra kipselliğin tek anlamlılığı)
Zorunlu olan şey: 1. kendi özü tarafından içerildiği sürece tözün
varoluşu; 2. “tüm her şeyin nedeni”nin kendisinin nedeni ile aynı anlamda
anlaşıldığı sürece kiplerin bir sonsuzluğunun tözü tarafından gerçekleştirilen üretim;
3. kendi mutlak doğası içinde düşünülen ya da sonsuz bir değişim ile nitelenen
öznitelik içinde üretildikleri sürece, sonsuz kipler (onlar kendi nedenlerinden
dolayı zorunludurlar); 4. Hepsi birbiriyle uyuşan ve dolayımlı sonsuz kipin
kurucu parçalarının gerçek sonsuzluğunu oluşturan sonlu kiplerin özleri
(bağıntısal zorunluluk); 5. Kiplerdeki hareket ve dinginlik ilişkilerine göre
varoluşun oluşumları; 6. Varolma kipleri arasındaki, ya da önsel ilişkiler ve
her biri bunun sonucu olan belirlenimler kapsamında onlara katılan uzamsal
parçalar arasındaki tamamen dışsal karşılaşmalar: doğum, ölüm, duygulanımlar
(doğrudan doğruya zorunluluk).
Olanak ve koşul kategorileri yanılsamadırlar, sonlu varolma
kipinin düzenlenmesi üstüne temellenmiş yanılsamalardır. Kipin özü kendi
varoluşunu belirlemez; böylece eğer sadece kipin özünü düşünüyorsak, onun
varoluşu ne ortaya konulmuş ne de dışlanmıştır. Kip koşullu olarak kavranmıştır
(Ethika, IV, tanım 3). Kipi var eden dışsal nedenleri ya da belirlenimleri
göz önüne alacak olsak bile (krş. #6)
onu sadece olanaklı olarak kavrarız. Burada bu belirlenimlerin kendilerinin
edimsellik için belirlenip belirlenmediklerini bilmeyiz. Her durumda, her iki
açıdan, ebedi doğrular ya da yasalar olarak ilişkiler açısından ve dış
belirlenimler ya da belirli nedenler açısından, varoluş zorunlu olarak
belirlenir (#5,ve
#6) Böylece koşul ve
olasılık sadece bilgisizliğimizi ifade eder. Spinoza’nın eleştirisi iki zirveye
ulaşır: Doğada hiçbir şey olanaklı değildir; varolmayan kiplerin özleri yasa
koyucu ilahi bir zihnin içindeki modeller ya da olasılıklar değildirler. Doğada
hiçbir şey koşullu değildir; varolanlar, bir prensin farklı bir dünya ve farklı
yasalar seçebilmesine benzer bir tarzda, ilahi bir istencin edimi yoluyla
üretilemezler.
OLUMSUZLAMA. - Spinozacı olumsuzlama kuramı (olumsuzlamanın
kökten elemesi ve bir soyutlama ve bir yapıntı olarak onun durumu) daima,
olumlu ayrım ve olumsuz belirlenim arasındaki fark üstüne
temellenir: her belirlenim olumsuzlamadır (Mektup L, Jelles’e ).
1. Öznitelikler gerçekten ayrıktırlar; her birinin doğası
diğerine gönderme yapmaksızın kavranmalıdır. Her biri kendi türü ya da doğası
içinde sonsuzdur ve aynı doğadan bir şey tarafından sınırlandırılamaz ya da
belirlenemez. Özniteliklerin birbirlerine karşıtlıkları tarafından
tanımlandıkları söylenemez: Gerçek ayrımın mantığı her bir doğayı kendi içinde
kendi bağımsız olumlu özü yoluyla tanımlar. Her doğa olumlu, bunun için kendi
türü içinde sınırsız ve belirlenmemiş böylece de zorunlu biçimde vardır (Mektup
XXXVI, Hudde’ye). Sonsuz öz olumluluğa karşılık gelirken, zorunlu varoluş
da olumlamaya karşılık gelir (Ethika 1, 7 ve 8). Karşıtlık olmaksızın,
kendi ayrımları sayesinde, kesinlikle gerçekten ayrık olan tüm öznitelikler,
aynı zamanda özünü ve varlığını ifade ettikleri bir ve aynı töze
yüklenmelerinin nedeni budur (I, 10, yan not, 1 ve 19). Öznitelikler hem tözün
özünün olumlu biçimleri hem de onun varoluşunun olumlayıcı biçimleridirler.
Gerçek ayrımın mantığı eş-özsel olu mlulukların
ve eş-varoluşsal olumlamaların bir mantığıdır.
2-) Sonlu kesin olarak sınırlandırılmış ve belirlenmiştir: Kendi
doğası içinde aynı doğaya sahip başka bir şey tarafından sınırlanmıştır; Onun
varlığını şu yerde ve bu zamanda veya öyle ya da böyle bir anda olumsuzlayan
bir şey tarafından kendi varlığı içinde belirlenir. Spinozacı modo certo et
determinatio tam olarak şu anlama gelir: sınırlanmış ve belirlenmiş kip
içinde. Varolan sonlu kip kendi özü içinde sınırlanmış ve kendi varoluşu içinde
belirlenmiştir. Sınırlama, onun özüyle, belirlenim ise onun varoluşuyla
ilgilidir: olumsuzun iki biçimi. Tüm bunlar ancak, kip kendi içinde, onun
varlığına neden olan şeyden ayrı, öz ve varoluş içinde düşünüldüğü zaman,
sadece soyut olarak doğrudurlar.
Kipin özü bir güç derecesidir. Kendi içinde bu derece bir sınıra
ya da bağa, öteki derecelere bir karşıtlığa değil kendilerinin ortak nedeni
sayesinde tüm özlerin ya da derecelerin birbirine uydukları ve sonsuz bir küme
oluşturdukları içsel bir olumlu ayrıma işaret eder. Varolma kipi söz konusu
olduğunda, onun varolma ve edim açısından, diğer kiplere karşıt olması ve daha
çok ya da daha az yetkin duruma geçmesi için belirlendiği doğrudur. (1) Onun
varolmasının belirlendiğini söylemek bir parçalar sonsuzluğunun, onun özünü belirleyen
ilişkiler içine girmeksizin belirleneceğini söylemektir. Bu dışsal parçalar
onun özüne katılırlar, fakat onu kurmazlar; Bu kip henüz var olmasa da ya da
artık varolmasa da bu özün hiç bir eksiği yoktur (IV, önsözün sonu). O
varolduğu sürece tüm parçaları yoluyla kendi varoluşunu olumlar: Bunun için
onun varoluşu yeni bir ayrım, kendisi tarafından özün süreye katıldığı dışsal
bir ayrım, çeşitidir (III, 7); (2) Varolma kipi, onu kendi parçalarını yıkmakla
tehdit eden öteki kiplere karşı durur; o zararlı ya da yararlı öteki kipler
tarafından duygulandırılır. O kendi parçalarının duygulanımlarına bağlı olarak
kendi edim gücünü artırır ya da daha az yetkin duruma geçer (neşe ve keder).
Fakat o, her kipte kendi deneyimlediği duygulanımlar bağlamında edinebileceği
kadar yetkinlik ya da edim gücüne sahiptir. Böylece onun varoluşu sadece kendi
nitelikli duygulanımlarına (her zaman olumlu bir şey içeren) göre değişim
göstererek bir olumlama olmayı sürdürür; varolma kipi daima bir var olma gücünü
olumlar (vis existendi; duyguların genel tanımı).
Kiplerin varoluşu değişken bir olumlamalar dizgesidir ve kiplerin
özü çoklu bir olumluluklar dizgesidir. Spinozacı ilke mutlak olarak hiçbir
şeyde hiçbir şey eksik olmadığı için olumsuzlamanın hiçbir şey olduğunu iddia eder.
Olumsuzlama nedenin bir varlığıdır. Ya da onları bir ve aynı yapıntı ideale
dayatmak için tüm ayrık varlık çeşitlerini birlikte kümelendirmemizin sonucu
olan, kendisine dayanarak onlardan biri ya da diğerinin ideale uymadığını
söylediğimiz, bir karşılaştırma varlığıdır (Mektup XIX, Blybergh’e). Bu,
taşın insan olmadığını, köpeğin daire olmadığını, dairenin küre olmadığını
söylemek kadar anlamlıdır. Hiç bir doğada, diğer bir doğayı oluşturan ya da
diğer doğaya ait olan şey eksik değildir. Böylece, kendi özünü kuran şey
bağlamında olabileceği kadar yetkin olan bir öznitelikte diğer özniteliğin
doğası eksik değildir; bir varolma kipi bile daha az bir yetkinliğe geçtiği
sürece kendiyle karşılaştırıldığında (ör. körleşme ya da hasta ve nefret dolu
olmak) şimdi onun özüne ait olan duygulanımlar bağlamında daima olabileceği
kadar yetkindir. Bir varlığın, kendisiyle karşılaştırılması başka bir varlıkla
karşılaştırılmasından daha fazla doğrulanır değildir (.Mektup XXI,
Blyenbergh’e). Kısaca, her eksiklik bir olumsuzlama ve bir olumsuzlama ise
hiçbir şeydir. Olumsuzu elemek için ona karşılık gelen sonsuzun çeşidi içinde
her şeyi yeniden birleştirmek yeterli olacaktır (böyle bir sonsuzun ayrımı
desteklemeyeceği yanlıştır).
Kendisine göre olumsuzlamanın hiçbir şey olduğu (hiçbir özelliği
olmayan hiçlik) argüman, sözde Kant öncesi denilen dönemde yaygın olarak
görülür. Fakat Spinoza ona derin orijinal bir anlam verir. Onu yaratılış
varsayımına geri götürerek ve varlık olmayanın ya da hiçliğin asla bir şeyin
doğasında içerilmediğini göstererek, tamamıyla yeniden değerlendirir. “Şeyin
doğasının bu sınırlamayı gereksediğini söylemek… hiçbir şey söylemektir. Şeyin
doğası o varolmadıkça hiçbir şey gereksemez” (Kısa Deneme, I, bölüm 2, 5, n.
2). Gerçekte, olumsuz olan, Spinoza’nın kederden türeyen tüm tutkuları kökten
eleştirmesi yoluyla, elimine edilir.
SAYI. Krş. Soyutlamalar.
İTAAT. Krş. İşaret, Toplum.
DÜZEN. Krş. Doğa.
TUTKU. Krş. Duygulanımlar
OLANAKLI. Krş. Zihin, Zorunlu.
GÜÇ. - Ethika’nın temel noktalarından
biri, Tanrı’nın, bir despotun ya da aydınlanmış bir prensin gücüyle andırılan
bir kudrete (potestas) sahip oluşunun reddini içerir. Tanrı istenç
değildir. Yasa koyucu bir zihin tarafından aydınlatılmış bir istenç de değildir.
Tanrı kendi istenci yoluyla fark edeceği olasılıkları kendi zihninde kavramaz.
İlahi zihin sadece, kendisi aracılığıyla Tanrının kendi özünden ve bu özden
çıkan şeyden başka hiç bir şeyi kavramadığı bir kiptir; onun istenci, sadece,
kendisine göre tüm sonuçların onun özünden ya da onun kavradığı şeylerden
çıktıkları bir kiptir. Böylece o bir potestas’a değil, sadece kendi
özüyle özdeş olan bir potentia’ya sahiptir. Bu güç yoluyla tanrı aynı
zamanda kendi özünden çıkan tüm şeylerin nedenidir ve kendisinin, kendi özü
tarafından içerilmiş kendi varoluşunun nedenidir (Ethika, 1, 34).
Her potentia, etkin ve gerçek edimdir. Güç ve edimin
özdeşliği şu şekilde açıklanır: Hiçbir güç bir duygulanım yetisinden ayrılmaz
ve duygulanım yetisi onu gerçekleştiren duygulanımlarla sürekli olarak ve
zorunlu olarak doldurulur. Burada potestas kelimesi meşru bir kullanıma
sahiptir: “Tanrı’nın gücü içinde olan her şey, (in potestate), zorunlu
olarak ondan çıktığı için kendi özü tarafından anlaşılmalıdır” (I, 35). Başka
bir deyişle, öz olarak potentia’ya, duygulanımlar ya da pratik olamayan
fakat bu duygulanımların etkin nedeni olmakla Tanrı’nın zorunlu olarak ürettiği
kipler tarafından doldurulan bir duygulanım yetisi olarak bir potestas
karşılık gelir.
İlahi güç iki katlıdır: her şeyi üretme gücünü içeren, varolmanın
mutlak bir gücü; öz-kavrayışın tüm üretilen her şeyi kavrama gücüyle ilgili
mutlak bir gücü. İki güç Mutlağın iki yarısı gibidirler. Onlar bildiğimiz iki
sonsuz öznitelikle karıştırılmamalı; Uzamın özniteliğinin var olma gücünü
tüketmediği fakat sonrakinin a priori şekilde biçimsel koşullar
olarak tüm özniteliklere sahip koşulsuz bir bütünlük olduğu açıktır. Düşüncenin
özniteliğine gelince, o tüm fikirler kendisi yoluyla bu özniteliğin içinde var
oldukları biçimsel bir varlığa sahip oldukları için, var olma gücüyle ilişkili
olan bu biçimsel koşulların bir parçasını biçimlendirir. Düşüncenin
özniteliğinin başka bir özelliğe sahip olduğu doğrudur: kendi başına o,
düşünmenin mutlak gücünün a priori şekilde koşulsuz bir bütünlük olarak
sahip olduğu nesnel koşulun tümüdür. Bu kuramın, paralelizmle uyuşmaması
bir tarafa, nasıl onun özsel bir unsuru olduğunu gördük. Önemli olan şey edim
gücüne göre değişen özniteliklerin kesin eşitliğini ve mutlak öze göre değişen
iki gücün kesin eşitliğinin birbirine karıştırılmamasıdır.
Kipin özü ise bir güç derecesi, ilahi gücün bir parçası, vb.,
yeğin bir parça ya da bir yeğinlik derecesidir: “İnsan’ın gücü, kendi gerçek
özü yoluyla açıklandığı sürece, Tanrı’nın ya da Doğa’nın sonsuz gücünün
parçasıdır” (IV, 4). Kip varoluşa geçince, uzamsal parçaların bir sonsuzluğu,
onun özü ya da gücünün derecesine karşılık gelen bağ kapsamına girmek için
yokluktan meydana gelir. Ancak bu şekilde, bu özün kendisi çaba ya da
iştah olarak belirlenir (Ethika III, 7). O gerçekte varoluşta direnmeye
eğimlidir. kipsel öz, kesinlikle bir olasılık olmadığı , kendisinde eksik
hiçbir şey bulunmayan fiziksel bir gerçeklik olduğu için, varoluşa geçme
eğilimi taşımaz; fakat, kip bir defa varolmak için, kendi bağıntısı ile uzamsal
parçaların bir sonsuzluğunu kendi kapsamına almak için belirlendiğinde,
varoluşta direnme eğilimi taşır. Direnmek dayanmaktır; çaba belirsiz bir
süreyi içerir (III, 8).
Duygulanım yetisinin (potestas) bir güç (potentia)
olarak Tanrı’nın özüne karşılık gelmesi gibi duygulandırılım yeteneği (aptus)
bir güç derecesi (conatus) olarak var olan kipin özüne karşılık gelir. Çabanın,
ikinci belirlemede, duygulanım yetisini korumak ve geliştirmek için bir eğilim
olmasının nedeni budur (IV, 38). Bu yeti mefhumuyla ilgili olarak krş. Ethika
II, 13 yan not; III, post. 1 ve 2; V, 39. Bunu kapsayan ayrım: töz durumunda,
duygulanım yetisi, zorunlu olarak, töz onları ürettiği için (kiplerin
kendileri) etkin duygulanımlarla doldurulur. Varolma kipi durumu söz konusu ise
onun duygulandırılım yetisi de her an gerçekleştirilmektedir; ilk önce, onların
upuygun nedeni olarak kipe sahip olmayan, diğer var olan kipler tarafından onun
için de üretilen duygulanımlar (affectio) ve duygular (affectus)
tarafından gerçekleştirilmektedir; bu duygulanımlar ve duygular bundan dolayı
imgeler ve tutkulardır. Hisler-duygular (affectus), kesinlikle, çaba
bunu ya da şunu yapmak üzere onda gerçekleşen bir duygulanım (affectio)
tarafından belirlendiği zaman onun oluşturduğu motiflerdir. Çabayı
belirleyen bu duygulanımlar bilincin bir nedenidir: Bu ya da şu duygu altında
kendi bilincine varan çaba, her zaman bir şey için olan bir istek olarak
adlandırılır (III, isteğin tanımı).
Böylece, bir kip varolduğu andan itibaren bir güç derecesi
olarak onun özünün neden bir conatus, bir çaba ya da eğilim olarak belirlendiği
anlaşılabilir. Varoluşa geçmek için değil, varoluşu korumak ve olumlamak için
bir eğilimdir. Bu, gücün artık gerçek olmadığı anlamına gelmez; Kipin saf
özlerini düşündüğümüz sürece onların tamamı ilahi gücün yeğin parçaları olarak
birbirleriyle uyuşurlar. Aynı şey varolma kipleri için doğru değildir; uzamsal
parçalar onun özüne, ya da güç derecesine karşılık gelen bağ kapsamında her
birine ait oldukları sürece, bir varolma kipi daima diğerinin parçalarını yeni
bir ilişkiye sokmaya çalışabilir. İlişkisi bu şekilde dağılan varolma kipi
sonuçta zayıflar ve hatta ölür (IV, 39). Bu durumda onun belirsiz bir süre
olarak kapladığı süre hiçlikten kesilir. Bundan dolayı, burada her şey güçlerin
bir çekişmesidir: varolma kipleri birbirleriyle zorunlu olarak uyumlu
değildirler. “Doğada kendisinden daha güçlü ve kuvvetlisi bulunmayan bir şey
yoktur. Bu ne olursa olsun onu parçalayacak daha güçlü başka bir şey olacaktır”
(IV, ax). “Bu aksiyom ancak belirli bir zaman ve yer ile ilişkili olarak
düşünüldükleri sürece tekil şeylerle ilgilidir” (V, 37, Yan not). Eğer ölüm
kaçınılmaz ise, bu tamamıyla ölüm varolma kipine içsel olduğundan değildir;
Bunun tersine, varolma kipi dışsal olana zorunlu olarak açık olduğu ve
tutkuları zorunlu olarak deneyimlediği için, kendi yaşamsal bağlarından birini
riske atabilecek yetenekte diğer varolma kipleriyle zorunlu olarak karşılaştığı
için, onun karmaşık ilişkileri kapsamında ona bağlı olan uzamsal parçalar
sürekli hiçlik tarafından belirlenip, duygulandırıldıkları içindir. Kipin
özünün varoluşa geçmek için hiç bir eğilimi olmadığı gibi, varoluşunu
kaybetmekle sadece özün kendisini oluşturmayan uzamsal parçaları yitireceği
için hiçbir şey kaybetmez. “şeylerin süresi kendi özlerinden belirlenemeyeceği
için, hiçbir şey daha uzun süre varolmadığı için, daha uzun süre varolmada
direndiler diye daha mükemmel olmayacaklardır” (IV, önsöz).
Böylece bir güç derecesi olarak kipin özü, kip varolur
varolmaz sadece bir çaba y a da conatus
ise, bunun nedeni özün öğesinde zorunlu olarak uyuşan güçlerin (yeğin parçalar
olarak) varoluş öğesi içinde artık uyuşmamalarıdır (uzamsal parçalar her bir
güce geçici olarak katıldıkları sürece). Gerçek öz sadece varoluşta bir çaba,
onu daima alt edebilecek öteki güçlerle bir karşılaştırma olarak belirlenir
(IV, 3 ve 5). Buna göre iki durum arasında ayrım yapmak zorundayız: Varolma
kipi kendiyle uyuşan diğer varolma kipleriyle karşılaşır ve onların bağını
kendi bağıyla bütünlük içine sokar (ör., çok farklı yollarla, bir gıda, sevilen
bir varlık, bir birlik); ya da varolma kipi kendiyle uyuşmayan ve onu
dağıtmaya, parçalamaya eğilimli ötekilerle karşılaşır (bir zehir, nefret edilen
bir varlık, bir düşman). İlk durumda, varolma kipinin duygulandırılma yetisi
neşe ve sevgi üstüne temellenmiş duygular olan neşeli hisler-duygular ile,
diğer durumda ise keder ve nefret üstüne temellendirilmiş olan hasta
hisler-duygular ile doldurulmuştur. Duygulandırılma yeteneği, her durumda
verili duygulanımlara göre zorunlu olarak gerçekleştirilir (karşılaşılan
nesnelerin fikirleri). Hastalık bile, bu anlamda bir gerçekleştirimdir. Fakat
iki durum arasındaki ana fark şudur: keder durumunda gücümüz bir çaba
olarak tümüyle acı kaynağını keşfetmek ve ona neden olan nesneyi uzaklaştırmak
ve parçalamak için çalışır. Gücümüz dondurulur ve tepki vermekten başka bir şey
yapamaz. Neşe durumunda, bunun tersine, gücümüz artar. Ötekinin gücüyle bir
araya gelir ve sevilen nesneyle birleşir (IV, 18). Duygulanım yetisi sabit
varsayıldığında bile, gücümüzün bir kısmının keder duygulanımlarıyla
azalmasının ya da sınırlanmasının, neşe duygulanımlarıyla da artmasının ya da
geliştirilmesinin nedeni budur. Şu söylenebilir ki, neşe edim gücümüzü
artırır üzüntü ise azaltır. Conatus, neşeyi deneyimlemek, edim gücünü
arttırmak, neyin neşe nedeni olduğunu, neyin bu nedeni koruyup ileri
götürdüğünü imgeleme ve bulma çabasıdır; aynı zamanda, kederi dönüştürmek için
kederin nedenini parçalayan şeyi imgeleme ve bulma çabasıdır (III, 12, 13 vb.).
Gerçekte verili bir duygulanım fikri tarafından şu ya da bunu yapmak için
belirlendiği sürece his-duygu conatusun kendisidir. Kipin edim gücü
(Spinoza’nın ara sıra varolma kuvveti dediği duyguların genel tanımı) böylece
kip varolduğu sürece özü aynı kalsa da ve duygulandırılma yetisinin sabit
olduğu varsayılsa da çok sayıda değişmeye maruz kalır. Bunun nedeni, neşe ve
ondan kaynaklanan şeyin duygulandırılma yetisini doldurmasına bağlı olarak edim
gücü ya da varolma kuvvetinin artmasıdır; bunun tersi keder için doğrudur.
Böylece conatus edim gücünü artırmak ya da neşeli tutkular deneyimlemek
için bir çabadır (üçüncü belirleme, III, 28).
Duygulandırılma yeteneğinin sabitliği sadece bağıldır ve belirli
sınırlar içinde içerilir. Elbette aynı birey bir çocuk, bir yetişkin ve bir
yaşlı olarak ya da iyi ve kötü sağlığa sahip bir kişi olarak aynı duygulanım
yetisine sahip değildir (IV, 39, Yan not; V, 39, Yan not). Bunun için edim
gücünü artırma çabası, edim gücünü geliştirme çabasından ayırt edilemez (V,
39). Conatusun çeşitli tanımlarını uzlaştırmakta hiç bir zorluk
görmüyoruz: Mekanik (koruma, sürdürme, direnme); devimsel (artış, çoğalma);
açıkça diyalektik (karşı durana karşı oluş, reddedeni reddetme). Özün
olumlayıcı bir kavranışına dayanan ve ondan türeyen her şey: Tanrı’daki özün
bir olumlaması olarak güç derecesi; varoluştaki özün bir olumlaması olarak bir conatus;
hareket ve dinginlik ilişkisi ya da en yüksek ve en aşağı bir konum olarak
duygulanım yetisi; bu olumlu sınılar içinde edim gücünün
çeşitlemeleri ya da varolmanın kuvveti.
Her durumda conatus varolan kipin hakkını
tanımlar. Belirleyici duygular kapsamında (neşe ve keder, sevgi ve nefret)
verili duygulanımlar aracılığı ile (nesnelerin fikirleri) varolmayı
sürdürmek için (benimle uyuşmayanı, zarar vereni parçalamak, bana faydalı olanı
ya da uyanı korumak) yapmaya belirlendiğim şey tamamıyla kendi doğal
hakkımdır. Bu hak benim gücümle sıkıca özdeştir ve çaba, ilk temel, pirimum
movens, etkin neden olup son neden olmadığı için bir erekler düzeninden ve
bir ödevler ölçünmesinden bağımsızdır. Bu hak “mücadelelere, nefretlere,
öfkeye, kandırmaya ya da iştahın karar verdiği hiç bir şeye” karşı değildir (Tanrıbilimsel-Siyasal
Deneme, bölüm 16; Siyasal Deneme, Bölüm 2, 8). Akıllı insan ve aptal
insan duygulanımlarında ve duygularında farklılık gösterir. Fakat her ikisi de
bu duygulanım ve duygulara göre varolmada direnmek için mücadele ederler; Bu
duruş noktasında onların farkı sadece bir güç farkıdır.
Conatus, herhangi bir güç durumu gibi, daima etkindir.
Fakat ayrım, edimi kendi kapsamında gerçekleştiren koşullarda yatar. Varolmada
direnmek için mücadele eden -kendi doğal hakkına göre- bir varolma kipi, onu
hiçlikten belirleyen duygulanımlara ya da duygulara bağlı olarak diğer kiplerle
raslantısal karşılaşma riski taşıdığı sürece fark edilebilir: kendi edim gücünü
artırmak için, onu tehdit eden şeyi yıkarak neşeli tutkular deneyimlemek için
mücadele eder (III, 13, 20, 23, 26)., kendilerinden kaynaklandıkları keder ve
nefret tarafından zehirlenen yıkmanın bu neşeleri durumundan ayrı olarak,
(III, 47) karşılaşmaların raslantısal doğası bizim her zaman için bizi
parçalayacak daha güçlü bir şeyle karşılaşma riski taşıdığımız anlamına
(Tanrıbilimsel Siyasal Deneme, bölüm 16; Siyasal Deneme, bölüm 2) ve en
elverişli durumlarda bile, uyuşmaz ve düşmanca özellikleri kapsamında öteki
kiplerle karşılaşacağımız anlamına gelir (IV, 32, 33, 34). Bu direnme, edim
gücünü artırma, neşeli duygular deneyimleme, duygulanım yetisini genişletme
çabasının daima doyurulmuş olmasının neden çok önem taşımadığını gösterir; O
sadece, insanın kendi karşılaşmalarını düzenlemek için mücadele ettiği erime
kadar; onun öteki kiplerin kendi doğasıyla uyuşanları ve birleşime girenleriyle
karşılaştığı ve onlarla içinde onunla uyuşup düzene girdikleri özelliklere
uygun olarak karşılaştığı erime dek ilerler. Bu çaba Kentin ve daha derin
anlamda Aklın çabasıdır. Akıl insanı sadece, hâlâ tutkular alanına bağlı kendi
edim gücünü artırmaya değil, fakat aynı zamanda bu gücün biçimsel özelliğini
taşımaya ve Aklın oluşturduğu upuygun fikirlerden çıkan etkin neşeleri
deneyimlemeye götürür. Conatus başarılı bir çaba olarak ya da edim gücü
edinilmiş bir güç olarak (ölüm onun için bir son olsa bile) Erdem olarak
adlandırılırlar. Erdemin, kendi gerçekleşme koşulları altında, uygulayıcısı
tarafından onu sahiplenilebilir kılan etkin bir neden olarak, conatusdan
ve güçten başka bir şey olmayışının nedeni budur (IV, tanım 8; IV, 18, yan not;
IV, 20; IV, 37 yan not 1). Conatus’un upuygun bir ifadesi varolmada
direnme ve Aklın rehberliğinde edimde bulunma (IV, 24) çabasıdır; bilgiye,
upuygun fikirlere ve etkin hislere götüren şeyi edinmektir (IV, 26, 27, 35; V,
38).
Tanrının mutlak gücünün iki katlı - bir varolma ve üretme
gücü, bir düşünme ve kavrama gücü- olması gibi derece olarak kipin gücü de iki
aşamalıdır: varolma kipiyle ilişkili olarak ve özellikle bedenle ilişkili
olarak olumlanan duygulandırılma yeteneği; ve düşüncenin özniteliğinde
düşünülen kiple, dolayısıyla zihinle ilişkili olarak olumlanan algılama ve
imgeleme gücü. “Bir beden olarak aynı anda bir çok şeyi algılama ya da aynı
anda bir çok şekilde hareket edebilme bakımından ötekilerden daha yeteneklidir.
Böylece onun zihni de aynı anda bir çok şeyi yapma bakımından diğerlerinden
daha yeteneklidir” (II, 13. Yan not). Fakat, gördüğümüz gibi, duygulandırılma
yeteneği bu yeteneğin sınırları içinde içeriksel olarak değişen bir edim gücü
ile bağ kurar ve henüz biçimsel olarak edinilmez. Benzer olarak, algılamanın ya
da imgelemenin gücü onun içerdiği fakat henüz biçimsel olarak ifade etmediği
bir bilme ya da kavrama gücü ile bağ kurar. İmgelem gücünün hâlâ ne bir erdem
(II, 17 yan not) ne de duygulandırılma yeteneği olmasının nedeni budur. Bu,
Aklın çabası yoluyla algılar ya da fikirler upuygun hale geldikleri ve duygular
etkin oldukları zaman gerçekleşir. Bu, biz, kendimiz, kendi duygularımızın
nedenleri ve upuygun algılarımızın efendisi olduğumuzda, bedenimiz edim gücüne
ve zihnimiz kendi edim yolu olan kavrama gücüne eriştiğinde gerçekleşir. “bir
bedenin edimleri kendisine ne kadar çok dayanıyorsa, öteki bedenler edimde
onunla ne kadar az uyuşuyorlarsa bununla orantılı olarak onun zihni ayrık bir
biçimde anlamada o kadar daha yeteneklidir” (II, 13 yan not). Bu çaba bilginin
ikinci türünü serimler ve üçüncüde, duygulandırılma yeteneği edilgin duyguların
sadece en küçüğüne sahip olduğunda, algılama gücü sadece yok olmaya yazgılı
imgelemlerin en küçüğüne sahip olduğunda, bütünlüğe ulaşır (V, 39 ve 40).
Böylece, kipin gücü kendisini, tüm derecelerin tanrıda uyumlu olmasıyla ve bu
uyum, parçalar sadece kipsel ve Tanrı’nın gücü tözsel olarak bölünemez olduğu
için, hiç bir karışıklık taşımaksızın, Tanrı’nın mutlak gücünün
yeğin bir parçası ya da bir derecesi olarak kavrar. Bir kipin gücü
Tanrı’nın gücünün bir parçasıdır. Fakat bu Tanrı’nın özü kipin özü tarafından
açıklandığı sürece doğrudur (IV, 4). Ethika’nın tamamı, bir
yükümlülükler kuramı olan ahlaka karşı kendisini bir güç kuramı olarak sunar.
PEYGAMBER. Krş. İşaret
PROPRİA. - Hem özden hem de özden çıkan şeylerden
(özellikler, sonuçlar ya da etkiler) ayırt edilirler. Bir proprium bir şeyin
hiçbir parçasını oluşturmadığı ve bu şeyle ilgili bir şey bilmemizi sağlamadığı
için bir öz değildir; özden ayrılamaz, o özün kendisinin bir kipselliğidir. Bir
proprium, özden kaynaklanan şey bir özelliğin mantıksal anlamı ya da bir
duygunun fiziksel anlamı içinde, kendi özüne sahip bir sonuç olduğundan özden
çıkmış bir şey ile karıştırılmamalıdır.
Spinoza Tanrı’nın üç çeşit propriası arasında ayrım yapar (Kısa
Deneme I, bölüm 2 -7): İlahi özün kipliklerinin ilk anlamında, propria tüm
özniteliklere (kendisinin nedeni, sonsuz, ebedi, zorunlu…) ya da belirli bir
özniteliğe (her şeyi bilen, her yerde bulunan) yüklenir; ikinci bir anlamda
propria, Tanrı’yı kendi ürünlerine bağlamında niteler (her şeyin nedeni); ve
üçüncü anlamda, kendisi yoluyla onun doğasını kavrayamadığımız imgeleme
tarzımızı gösteren, davranış kuralları ve itaat ilkeleri (adalet, yardım…)
olarak görev yapan dışsal belirlemeleri düzenlerler.
Tanrının özü, Onun doğası hakkındaki bilgisizlik sabittir ve
bunun nedeni insanların onu, propria ve öznitelikler arasındaki doğal farkı göz
ardı ederek, propria ile karıştırmalarıdır. Bu, tüm felsefeyi uzlaştıran
tanrıbilimin temel hatasıdır. Böylece, hemen hemen tüm bildirilmiş
tanrıbilimler Tanrı’nın gerçek özniteliklerini ya da özünü tamamen bilmedikleri
için kendilerini propria’nın üçüncü çeşidiyle sınırlarlar (Tanrıbilimsel-Siyasal
Deneme, Bölüm 2). Akılcı tanrıbilim, ikinci ve üçüncü çeşide ulaşmanın
verdiği doyumla, diğerine göre biraz daha gelişmiştir: ör., Tanrı’nın doğasını
sonsuz mükemmellikle tanımlarken. Bu genel karışıklık, Tanrı’yı insanbilimci ve
insanbiçimci özelliklerle donatıp sonsuzluğa yükselten üstünlükler ve
andırımlar dilinin tamamına yayılır.
AKIL. Krş. Genel mefhumlar.
HAK: Krş. Güç, toplum.
İŞARET. - Bir anlamıyla, bir işaret daima, onu kendi
nedeninden ayıran koşullar altında kavranan bir sonucun fikridir. Böylece, bir
cismin bedenimiz üstündeki etkisi bedenimizin özüne ve dış cismin özüne bağlı
olarak değil, kendi değişken yapımızın geçici bir durumuyla ve doğasını
bilmediğimiz şeyin basit varlığıyla ilişkili olarak anlaşılır (Ethika
II, 17). Bu tür işaretler gösterimseldir: Onlar karışımın sonuçlarıdırlar.
İlk olarak bedenimizin durumunu ikinci olarak da dışsal bedenin varlığını
gösterirler. Bu gösterimler kendi tek anlamlılığı tarafından, içine
gösterimlerin girdiği çağrışımsal zincirlerin değişkenliği tarafından, hazır
olarak belirlenmiş bir uzlaşımsal işaretler (dilin) bütünlüğü düzeninin
temelini oluştururlar (II, 18, yan not) .
Diğer bir anlamda, işaret nedenin kendisidir. Fakat ne kendi
doğasının ne de sonuç ile olan ilişkisinin anlaşıldığı koşullar altında
kavranır. Örneğin, Tanrı Adem’e kendi bedeni üzerinde onun bağını bozarak
etkide bulunacağı için meyvenin Onu zehirleyeceğini bildirir; Fakat Adem
zayıf bir anlama yetisine sahip olduğu için bu etkiyi bir ceza olarak yorumlar
ve nedeni bir ahlak yasası olarak, emir ve yasaklama yoluyla çalışan bir sonul
bir neden olarak yorumlar (Mektup XIX, Blyenbergh’e). Adem, Tanrı’nın
kendisine bir işaret gösterdiğini düşünür. Böylece, ahlak tüm yasa
kavrayışımızla uzlaşır, ya da ahlak yasası nedenler ve ebedi doğrulukların
doğru kavranışını engeller (bütünlüğün düzeni ve bağların dağılışı). Yasanın
kendisi gelişmenin bir kuralı olma yerine, güç üstünde bir sınır olarak
görülecek bir dereceye kadar kendi ahlaki kaynağıyla uzlaştırılır (Tanrıbilimsel-Siyasal
Deneme, bölüm IV); Yasayı bir emir kipi olarak yorumlamak için ebedi bir
doğruyu, örn. bağların bir bütünlüğünü, yanlış anlamak zorundayız. Böylece, bu
ikincil işaretler, emil işaretleri ya da bildirimin sonuçlarıdır.
Bunların, bizi itaatkar yapmaktan başka bir anlamı yoktur. Tanrıbilimin en
ciddi hatası, kesinlikle, itaat ilkelerini bilme tarzları olarak kabul etmemize
neden olan, itaat ve bilmenin doğaları arasındaki farkı göz ardı etmesinde ya
da saklamasında bulunur.
Üçüncü bir anlamda, işaret, nedenlerin bu doğası bozulmuş
fikirlerine ya da yasaların bu gizemselleştirilmesine dışsal bir güvence veren
şeydir. Bir ahlak yasası olarak yorumlanmış neden, yorumu ve sözde-bildirimi
gerçek kılan dışsal bir güvenceyi gerekser. Burada da, bu işaretler her bir
bireyle birlikte değişiklik gösterir; Her peygamber, imgelemiş olduğu emirlerin
ve yasakların Tanrı’dan geldiğine emin olmak için kendi düşüncelerine ve kendi
mizacına uyarlanmış işaretleri gerekser (Tanrıbilimsel-Siyasal Deneme,
bölüm 2). Bu tür işaretler yorumlayıcıdırlar ve hurafenin
sonuçlarıdırlar. Tüm işaretlerin birliği şurada içerilir; onlar tek anlamlı
ifadelerden kurulu olan felsefenin doğal diline zıt olan imgelemin özsel olarak
tek anlamlı bir dilini oluştururlar. Böylece, ne zaman işaretler hakkında bir
problem ortaya çıksa, Spinoza’nın cevabı şudur: bu tür işaretler yoktur (Zihin
Üstüne Deneme 36; Ethika I, 10, yan not, 1). Canlı zihnin açımlamalarıyla
sınanabilen ifadelere değil, imgelemin yorumlamalarına ihtiyaç duyan
işaretler olmak upuygun olmayan fikirlerin özelliğidir. (açımlayıcı ifadeler ve
gösterimsel işaretlerin karşıtlığıyla ilgili olarak, krş II, 17, yan not ve 18,
yan not).
TOPLUM. – Bir insan topluluğunun içinde daha güçlü bir
birlik oluşturmak için kendilerine özgü güçlerini birleştirdikleri sivil
devlettir. Bu devlet, içinde her bireyin daima, kendisini yok edecek daha üstün
bir güçle karşılaşma riski taşıyan doğa durumunun zayıflığı ve güçsüzlüğünü
dengeler. Bu sivil ya da toplumsal devlet akıl devletine benzer, tamamıyla ona
benzer, onun için hazırlanır, ya da onun yerini alır ( Ethika, IV, 35,
yan not; 54, yan not,;73; Tanrıbilimsel-Siysal Deneme, bölüm 16). Akıl
devletinde insanların bütünlüğü içsel ilişkilerin bir eşleneğine göre
gerçekleşir ve genel mefhumlar ve onlardan kaynaklanan etkin hisler (özellikle
ikinci çeşide ait olan özgürlük, kararlılık, cömertlik, samimiyet ve dinsellik)
tarafından belirlenir. Sivil devlette, insanların bütünlüğü ya da birliğin
oluşumu edilgin umut ve korku hisleri (doğa durumunda kalma korkusu, bu
durumdan kurtulma umudu, Tanrıbilimsel-Siyasal Deneme, bölüm 16, Siyasal
Deneme, bölüm 2, 15, bölüm 6, 1) tarafından belirlenmiş olan dışsal bir
düzene göre gerçekleşir. Akıl devletinde, yasa ebedi bir doğrudur, her bireyin
gücünün tam bir gelişimi için doğal bir kılavuzdur. Sivil devlette, her şeyden
önemlisi, birliğin gücü bireyin gücünü aştığı için, yasa bireyin gücünü
daraltır ya da sınırlandırır, emreder ve yasaklar (Siyasal Deneme, bölüm
3, 2). İyi ve kötüyü, haklı ve haksızı, ödülleri ve cezaları belirleyen görev
ve itaat sorunlarıyla tek ilgili olan şey bir “ahlak” yasasıdır (Ethika,
IV, 37, yan not, 2).
Sivil devlet akıl devleti gibi iki biçimde doğal hakkı korur. Bunu
iki şekilde gerçekleştirir: ilki, güçlerin birleşmesi tarafından oluşturulan
birlik kendini kendi doğal hakkıyla tanımlar (Mektup L, Jelles’e);
ikinci olarak, sivil devlette ortak hale gelen şey Aklı önvarsayacak olumlu bir
“genel mefhumun” nesnesi olarak gücün tamamı değildir. Ortak hale gelen şey
sadece tüm insanları topluluğun üyeleri olarak belirleyen duygulanımlar ya da
tutkulardır. Bu durumda, kurulu bir toplumda olduğumuz için, sorun
ödüllendirilme umudu ve cezalandırılma korkusuna dönüşmüştür (ikinci tür umut
ve korku). Bu genel duygulanımlar her bireyin doğal hakkını ya da conatusunu
belirlerler, onu dayatmazlar; her biri varoluşta direnmek için bu genel
duygulanımlara göre ya da onlara bağlı biçimde mücadele eder (Siyasal Deneme,
bölüm 3).
Sonuç olarak, toplum durumunun neden Spinoza’ya göre iki aşamalı
bir anlaşma üstüne oturtulduğu anlaşılır: 1. insanlar, işte bu vazgeçiş ile
oluşturdukları Birliğin yararı için kendi güçlerinden vazgeçmelidirler (yapılan
şey kesinlikle şudur: insanlar kendilerini umut ve korku genel duygulanımları
tarafından “belirlenmeye” bırakmak için anlaşırlar); 2. Bu şekilde oluşturulan
birliğin gücü (absolutum imperium) monarşik, aristokratik, ya da
demokratik olsun, bir devlete aktarılır. (Absolutum imperium’ a en yakın
oluşuyla ve korku, umut hatta güveni Aklın bir duygulanımı olan özgürlük
sevgisiyle değiştirmeye yönelen demokrasi, Krş. Tanrıbilimsel-Siyasal Deneme,
bölüm 16).
TÜRLER ve ÇEŞİTLER.. Krş. Soyutlamalar.
TÖZ. - “kendinde olan ve kendisi aracılığıyla
kavranan, ör., kendi kavramı, onu biçimlendirecek diğer bir şeyin kavramını
gereksemeyen şeydir” (Ethika, I, tanım 3). Spinoza “kendisi yoluyla
kavranan” klasik tanımına katkıda bulunarak aynı özniteliklere sahip olan bir
tözler çokluluğunun olanağını geçersiz kılar. Gerçekte bu tözler ancak bundan
sonra, kendilerinin ayrı ayrı kavranabilmelerini sağlayan şey yoluyla, ortak
bir şeye sahip olacaklardır. Ethika’nın ilk sekiz önermesinin, her
öznitelik için çeşitli tözlerin varolmadığını göstermeye adanmasının nedeni
budur: sayısal bir ayrım asla gerçek bir ayrım değildir.
Her öznitelik için sadece bir tözün olması, nitelenmiş her töze
birlik, öz-nedensellik, sonsuzluk ve zorunlu varoluşun yüklenmesi için şimdiden
yeterlidir. Fakat farklı öznitelikleri olan tözlerin bu çokluğu tamamen
niteliksel bir şekilde anlaşılmalıdır: “çeşitli” teriminin yetersiz kaldığı
niteliksel bir çokluk ya da biçimsel-gerçek bir fark olarak. Bu anlamda, ilk
sekiz önerme koşullu değildir, Ethika boyunca kendi doğruluklarını
korurlar.
Varlığın duruş noktasından tüm öznitelikler için tek bir töz
vardır (ve burada tekrar, “bir” terimi upuygun değildir.) Sayısal bir fark asla
gerçek değilse, bunun tersine, gerçek bir fark da asla sayısal değildir.
Böylece gerçekten (biçimsel olarak) ayrık öznitelikler, onların hepsini taşıyan
ve kaçınılmaz olarak öz-nedensellik, sonsuzluk ve zorunlu varoluş
özelliklerine katılan mutlak tikel bir töze yüklenirler. İfade edildikleri
özniteliklerin içinde biçimsel olarak ayırt edilen sonsuz özler kendilerini
özniteliklere bağlayan töze varlıkbilimsel olarak karışırlar (I, 10, yan not,
1). Özniteliklerin biçimsel gerçek ayrımı tözün mutlak varlıkbilimsel
birliğiyle çelişmez; bunun tersine, bu birliği kuran odur.
DÜŞÜNME. Krş. Fikir, Yöntem, Zihin, Güç
AŞKINSALLAR. Krş. Soyutlamalar
DOĞRU. Krş. Fikir, Yöntem
YARARLI-ZARARLI. Krş. İyi-Kötü
ERDEM. Krş. Güç.
Bölüm 5
SPİNOZA’NIN EVRİMİ
(Zihin Üstüne Deneme’nin Tamamlanmamışlığı Üstüne)
Avenarius üç aşama ayırt ederek, Spinoza'nın evrimi sorusunu
ortaya atar: "Kısa Deneme”nin natüralizmi, “Metafizik Düşünceler”in
Kartezyen teizmi ve Ethika’nın geometrik tümtanrıcılığı.1
Kartezyen ve teist dönemin varlığı şüpheli iken, başlangıç olan natüralizm
dönemi ve son olan tümtanrıcılık dönemi arasında büyük bir vurgu farkı görünür.
Soruya dönecek olursak, Martial Guerult “Kısa Deneme” nin Tanrı=Doğa, Ethika’nın
ise Tanrı=Töz eşitliği üstüne temellendirıldiğini gösterir. Ethika’nın
ana teması tüm doğanın bir ve aynı töze ait olmasıyken, “Kısa Deneme”ninki
tüm tözlerin bir ve aynı Doğa’ya ait olmasıdır. “Kısa Deneme” de Tanrı-Doğa
eşitliği, Tanrı’nın kendisinin töz olmadığını fakat tüm tözleri açımlayan ve
birleştiren “Varlık”olduğunu gösterir; Böylece töz, henüz kendisinin nedeni
olmadığı, fakat yalnızca kendisi yoluyla anlaşıldığı için, kendisinin tam
değerini bulamamıştır. Buna zıt olarak, Ethika’da Tanrı-Töz özdeşliği,
öznitelikler ya da nitelikli tözlerin gerçekten tanrının özünü kurmaları ve
şimdiden öz-nedenlilik özelliğine sahip olmaları ile ilgilidir. Şüphesiz aynı
derecede güçlü bir naturalizm de içermeleri yanında, Ethika tözün
birliği üstüne temellenen tözsel bir özdeşlik tanıtlanırken, “Kısa Deneme”de
tanıtlanan şey öznitelikler üstüne oturtulmuş Doğa ve Tanrı arasındaki bir
“uyuşum”dur2.
Ethika’da doğayı bir çeşit yerinden etme söz konusudur; onun Tanrı’yla
özdeşliği, onu naturata ve naturans’ın içkinliğini ifadede
daha yetenekli yapacak şekilde kurulmak zorundadır.
Tümtanrıcılığın zirveye çıktığı bu noktada, felsefenin kendisini
dolayımsız olarak Tanrı’nın içine yerleştireceği ve Tanrı’yla başlayacağı
düşünülebilir. Fakat, durum böyle değildir. Bu “kısa Deneme” için doğruydu:
sadece o, Tanrı ile, Tanrı’nın varlığı ile başlar – 1. ve 2. bölüm arasındaki
geçişte bulunan bir kopukluk sonuçta sorun olarak durur. Fakat, bu
sıkıntıyı aşmak için Spinoza sürekli gelişmenin bir yöntemini bulduğu Ethika’da
ya da daha önce “Zihin Üstüne Deneme”de Tanrı’yla başlamayı
bilerek bir tarafa bırakır. Ethika’da tüm öznitelikler
tarafından kurulmuş töz olarak Tanrı’ya ulaşmak için verili tözsel
özniteliklerden başlar. O böylece, dokuz önermesi hala eksik olan bu kısa yolu
bularak olanaklı en çabuk şekilde tanrıya ulaşır. Zihin Üstüne Deneme’de
de olanaklı en çabuk şekilde Ta nrı fikrine ulaşmak için verili
bir doğru fikirden başlar. Spinoza’nın Tanrı ile başlaması gerektiği inancı
öyle yaygındır ki en iyi yorumcular bile Deneme metninde uçurumlar
olduğunu ve Spinoza’nın düşünmesinde tutarsızlıklar bulunduğunu düşünürler.3
Gerçekte, Tanrı’ya dolayımlı olarak değil, olanaklı en çabuk şekilde ulaşmak
tamamıyla Zihin Üstüne Deneme ve Ethika’nın her ikisinde
Spinoza’nın tanımlayıcı yönteminin bir parçasıdır.
Ethika’nın gelişimi boyunca hız, yavaşlık ve acele
sorunlarının genel önemi fark edilir: Tanrı’ya, töz olarak, ulaşmak için ilk
gereken şey büyük bir bağıl hızdır; sonra daima gerekli anlarda, yeni
hızlanmalar üretilene kadar, her şey artar ve yavaşlar.4
Ethika bazen hızlı bazen yavaş akan bir ırmaktır.
Spinoza’nın yöntemi sentetik, kurgusal ve ileri gidimli olup,
nedenlerden sonuçlara doğru ilerler. Fakat bu, nedenin içinde kendimizi sanki
büyüyle oluşturabiliriz anlamına gelmez. “Esas düzen” nedenden sonuca gider,
fakat esas düzen dolaysız olarak takip edilemez5.
Analitik olduğu gibi sentetik olarak da, açıkça bir sonucun, en azından
“verili” bir şeyin bilgisi ile başlanır. Fakat analitik yöntem, nedeni basit
şekilde şeyin koşulu olarak ararken, sentetik yöntem bir koşullanma değil, bir
köken, aynı zamanda öteki şeyleri de bilmemizi sağlayan yeterli bir neden arar.
Bu anlamda, nedenin bilgisi mükemmeldir ve olanaklı en çabuk şekilde nedenden
sonuçlara ilerler. Sentez kendi başlangıcında, sadece sentetik düzenin ilkesine
ulaşmak için kullanacağı, hızlanan bir analitik süreci izler. Platon’un
söylediği gibi “bir varsayımdan başlandığında, sonuçlara ya da koşullara doğru
değil, tüm sonuçların ve koşulların kaynağı olan varsayımsız ilkeye doğru
gidilir.6”
Böylece Zihin Üstüne Deneme’de kendisinden bütün fikirlerin
kaynaklandığı Tanrı fikrine ulaşmak için “verili” doğru bir fikirden, herhangi
bir doğru fikirden başlanır. Ethika’da ise tüm öznitelikleri birleştiren
ve kendisinden tüm her şeyin kaynaklandığı töze ulaşmak için herhangi bir
tözsel öznitelikten başlanır. Bu, iki başlangıç noktasıyla yakından ilgili olma
ve Ethika ile Deneme arasındaki farkların gerçek doğasını
belirleme sorunudur. Bu noktada Deneme çok açık görünür: Bir varsayım
yoluyla kendisinden başlanılan verili doğru fikir, varlıkları kesinlikle sadece
düşünmemize bağlı oldukları için geometrik bir varlığa aittir (“aynı noktadan
eşit uzaklığa yerleştirilmiş noktalar kümesi” olarak çember). Buradan
başlayarak, sadece başlangıç özelliklerinin değil tüm diğer özelliklerin de
kaynağı olan kökensel öğeye ulaşırız; bir dairenin sentetik tanımına ulaşırız
(“bir ucu sabit diğer ucu hareketli bir doğru tarafından tanımlanan şekil”;
Sentez, bizi daha üstün bir düşünme gücü olan Tanrı’ya bağlayan, doğru ve
hareketin birleşiminde bulunur).7
Ethika'nın, kendisi açısından, nasıl ilerlediğini görelim. Kendisinden
bir hipotez yoluyla başladığımız öznitelik ya da nitelikli verili töz, genel
bir mefhumun içinde kavranır ve buradan gerekli sentetik açıklamaya, tüm
öznitelikleri içeren ve tüm her şeyin kaynağı olan tek töze ya da Tanrı fikrine
ulaşılır.8
Böylece bu sorun, bu iki başlangıç noktası arasındaki, geometrik bir varlık
fikri ve bir özniteliğin genel mefhumu arasındaki, farkın ne olduğunu bilme
sorunudur.
Genel mefhumların Ethika’nın özel bir katkısı oldukları
açıktır. Bundan önceki eserlerde
görülmezler. Buradaki soru onların yeniliğinin sadece bir kelime yeniliği mi
yoksa sonuçları içeren bir kavram yeniliği mı olduğunu bilme sorunudur.
Spinoza’ya göre, her varolan şeyin özü vardır. Fakat o aynı zamanda kendileri
yoluyla onu öteki şeylerle varoluşta bütünleştiren ya da öteki şeylerin içinde
onu parçalayan kendine özgü bağlara sahiptir. Genel bir mefhum kesin olarak
çeşitli şeyler arasındaki ilişkilerin bir bütünlüğünün fikridir. “Uzam” özniteliğini
düşünelim. O özün kendisine sahiptir ve o bu anlamda genel bir mefhumun nesnesi
değildir. Uzamda olan cisimlerin kendileri özlerdir ve onların genel
mefhumların nesneleri olmaları bu anlamda değildir. Fakat uzamın özniteliği
aynı zamanda özünü oluşturduğu töze ve özlerini taşıdığı tüm olanaklı cisimlere
de ortak olan bir biçimdir. Bir genel mefhum olarak uzamın özniteliği hiçbir öz
ile karıştırılmamalıdır; o tüm cisimlerin bütünlüğünün birliğini
düzenler: tüm cisimler uzam içindedirler…Aynı uslamlama daha fazla
sınırlandırılmış koşullar için geçerlidir: verili bir cisim öteki bir kaç
cisimle bütünleşir ve bu iki cismin katışık ilişkisi ya da bütünlüklerinin
birliği ne parçaların özüne ne de bütünün özüne indirgenebilecek genel
bir mefhumu tanımlar; ör., bedenim ve belirli bir yiyecek arasında ortak ne
vardır. Böylece genel mefhum, en genişi tüm cisimlerde ortak olan şeye, en darı
ise en azından, benim ve başkasının olmak üzere, iki cisim arasında ortak olan
şeye ait iki eşik arasında salınır. Spinoza’nın en evrensel ve en az evrensel
genel mefhumlar arasında ayrım yapma nedeni budur.9
Bu, Doğa’nın Ethika’da edindiği ayrıcalıklı bir anlamdır: tüm cisimler
arasındaki, belirli bir sayıda ya da belirli türden cisimler arasındaki,
belirli bir cisim ve diğer birtakım cisimler arasında ortak olanı gösterecek
olan, ilişkilerin bu bütünlüğü ya da bütünlüğün bu birliği… Genel mefhumlar her
zaman içinde cisimlerin birbirleriyle uyuştukları şeyin fikirleridirler; onlar
değişken sayıda cisimler arasında kurulmuş olan bu ya da şu ilişki kapsamında
uyuşurlar. Buna göre sadece, herhangi bir bağ herhangi başka bir bağla
bütünleşmediği için gerçekten bir Doğa düzeni söz konusudur: en genel
mefhumlardan en az genel mefhumlara doğru ve yine tersine doğru giden ilişkiler
bütünlüğünün bir düzeni vardır.
Ethika’nın bu genel mefhumlar kuramı en azından dört
bakış açısından büyük bir öneme sahiptir. İlk olarak, nesneleri varolan
cisimlerin arasındaki ilişkilerin birleşimi olan genel mefhumlar geometrik
kavramların üstünde bir yük olmaya devam eden belirsizlikleri uzaklaştırır.
Gerçekte genel mefhumlar geometrik olmaktan çok fizik-kimyasal ya da biyolojik
fikirlerdir: onlar doğanın bütünlüğünün birliğini onun değişik özelliklerinde
sunarlar. Onlar gerçek, fiziksel, varolan varlıklar arasındaki gerçek bir bağı
yakalayan doğal gerçek bir geometri anlamında geometriktirler. Bunun tersine,
geometrik varlıklar göz önüne alındığında, önceki eserlerde birçok
belirsizlikler vardı: içinde sonrakinin soyut ya da yapıntı kaldığı anlam…10
Fakat, Spinoza genel mefhumların konumunu tanımladığı an bu belirsizlikler
çözülür: geometrik bir kavram soyut bir kavramdır ya da aklın bir varlığıdır.
Fakat, genel bir mefhumun soyut fikridir. Böylece, genel mefhumun ortaya
çıkarılmasıyla, soyutlamalar yoluyla çalışmaya zorlayarak, aynı zamanda onu
duygulandıran sınırlamaların geometrik yöntemi de serbest bırakılır.11
Genel mefhumlar sayesinde geometrik yöntem sonsuz olana ve gerçek ya da
fiziksel varlıklara upuygun hale gelir. Böylece Zihin Üstüne Deneme
ve Ethika arasındaki büyük fark görülebilir; sonraki henüz yalıtılmış
genel mefhumlara dayanırken, önceki taşıdıkları tüm belirsizlikleriyle birlikte
geometrik kavramlara dayanır.
Bilgi türlerinin sınıflandırılması konusunda büyük bir fark ortaya
çıkar. Ethika’da genel mefhumlar ikinci tür bilgiyi tanımlayan kesin
upuygun fikirlerdir. Bunun tersine Kısa Deneme’de ya da Zihin Üstüne
Deneme’de tekrar ikinci türe karşılık gelen şey, haklı inanç ya da açık
fakat upuygun olmayan bilgi olarak tanımlanır ve yine soyutlamalarla ilerleyen
çıkarımları ya da tümdengelimleri içerir. Sonuç olarak, Kısa Deneme’de
ve hatta Zihin Üstüne Deneme’de en yüksek ya da üçüncü tür bilginin
aniden nasıl ortaya çıktığı bir gizdir. Ethika’da, bunun tersine, genel
mefhumların kesin upuygunlukları sadece ikinci türün tutarlılığını değil
üçüncüye açılan geçidin zorunluluğunu da sağlar. İkinci türün bu yeni konumu, Ethika
boyunca önemli bir rol oynar; Önceki eserlerle karşılaştırıldığında, en
belirgin değişim budur. Çok değişik ve hatta öngörülemeyen düzenler oluşturmaya
son veren şey Ethika’da bahsedilen ikinci tür değildir. Bağların
bütünleştirilmesi alanında işin içine giren şey sadece akıl değil fakat aynı
zamanda fizik-kimyasal ve biyolojik deneyler düzeni kaynaklarının tamamıdır
(örneğin, kendi aralarında hayvanlar bütünlüğünün birliğiyle ilgili
araştırmalar)12
Ethika genel mefhumlar üzerinde çalışırken, sonraki, her durumda “bir
gerçek varlıktan diğer gerçek varlığa” gidileceği için izlenecek yollar
çokluğunu önemsemeksizin, ikinci tür bilginin tutarlılığı ve upuygunluğunu
güvence altına alır.
İkinci türden üçüncü türe geçiş yolunun açıklanması ile Ethika’da
her şey açık kılınır: ikinci ve üçüncü tür bilgi upuygun fikir dizgeleridir.
Fakat birbirlerinden çok farklıdırlar. Üçüncü türün fikirleri, özlerin
fikirleri, öznitelikler tarafından kurulmuş tözlerin içsel özleridir ve
özniteliklerin taşıdığı kiplerin tikel özleridirler; Üçüncü tür özden öze
gider. Fakat ikinci türün fikirleri, varolan öznitelikler ve onun sonlu kipleri
tarafından oluşturulmuş en genel ilişkiler ve özniteliklerde bulunan şu ya da
bu varolma kipi tarafından oluşturulan daha az genel ilişkiler olarak
ilişkilerin fikirleridirler. Buna göre, öznitelik bir genel mefhum olarak
göründüğünde, genel bir mefhum olarak anlaşıldığında, ne kendi özü içinde ne de
kendisinin taşındığı kiplerin özleri içinde kavranır, fakat sadece özünü
oluşturduğu varolma tözüne ve taşıdığı varolma kiplerine ortak olan bir biçim
olarak kavranır. Özler hakkında hiçbir şey bilmezken genel bir mefhumdan
başlama olanağı buradan doğar. Bir defa öznitelikten genel bir mefhum olarak
başlanırsa zorunlu olarak özlerin bilgisine gidilir. Buna giden yol şöyledir:
genel mefhumlar upuygun olmakla (kendileri hiçbir özü oluşturmasa da) bizi
zorunlu olarak Tanrı fikrine götürürler; Tanrı fikri zorunlu olarak genel
mefhumlarla ilişkili olmasına rağmen kendisi genel bir fikir değildir (Tanrı
fikri, ilişkilerin bir bütünlüğü değil, bütünlüğe giren tüm bağların
kaynağıdır); kendisi ayrı ayrı genel mefhumlara ve özlere bakan bir tarafa
sahip olduğundan, ikinci türden üçüncüye geçmemizi sağlayan şey Tanrı fikridir13.
Bunun için, genel fikirler kalkış noktası yapılacak olursa her şey
açıktır. Yine de şu soru geride kalır: dolaysız deneyim, bize şu ya da bu
cismin bedenimiz üstündeki etkilerini verip, bu cisimleri birleştiren bağları
vermezken nasıl olur da genel mefhumların kendilerini oluştururuz? Bunun
açıklaması Ethika’da çok geç verilir. Eğer deneyimde bizimkiyle
uyuşmayan bir cisimle karşılaşırsak, onun bizi keder (edim gücümüzün azalması)
ile duygulandırma etkisi vardır; bu durumda hiçbir şey bizi genel bir mefhum oluşturmaya
yöneltmez. Çünkü iki cisim uyuşmuyor ise bu onların ortak sahip olduğu şeyden dolayı
değildir. Bunun tersine, bizimkiyle uyuşan bir cisimle karşılaştığımızda ve
bizi neşe ile duygulandıran bir etkiye sahipse, bu neşe (edim gücümüzün artışı)
bizi, onların ilişkilerini bir araya getiren ve onların bütünlük birliğini
kavratan bu iki cismin genel mefhumlarını oluşturmaya yöneltir.14
Şimdi yeterince neşe seçtiğimizi varsayalım: bu durumda genel mefhumlar
sanatımız öyle olacaktır ki, uyuşmazlıklar durumunda bile, bütünlüğün yeterince
geniş düzleminde, cisimler arasında ortak olanı kavrayacak yetenekte olacağız
(ör. Tüm olanaklı cisimlerin genel mefhumu olarak uzamın öznitelikleri)15
Bu şekilde, onların kuramsal açımlaması en evrenselden en az evrensele giderken
genel mefhumların pratik oluşumlarının düzeni en az evrensel olandan en
evrensel olana doğru gider. Bu açıklamanın Ethika’da neden bu kadar
geç verildiği sorulursa, bunun nedeni, II. Bölümün açıklamasının genel
mefhumların ne olduklarını gösteren kuramsal bir açıklama olmayı sürdürmesidir.
Onlara nasıl, hangi edim koşulları ile ulaşılacağı ve onların işlevinin ne
olduğu kısaltılmış biçimde V. bölümde açıklanana kadar anlaşılmaz. Böylece,
genel mefhumların, gücümüzle ilişkili olarak, pratik Fikirler oldukları
görülür; sadece fikirlerle ilgili kendi açımlama düzenlerinden farklı olarak,
oluşum düzenleri, zihnin “kendi duygularını nasıl düzenleyebildiği ve onları
nasıl birbirine bağladığını” gösteren duygularla ilgilidir. Genel mefhumlar iyi
karşılaşmalar düzenleyen, gerçek ilişkiler kuran ve güç oluşturan, deneyimleyen
bir Sanat, Ethika’nın kendisinin sanatıdır.
Bu nedenle genel mefhumlar, felsefenin başlangıcıyla, geometrik
yöntemin alanıyla, Ethika’nın pratik işleviyle, vb. ilgili olarak kesin
bir öneme sahiptir. Genel mefhumlar Ethika’dan önce görünmedikleri için,
Spinoza’nın son evrim aşamasını belirlerler ve aynı zamanda neden Zihin
Üstüne Deneme’nin tamamlanmamış olarak kaldığına cevap verirler. Şimdiye
kadar söylenen nedenler çoğu zaman rasgele (zaman yoksunluğu?) ya da
çelişkilidir (işleyişinden ya da uygulanışından koparılmış bir yöntemin
boşunalığı? Fakat Deneme hiçbir şeyi bu kadar soyut işlemedi). Gerçekte,
bizim bakış açımızdan Deneme’nin tamamlanmamışlığı için çok kesin bir
neden var gibi görünmektedir: Spinoza genel mefhumları keşfedip bulduğunda Zihin
Üstüne Deneme’nin içeriğinin birçok bakımdan eksik olduğunu ve tüm yapıtın
yeniden düzenlenip yazılması gereğini fark etti. Spinoza bunu Ethika’da,
Zihin Üstüne Deneme’yi göstererek kabul etmiş görünür. Her yine
de O bundan başka, gelecek bir denemeyi haber verir.16
Bu varsayımın doğruluğu Zihin Üstüne Deneme’nin hazır metni
sonuna doğru Spinoza’nın genel mefhumların açık bir sunumunu yapmasına dayanır.
Tanınmış ve zor olan bir parçada Spinoza, özlerle karıştırılmaması gereken
fakat yasaları gösteren, varolan varlıklar için geçerli olan ve sonrakiyle
ilgili bilgiyi oluşturan “sabit ve ebedi şeylerin dizileri”ni anlatır.
İlişkilerin bütünlüğünün bir düzeni olduğu için sadece genel mefhumlar ebedi
olma ve “diziler” oluşturma özelliğine sahiptir.17
Böylece, genel mefhumların keşfinin kesinlikle Deneme’nin sonunda ve Ethika’nın
başlangıç kısmında bulunduğu düşünülebilir: 1661-1662 yıllarında. Fakat bu
keşif neden Spinoza’yı Deneme’nin o zamana kadar hazırlanmış biçimini
reddetmeye zorladı? Bu, genel mefhumların kendi işlevlerini yerine
getiremediklerinde ya da kendi sonuçlarını geliştiremedikleri yerde ortaya
çıkmalarıyla açıklanır. Fakat genel mefhumlar, Deneme metnine göre çok
geç keşfedildi. Genel mefhumlar felsefe için yeni bir çıkış noktası
oluşturacaklardı; bu kalkış noktası geometrik fikirler içinde şimdiden hazır
bulunmaktaydı. Onlar varolan şeyin bilgisinin upuygun bir kipini
belirleyeceklerdi ve bu bilgi kipinden en son kipe, özlerin bilgisine nasıl
geçildiğini göstereceklerdi. Bilgi kipleri Deneme’de şimdiden hazır
tanımlanmış olmalarından dolayı, özlerin bilgisiyle birlikte bilginin en üst
kipine geçen genel mefhumlar için ya da sabit ve ebedi şeylerin dizileri için
yer bırakılmamıştır.18
Kısaca, genel mefhumlara konum ve işlevlerinin verilmesi için Deneme’yi
yeniden yazmak Spinoza için zorunluydu. Genel mefhumlar bitmiş bölümleri sadece
geçersiz kılmakla kalmayıp aynı zamanda onları düzeltmişlerdir. Bu, genel
mefhumların kaynağı, biçimlenmeleri, dizileriyle birlikte bunlara karşılık
gelen deneylerle ilgili olarak Ethika’nın sonunda baştan aşağı sıralanan
gerçek sorunlar üstüne odaklanacak yeni bir denemeyi ertelemek anlamına gelse
de, Spinoza Ethika’yı genel mefhumların bakış açısından yazmayı tercih
eder.
Bölüm VI
SPİNOZA VE BİZ
“Spinoza ve biz”- deyimi birçok anlama gelebilir. Diğer
anlamlarının yanı sıra “Spinoza’nın ortasındaki biz” anlamına da gelir. Bunun
anlamı Spinoza’yı ortanın yolu ile algılamaya ve anlamaya çalışmaktır. Genel
olarak bir filozofun ilk ilkesi ile başlanır. Fakat burada önemli olan aynı
zamanda üçüncü, dördüncü ve beşinci ilkedir. Herkes Spinoza’nın ilk ilkesini
bilir: tüm öznitelikler için tek töz. Fakat biz aynı zamanda üçüncü, dördüncü
ya da beşinci ilkeyi de biliyoruz; tüm cisimler için bir Doğa, tüm bireyler
için sonsuz sayıda farklı değişiklikler gösteren bir birey olan tek Doğa.
Burada sorun artık tekil bir tözün olumlanması değil, üstüne tüm cisimlerin,
tüm zihinlerin ve tüm bireylerin yerleştirildiği içkinliğin genel bir
düzleminin ortaya konulmasıdır. Bu, içkinlik ya da tutarlılık düzlemi
zihinsel tasarısı, bir proje, bir program değil, bir plandır; geometrik anlamda
bir plandır: bir kesit, bir arakesit, bir diyagramdır*
Böylece, Spinoza’nın ortasında olmak, bu kipsel düzlem üstünde olmak ya da
kendimizi bir yaşam tarzını bir yaşama biçimini gösteren bu düzlem üstüne
yerleştirmek anlamına gelir. Nedir bu düzlem ve onu nasıl kurabiliriz? Bu
düzlem tam anlamıyla bir içkinlik düzlemidir ve Spinozacı bir tarzda
yaşanacaksa bu kurulmalıdır.
Spinoza bir cismi nasıl tanımlamaktadır? Bir cisim, ne türlü
olursa olsun, Spinoza tarafından eşzamanlı iki tarzda tanımlanır. İlk olarak,
bir cisim, ne kadar küçük olursa olsun, sonsuz sayıda parçacığın bir
bütünlüğünden oluşur; Bu, bir cismi, bir cismin bireyselliğini tanımlayan
parçacıklar arasındaki hareket ve dinginliğin, hızların ve yavaşlıkların
ilişkileridir. İkinci olarak, bir cisim öteki cisimleri duygulandırır ya da
öteki cisimler tarafından duygulandırılır. Aynı zamanda, bir cismi kendi
bireyselliği içinde tanımlayan şey bu duygulandırma ve duygulandırılma
yetisidir. Bu iki önerme çok basit görünür; biri devinimsel diğeri ise
devimseldir. Kendimizi bu önermelerin ortasına koyup yaşayacak olursak, şeyler
çok daha karmaşıklaşacak ve niçin olduğunu anlamadan önce Spinozacı olduğumuzu
fark edeceğiz.
Böylece devinimsel önerme, bir cismin parçacıklar arasındaki
hareket ve dinginlik, yavaşlık ve hız ilişkileri ile tanımlandığını anlatır. Bu
ise onun bir biçim ya da işlevler tarafından tanımlanmadığını gösterir. Küresel
biçim, özel biçim ve organik işlevler hız ve yavaşlık ilişlilerine dayanır. Bir
biçimin gelişimi, bir biçimin gelişim süreci bile bu ilişkilere bağlıdır,
tersine değil. Önemli olan şey, yaşamı, her yaşayan bireyliği bir biçim ya da
biçimin bir gelişimi olarak değil, ayrık hızlar arasındaki, parçacıkların
yavaşlama ve hızlanması arasındaki karmaşık bir ilişki, içkinliğin bir düzlemi
üstünde hızların ve yavaşlıkların birleşimi olarak anlamaktır. Aynı şekilde,
müziksel bir biçim ses parçacıklarının hızları ve yavaşlıkları arasındaki
karmaşık bir ilişkiyle ilgilidir. Bu sadece bir müzik sorunu değil bir nasıl
yaşama sorunudur. Hız ve yavaşlık yoluyla şeylerin arasına sızılarak başka bir
şeyle bağ kurulur. Sıfırdan başlanmaz; asla bir tabula rasa taşımadık; içine
sızılır ve ortasına yerleşilir; böylece ritim edinilir ya da ortaya dökülür.
Cisimlerle ilgili ikinci önerme, bizi duygulandırma ve
duygulandırılma yetisine götürür. Bir beden (ya da bir zihin) ne biçimiyle ne
de organları ya da işlevleriyle tanımlanabilir. O bir töz ya da bir özne olarak
da tanımlanamaz. Her Spinoza okuyucusu, bu nedenle bedenlerin ve zihinlerin töz
ya da özne değil fakat kip olduklarını bilir. Bunu sadece kuramsal olarak
düşünmek yeterli değildir. Somut olarak bir kip, bedende ve aynı zamanda
düşünce içinde, hızın ve yavaşlığın karmaşık bir ilişkisidir. Cisme ya da
düşünceye ait duygulandırma ve duygulandırılma yetisidir. Somut olarak,
bedenler ve düşünceler duygulandırma ve duygulandırılma yetileri olarak
düşünülürse birçok şey değişir. Bir hayvan ya da bir insan varlığını biçimiyle,
organlarıyla ve işleviyle, hatta bir özne olarak da tanımlamazsanız; yetenekli
olduğu duygularla tanımlayacaksınızdır. Duygulanım yetisi, en üst eşiği ve en
alt eşiği ile, Spinoza’da sabit bir mefhumdur. Herhangi bir hayvanı alın ve
herhangi bir düzen içinde duyguların bir listesini yapın. Çocuklar bunu nasıl
yapacaklarını bilirler: Freud tarafından aktarılan bir örnekte, Küçük Hans, bir
şehirde vagon çeken bir yük atının tüm duygularının listesini yapar (asil
olmak, körlüklere sahip olmak, hızlı gitmek, ağır bir yük taşımak, çökmek,
kırbaçlanmak, kişnemek, vb.). Örneğin: çift sürüm atı ya da yük atı ile yarış
atı arasında bir öküz ile bir sürüm atı arasındakinden daha büyük ayrımlar
vardır. Bu, yarış atı ve çift sürüm atının ne aynı duygulara ne de aynı
duygulanım yetilerine sahip olduğu içindir; çift sürüm atının öküz ile
paylaştığı daha çok ortak duygu vardır.
Duyguları paylaştıran içkinlik düzleminin, Doğa düzleminin, doğal
olarak adlandırılabilecek ve yapay olarak adlandırılabilecek şeyler arasında
hiçbir ayrım yapmadığı açık olmalıdır. Yapay birşey, doğanın içkin düzlemi
üstündeki her şey onun içine girdiği hareketler ve duyguların düzenlenmeleri
tarafından tanımlandığı için Doğa’nın bir parçasıdır. Spinoza’dan çok sonra,
biyologlar ve natüralistler duygular ve duygulandırma ve duygulandırılma
yetileri tarafından tanımlanmış hayvan dünyalarını tanımlamaya çalışacaklardır.
Örneğin, J. Von Uexüll bunu kene, memelilerin kanını emen bir hayvan, için
denedi. Bu hayvanı üç duygu aracılığıyla tanımlayacaktır: ilki ışıkla ilgilidir
(bir dalın üstüne tırmanır); ikincisi koku almayla (kendini dalın altından
geçen memelinin üstüne bırakır); ve üçüncüsü sıcaklıkla ilgilidir (tüysüz olan
en sıcak noktayı bulur). Sık bir ormanın içinde her şeyin ortasında yaşayan
sadece üç duyguya sahip bir dünya. Duygulandırılma yetisinin içindeki iyimser
ve kötümser bir eşik: ölecek olan boğazlı bir kene ve çok uzun bir sürede
beslenebilme yetisinde olan kene.1
Hayvanları ve insanları yetenekli oldukları duygular aracılığıyla tanımlayan bu
gibi çalışmalar, bugün etoloji olarak adlandırılan bilimi kurmuşlardır.
Bu yaklaşım sahip olunan yetiler önceden bilinemeyeceğinden bizim için, insan
varlıkları için, hayvanlar için olduğundan daha az geçerli değildir. bu, bir
içkinlik ya da tutarlılık düzleminin kuruluşuna işaret eden, sabırlı bir
titizlik, Spinozacı bir bilgelik gerektiren uzun bir deneyleme sürecidir.
Spinoza’nın Ethika’sının ahlakla hiçbir ilgisi yoktur. Spinoza bunu bir
etoloji olarak, bu içkinlik düzlemi üstündeki çabuk ve yavaş hızlarının,
duygulandırma ve duygulandırılma yetilerinin bir bütünlüğü olarak kavrar. Bu,
Spinoza’nın kendi kurduğu yolda bize şunu bildirmesinin nedenidir: daha önceden
kötü ya da iyi neye yetenekli olduğunuzu bilemezsiniz; önceden, verili bir
karşılaşmada, verili bir düzenlemede, verili bir bileşik içinde bir bedenin ya
da bir zihnin ne yapabileceğini bilemeyiz.
Etoloji öncelikle her şeyi belirleyen hız ya da yavaşlığın,
duygulandırma ve duygulandırılma yetilerinin ilişkileri üstünde bir çalışmadır.
Her bir şey için, bu ilişkiler ve yetiler kendilerine özgü bir genişliğe,
eşiklere (en üst ve an alt) ve değişikliklere ya da dönüşümlere
sahiptirler. Onlar dünyanın ve Doğa’nın içinde bu şeye karşılık geleni
seçerler; onlar bu şeyi duygulandıran ya da bu şey tarafından duygulandırılan
şeyi, onu hareketlendiren ya da onun tarafından hareketlendirilen şeyi
seçerler. Örneğin bir hayvan ele alalım, sonsuz dünyada kendisi tarafından bu
hayvanın duygulandırılamayacağı şey nedir? Onun olumlu ya da olumsuz tepki vereceği
şey nedir? Onun için besinler ve zehirler nelerdir? O kendi dünyasının içine
neyi “alır”? Her nokta kendi karşıt noktasına sahiptir: bitki ve yağmur,
örümcek ve sinek. Böylece bir hayvan, bir şey asla dünya ile olan
ilişkilerinden ayrı tutulamaz. İçsel olan sadece seçilmiş bir dışsal ve dışsal
olan da yansıtılmış bir içseldir. Metabolizmaların, algıların, edimlerin ve
tepkilerin hızı ya da yavaşlığı dünya içinde belirli bir birey kurmak için
birbirleriyle birleşirler.
Bu hız ve yavaşlık ilişkilerinin koşullara göre gerçekleştirildiği
bir yol ve duygulandırılma yetilerinin kendilerine göre bir doldurulma yolu
vardır. Onlar, her zaman, fakat, mevcut duyguların bu şeye gözdağı vermesi
(gücünü azaltması, onu yavaşlatması, en düşük dereceye indirmesi) ya da onu
güçlendirip, hızlandırması ve artırmasına bağlı olarak farklı tarzlarda
vardırlar: zehir ya da besin? - tüm karmaşıklıklar ile birlikte, çünkü bir
zehir düşünülen şeyin bir parçası için besin olabilir.
Etoloji farklı şeyler arasındaki ilişkilerin ya da yetilerin
bütünlüğünü de araştırır. Bu, öncekinden farklı olarak sorunun diğer tarafıdır.
Buraya kadar olan şey sadece, nasıl olup da belirli bir şeyin diğerlerine
kendisinin bir bağıyla uyuşan bir bağ vererek ötekileri parçaladığı ya da
tersine onun diğer şeyler tarafından parçalanmayı nasıl göze aldığını bilme
sorunudur. Fakat şimdiki sorun, ilişkilerin (ve hangilerinin?) yeni ve daha
“uzamsal” bir ilişki oluşturmak için doğrudan birleşip birleşemeyeceğini ya da
yetilerin daha “yeğin” bir yeti ya da güç oluşturmak için doğrudan birleşip
birleşemeyeceklerini bilme sorunudur. Sorun artık faydalanmalar ve kazançlar
sorunu değil, birlik sevgisi ve topluluklar sorunudur. Bireyler nasıl, sonsuza
dek sürecek daha büyük bir birey oluşturmak için birbirleriyle bütünlük
kurarlar? Bir varlık nasıl diğerini , ona ait ilişkileri ve dünyayı koruyup,
gözeterek kendi dünyası içine alabilir? Bu bağlamda, örneğin, birlik
sevgilerinin farklı türleri nelerdir? İnsan varlıkları toplumu ve akıllı
varlıklar toplumu arasındaki fark nedir?… Burada söz konusu olan ne noktanın
ona karşı duran nokta ile bir ilişkisi ne de bir dünya seçimidir fakat Doğa’nın
bir senfonisi, alabildiğine geniş ve yeğin bir dünyanın bütünlüğüdür. Güçler,
hızlar ve yavaşlıklar hangi düzen ve hangi tarz içinde birleştirilebilir?
Bir müzik parçası düzlemi, sonsuz değişken parçalarıyla birlikte
en dolu ve en yeğin Birey olduğu sürece Doğa’nın bir düzlemidir. Etolojinin ana
kurucularından biri olan Uexküll, önce her şeye karşılık gelen melodik dizileri
veya kontrapuntal ilişkileri tanımlayıp, sonra bir senfoniyi bir genişlik ve
doluluk üstünde ele alan içkin daha yüksek bir birlik (“doğal bütünlük”) olarak
tanımlamasıyla bir Spinozacıdır. Bu müziksel bütünlük kendisini, Ethika’yı
metin boyunca hız ve yavaşlık ilişkileri ardışık ve eşzamanlı biçimde sürekli
değişkenlik gösteren bir ve aynı Birey olarak kurarak sergiler. Ardışık olarak:
Ethika’nın farklı parçalarına, üçüncü tür bilgide düşüncenin mutlak hızı
yakalanana kadar, değişken bağıl hızların nasıl verildiğini gördük. Eşzamanlı
olarak ise: önermeler ve yan notlar aynı hızda ilerlemezler fakat kesişen iki
hareketi birleştirirler. Ethika, parçaları, tümüyle hareket içinde, en
yüksek hız ile ileri götürülen bir bütünlüktür. Lagneau çok başarılı bir
metinde, Ethika’yı bir müzik parçasıyla karşılaştırmasına neden olan bu
hız ve genişlikten söz eder: Şimşek gibi bir “düşünce hızı,” “geniş-yayılımlı
bir güç,” “olanaklı en büyük sayıda düşüncelerin ilişkilerini tek bir edim
içinde kavramak için bir yeti”2
Kısaca, eğer Spinozacıysak bir şeyi ne onun biçimiyle, ne
organlarıyla ne de bir töz ya da öz olarak tanımlayacağız. Onu Ortaçağlara ya
da coğrafyaya ait terimleri kullanarak, boylam ya da enlem aracılığıyla
tanımlayacağız. Bir cisim herşey olabilir; bir hayvan, seslerden bir cisim, bir
zihin ya da bir fikir olabilir. Dilbilimsel bir yapı, toplumsal bir yapı, bir
birliktelik olabilir. Bir cismi biçimlenmemiş öğeler arasından o bakış
açısıyla oluşturan parçacıklar arasındaki hız ve yavaşlık, hareket ve dinginlik
ilişkileri kümesini bu cismin boylamı olarak adlandırıyoruz.3
Her durumda bir cismi içeren duygular kümesini, belirsiz bir kuvvetin
(varolma kuvveti, duygulandırılma yetisi) yeğin durumlarını enlem olarak
adlandırıyoruz. Bu şekilde bir cismin haritasını kurarız. Boylamlar ve enlemler
birlikte, daima değişken olan ve bireyler ve birliktelikler tarafından sürekli
değiştirilen, bütünleştirilen ve yeniden bütünleştirilen Doğayı, bu içkinlik ya
da tutarlılık düzlemini kurarlar.
Bu iki kavrayış birbirleriyle karışmış olsa ve birinden
diğerine farkında olunmaksızın gidilse bile, “plan” sözcüğünün ya da bir plan
fikrinin iki karşıt kavrayışı vardır. Yukardan gelen ve bir aşkınlığa dayanan
bir düzenleme, gizlenmiş de olsa, tanrıbilimsel bir plan olarak
adlandırılabilir: tanrı zihninde bir tasarı fakat aynı zamanda doğanın
varsayılan derinliklerindeki bir evrim, ya da toplumun güç oluşturması. Bu tür
bir plan yapısal veya soysal ya da aynı anda iki şekilde olabilir. O daima
biçimleri ve onların gelişimlerini, özneleri ve onların biçimlenmelerini
içerir. Biçimlerin gelişimi ve öznelerin b içimlenmeleri:
bu ilk tür planın temel özelliği budur. Bu, böylece, bir düzenleme ya da
gelişim planıdır. Bu şekilde o daima, kim ne derse desin, özneler kadar
biçimleri de yönlendiren ve gizli kalan, asla verili olmayan, sadece onun
verdiğinden sezilebilecek, varılabilecek, çıkarsanabilecek bir aşkınlık planı olacaktır.
O daima ek bir boyuta sahiptir; ve daima verili olanın boyutlarına ek bir
boyuta işaret eder.
Bunun tersine, bir içkinlik düzleminin hiçbir ek boyutu yoktur;
bütünlük süreci kendisi için, kendi verdiği şey yoluyla ve kendi verdiği bu şey
içinde anlaşılmalıdır. O bir bütünlük planıdır, bir düzenleme ya da gelişim
planı değildir. Müzik, sessizlikler, ve sesler bu tür plana aitlerken, renkler
ilk tür planı gösterirler. Artık biçim yoktur fakat sadece biçimsiz bir
maddenin bölünemez parçacıkları arasındaki hız ilişkileri vardır. Artık bir
özne yok, sadece belirsiz bir kuvvetin bireyleştirici duygulanım durumları
vardır. Burada plan sadece hareketler ve dinginliklerle, devimsel duygusal
doluşlarla ilgilidir. Biz ilerledikçe o, onun bizim için algılanabilir yaptığı
şeyle algılanacaktır. Her iki plan üstünde aynı şekilde yaşayamayız,
düşünemeyiz veya yazamayız. Örneğin, Goethe ve belirli açılardan Hegel bile
Spinozacı olarak düşünülmüşlerdir. Fakat Onlar planı asla bir Biçim’in
düzenlenmesine ve bir Öznenin şekillenmesine bağlamaktan vazgeçmedikleri için
gerçekten Spinozacı değildirler. Gerçek Spinozacılar, hızlar ve yavaşlıklar,
dondurucu katılaşma ve hızlanan hareketler, biçimsiz öğeler ve özneleştirilmez
duygular bağlamında düşündükleri için Hölderlin, Kleist ve Nietzsche’dir.
Yazarlar, şairler, müzisyenler, filim yapımcıları – ressamlar,
şanslı okuyucular bile - kendilerinin Spinozacı olduklarını göreceklerdir;
Gerçekte, böyle bir şey onlara usta filozoflardan daha çok yakışır. Bu “plan”ın
pratik kavranışının bir sorunudur. Bu, Onu bilmeden bir Spinozacı olunabileceği
anlamına gelmez. Spinoza başka kimse tarafından değil sadece kendi tarafından
oluşturulmuş farklı bir ayrıcalık sahibidir. Spinoza olağanüstü kavramsal
araçlara hakim, çok gelişmiş, dizgesel ve çok çalışkan bir filozoftur. Spinoza
filozof olmayan ya da resmi hiçbir eğitim almamış birinin kendisinden bir
“parlama” ani bir aydınlanma alabilecek, dolayımsız, hazırlıksız bir
karşılaşmanın en iyi örneğidir. Bu karşılaşma sanki birinin kendisinin Spinozacı
olduğunu keşfetmesi gibi bir şeydir; Spinoza’nın ortasına ulaşan biri bu
dizgenin ya da bütünlüğün içine emilir ve sürüklenir. Nietzsche “çok şaşırdım
ve büyük keyif aldım…Spinoza’yı oldukça az biliyorum: şimdi beni Ona götüren
şey içgüdünün rehberliğidir”4
derken sadece bir filozof olarak konuşmaz. Çetin bir felsefe tarihçisi olan
Victor Delbos mükemmel bir örnek ve aynı zamanda gizli içsel bir itki olan
Spinoza’nın bu ikili rolüne vurulmuştur.5
İkili bir Spinoza okuması söz konusudur: bir taraftan, genel mefhumun ve
parçaların birliğinin peşinde olan dizgesel bir okuma, diğer taraftan ve aynı
zamanda, bir bütünlük fikri olmaksızın, içinde şu ya da bu parçanın hızına göre
sürüklendiğimiz veya durdurulduğumuz, harekete veya dinginliğe sokulduğumuz,
sarsıldığımız veya yatıştığımız, duygusal okuma. Kim Spinozacıdır? Tabii ki bu,
saygınlık ve hayranlık söz konusuysa, Spinoza ve Onun kavramları “üstüne”
çalışan biridir. Aynı zamanda bir filozof olmaksızın Spinoza’dan bir duygu, bir
duygular kümesi, devinimsel bir belirlenim, bir itki alan ve Spinoza’yı bir
karşılaşmaya, bir tutkuya dönüştüren bireydir. Spinoza hakkında biricik olan
şey, filozofların en felsefisi olan Onun (Sokrates’ten farklı olarak, Spinoza
sadece felsefeyi gerekser…) filozofa nasıl bir filozof olmamayı öğretmesidir.
Hiçbir şekilde en zor olmayan fakat sonsuz bir hıza sahip olmakla en hızlı olan
V. Bölüm’de bu ikisi, filozof ve filozof olmayan, bir ve aynı varlık olarak bir
araya getirilirler. V. Bölüm’deki olağanüstü bütünlük buradan kaynaklanır; bu
kadar olağanüstü olan şey orada gerçekleşen kavram ve duygunun buluşma şekli ve
bu buluşmanın hazırlanma şeklinin, göksel ve yeraltı hareketler tarafından
birlikte önceki parçaları birleştirmelerinin zorunlu kılınmasıdır.
Spinoza hakkında konuşan birçok yorumcu, bir Akım
uyandıracak derecede Onu sevmiştir. Başka bir karşılaştırma yeterli
olmayacaktır. Filozof Delbos’un sözünü ettiği dev, sakin rüzgarı mı
düşünmeliyiz? Yoksa, Ethika’yı bir kopek karşılığında almış ve her şeyin
birbirine nasıl uyduğunu anlamayan tipik bir filozof olmayan fakir bir Yahudi,
“Kievli adamın” söz ettiği kasırga ya da cadı sopasını mı düşünmeliyiz?6
İkisi de, çünkü Ethika sürekli olan önermeler, tanıtlamalar ve sonuçlar
kümesini kavramların dev bir hareketi olarak ve öğretinin süreksiz olan
dizgesini de duyguların ve itkilerin, bir dizi kasırganın bir başlangıcı olarak
içerir. V. bölüm son derece yayılımlı bir birliktir. Bunun nedeni, onun aynı
zamanda üzerinde en dikkatli çalışılan yeğin bir zirve olmasındandır: artık
kavram ve yaşam arasında hiçbir ayrım yoktur. Fakat, önceki bölümlerde şimdiden
- Romain Rolland’ın “tözün beyaz güneşi” ve “Spinoza’nın ateşli sözleri” dediği
- iki unsurun bütünlüğü veya birbirine örülüşü hazır bulunmaktadır.
* Michel Foucault hakkında yakın
zaman önce yazdığı Foucault adlı eserinin son bölümünde, Editions de
Minuit, 1986.
** Bkz.
Naess’in bu konunun ayrıntılı dökümünü verdiği “Spinoza ve Çevrebilim,” Speculum
Spinozanum, 1677-1977, Routledge&Kegan
Paul, 1977.
[4]
Amsterdam’da korunan bir kabartmanın (Rijk müzesinin baskı koleksiyonunda) bu
portrenin bir kopyası olduğu söylenir.
[5]
Bu denemenin bir tarafa bırakılmasının en kesin nedeni, Ethika’da
göründüğü gibi, Deneme’nin birtakım argümanlarını işlevsiz ya da
gereksiz kılan “genel mefhumlar” kuramında aranmalıdır.
[6]
Krş. Feuerbach’ın L ‘Essence du Chiristianisme’ ye önsöz, “Ou Spinoza ou
Feuerbach” J. P. Osier, Maspero, Paris.
[8]
XLVIII. Mektup. Fabritius’a Spinoza’nın öğretim anlayışı üstüne. Krş. Siyasal
Deneme, bölüm VIII, 49. ‘ İzin alan herkesin, kendisi pahasına ve kendi
ününü riske atarak açıkça öğretimine izin verilecektir…’
[9]
Bu kısa anlatı özgündür çünkü birçok Spinozacı yönü vardır. Örümcek dövüşleri
ya da örümcek ile sinek döğüşü Spinoza’yı birçok yönden etkilemiş olmalıdır: 1.
zorunlu ölümün dışsallığı konusunda 2. Doğada bulunan ilişkilerin oluşumu
konusunda (Bir örümcek ağının örümceğin dünya ile olan ilişkisini böylece
sineğe de özgü olan ilişkilere uyan dünyayı nasıl açıkladığı); 3. Mükemmelliğin
bağıllığı konusunda (bir durumun nasıl insanın kusurunu gösterdiğini, ö., savaş
durumu, tam tersine, böceklerinki gibi farklı özlerle ilişkilendirilse bir
mükemmelliği gösterebilir. Krş. XIX Mektup Blyenbergh’e) bu problemlere
ileriki bölümlerde tekrar değineceğiz.
21
Bu, ek ya da notlarda en cesur ve en zayıf kabul edilmiş argümanların
gizlenmesinde genel olarak izlenen bir yoldur (Bayle’nın Sözlüğü daha sonraki
bir örnektir) Spinoza bunu birbirine dayanan, önsözlere ve eklere bağlanmış
dizgesel yan notlar yöntemiyle yenileyerek Ethika’nın ikinci bir alt
alanı olanını kurmuştur.
1
XXI. Mektupta Spinoza şunu söyler: “Bana göre, benim tikel doğama açıkça zıt
olduklarından bu şeylerden uzak dururum ya da onları denemekten kaçınırım...”
3
Spinoza bu satırlarda Blyenbergh’in önceki itirazlarına cevap verebilecektir:
ilişkiler ve onların oluşum yasaları, ebedi doğruluklar olarak, doğal koşulları
altında bu ilişkileri gerçekleştiren parçaların bir deneyimi yolundan gitmek
zorunda olsak da gerçek bir bilgi ya da açımlamanın nesnesi olabilir.
5
Ethika’nın eşsiz iki metni bu çeşitli durumları araştırır: IV, 20. ve
39. Yan not. Spinoza’nın burada düşündükleri, ilk olarak, sadece ismen yaşamda
kalmak, diğer tüm ilişkiler dağılmışken sadece bir takım biyolojik işlevlerin
sürdürülmesi; ikinci olarak, öz-yıkım durumu, bir takım ilişkilerin dışsal
etkiler nedeniyle bütünün yıkımını getirecek kadar değişmesi (bunun sonucu
olarak intihar “dışsal nedenlerin imgelemi son derece bozduğu ve bedeni
imgeleme zıt, farklı bir doğa kazanacak derecede etkilediği yerde ”
gerçekleşir). Bir takım modern tıbbi problemler Spinoza’nın konusuyla örtüşür;
örneğin, daha sonra ele alacağımız sözde “özbağışık” hastalıklar; ya da “doğal
olarak” ölü olan bedenleri yapay şekilde canlı tutma çalışmaları etrafında
gelişen tartışmalar. Son zamanlardaki Dr. Schwartzenberg’in cesur açıklamaları
açıkça gerçek bir Spinozacılıktan esin alır. Böylece Schwartzenberg ölümün
biyolojik değil metafizik ya da ahlaki bir sorun olduğunu söyler. Krş. Spinoza,
IV, 39, yan not: “Hiçbir neden beni, bir cesede dönüşmedikçe bedenin ölmediğine
inandıramaz. Fakat gerçekte, deneyim farklı bir sonucu dayatıyor görünür. Bazen
bir kişi öyle değişime uğruyor ki onun aynı kişi olduğunu çok zor
söyleyebilirim”
9
“Eğer sorun ‘iki edimin (dürüst insanın ve hırsızın) onlar gerçek bir şey
oldukları ve nedenleri Tanrı olduğu sürece eşit şekilde mükemmel olup
olmadıkları’ ise şunu diyebilirim ki edimleri yalnız ve bu şekilde düşünürsek
ikisinin eşit biçimde mükemmel oldukları söylenebilir. Eğer bundan sonra
‘hırsızın ve dürüst adamın eşit şekilde mükemmel ve kutsanmış olup
olmadıklarını’ sorarsanız ‘hayır’ deyeceğim.”
11
“Biri dar ağacında, masasında
olduğundan daha iyi yaşayabileceğini düşünüyorsa, eğer o kendini asmayacaksa
çok aptalca hareket etmiş olacaktır. Kendisinin gerçekte bir şövalye olarak
erdemli olmaktan daha iyi daha yetkin bir hayat ya da öze sahip olacağına
açıkça inanıyorsa bu kişi bir şövalye değilse aptal olacaktır. Çünkü şövalyelik
edimi bu sapkın insan doğası önünde bir erdem olacaktır.”
12
XXI. ‘de Spinoza şöyle der “Tanrı Adem’in geçmiş ve geleceğini bilse de O bu
bağlamda Adem’in geçmişten, şimdiki doğasının kendi geçmiş durumundan yoksun
bırakıldığını anlamaz.
13
(1) Ethika, III, kederin tanıımı: “Kederin daha büyük bir yetkinlikten
yoksunluğa dayandığını söyleyemeyiz. Keder duygusu bir edim iken bir eksiklik
hiçbir şeydir. Bunun için keder duygusu daha az bir mükemmele geçişten başka
bir edim değildir…”; (2) Duyguların genel tanımı: “Daha öncekinden daha büyük
ya da daha küçük bir varoluş gücü dediğimde bundan zihnin kendi bedeninin
bugünkü kuruluşu ile geçmiş bir kuruluşunun karşılaştırmasını anlamıyorum fakat
duygunun biçimini kuran fikir bedene öncekinden daha çok ya da daha az bir
gerçeklik verir.”
15
V. Bölümün başlangıcında olan tüm hareket budur: Kederler sadece öteki
kederlerle ve diğer upuygun olmayan fikirlerle bağ kurarken neşeli tutkular ve
onların dayandığı upuygun olmayan fikirler, upuygun fikirler ve “etkin”
neşelerle bağ kurarlar.
18
Spinoza aslında ters orantılı bir çeşitleme oluşturur: ne kadar çok upuygun
olmayan ve hasta fikirler edinirsek ölen parçalarımız da bu kadar çok
olacaktır. Öte yandan, ne kadar çok upuygun fikirler ya da etkin neşeler
edinirsek “geri kalan parçalarımız ve kötü duygular tarafından
dokunulamayan parçalar da o kadar çok olacaktır” (krş. Ethika, V,
38--40. Zihnin iki bölümü üzerine olan Bölüm V’teki bu önermeler çok önemlidir.
Onlar Spinoza’nın Blyenbergh’in “zihnin bölümleri”nin varlığıyla ilgili son
mektubundaki itirazlarına cevap vermesini sağlayacaklardı).
2
“Kısa Deneme”nin II. Bölümünün tüm konusu Doğa ve Tanrı arasındaki bir
uyuşmanın keşfini gösterir (ve ekte bu “uyuşum”a tekrar dönülecektir. Krş.
Önerme 4, Mektuplaşma). Ethika’da bu ilişki tek bir tözden türeyen
tanıtlanmış bir özdeşliktir: I, 14 (“Buradan… Doğa’da sadece bir töz olduğu ve
onun mutlak olarak sonsuz olduğu çıkar”). Kısa Deneme ve Ethika
arasındaki farklarla ilgili olarak krş. Guerolt, Spinoza, Aubier, I,
özellikle 6. Ek. Gueroult’un işaret ettiği gibi, Spinoza’nın natüralizmini
ifade eden söz, sadece Ethika’nın derinliklerinde bulunur; Ethika:
Deus sive Nature, önsöz. Bölüm IV.
3
Krş. Zihin Üstüne Deneme: “Başlangıçta ‘olanaklı en çabuk’ şekilde en
mükemmel Varlığın bilgisine ulaşmak için en büyük özeni göstermeliyiz.” (49);
“fakat, eğer bir an önce ilk öğelerden, örneğin, Doğa’nın kaynak ve kökeninden
başlarsak, her türlü aldanmadan korkmamız gereksiz olacaktır” (75); “bir an
önce, kesin bir varlığın olup olmadığını, aynı zamanda da, her şeyin nedeni
olan bir şeyin ne tür bir varlık olduğu sorusu gereklidir ve akıl bunu
talep eder” (99). Bu son cümle çevirmenler tarafından genel olarak çarpıtılır.
46’da bir eksiklik imgelenir: Koyre tarafından ortaya konan argümanlar da bile
çarpıtma vardır, krş. Vrin baskısı, 104-105’inci sayfalar. Ethika, Zihin
Üstüne Deneme kadar, Mutlağa ulaşmaın önünde en kısa bir zamanın
zorunluluğunu vurgular. Elbette, Ethika için başlangıç noktası oluşturan
tözler ya da tözsel öz niteliklerin tanrının özünü şimdiden kurmuş olduklarına
karşı çıkılabilir. Fakat ilk olarak, bu 10’uncu önermede öğrenilene kadar
bilinmez. İkinci olarak, hepsinin ötesinde, Ethika’nın başlangıcı öz
nitelikleri kendi özleri içinde kavramaz (üçüncü çeşit bilgi) fakat onları
sadece “genel mefhumlar” olarak düşünür (ikinci çeşit): Spinoza’nın V, 36. yan
nottaki ifadeleriyle krş. Tanrıbilimsel-Siyasal Deneme’de Ethika
ile güçlü bir uyum içinde olan şu ifade bulunur: “Tanrı’nın varoluşu
kendiliğinden apaçık olmadığı için, sağlam ve tersine dönüştürülmez bir
doğrulukla fikirlerden zorunlu olarak türetilmelidir…”
4
Örneğin, bölüm IV kendisini tanıtlamanın hızlanan ya da çabuklaşan bir hareketi
olarak sunar. IV. Bölümün sadece bir taslak olduğu düşünülebilir. Bu izlenim
önceki bölümlerin sahip olduğu ritme sahip olmayan onun tanıtlamaları olgusu ve
onların yoğunlaşmaları ve parlamaları birleştirmesi yüzündendir. Gerçekte bu
parça üçüncü çeşit bilgiyi, bir parıldama çeşidini içerir. Burada söz konusu
olan Ethika’nın başında olduğu gibi bir en büyük bağımlı hız sorunu bile
değildir, fakat üçüncü çeşide karşılık gelen mutlak bir hız sorunudur.
6
Krş. Platon, Devlet,VI, 510 ve devamı. Gueroult, Fichte üstüne olan
kitabında, sentetik yöntemin kendisini noktası noktasına analitik yönteme karşı
koymadığını, fakat tersine onu kendi amaçlarına uydururken analitik bir süreci
devreye soktuğunu anlatır. (L’Evolution et la structure de la doctrine de la
science chez Fichte, Les Belles Lettres, cilt I, s.194) Fichte’nin koyu
Spinozacılığı hatırlanacaktır.
9
Tanrıbilimsel-Siyasal Deneme, bölüm 7. Ethika II, 37-38’de (en
evrensel) ve 39’da (en az evrensel olan) genel mefhumların bir açılımını verir.
11
Mektup LXXXIII, Tscirnhsus’a; Geometrik yöntemin sınırlamalarının
nedeninin yöntemin kendisinden dolayı değil fakat sadece onun ilgili olduğu
şeylerin soyut doğasından dolayı olduğunu doğrular. Daha önce Zihin Üstüne
Deneme “fiziksel şeyleri ya da gerçek varlıkları” zihnin doğru ilerleyişini
engelleyen geometrik ve mantıksal kavramların yerine koymanın çekiciliğini
ifade etmişti (99).
12
Gerçekte üçüncü türün sezgisine dayanan basit içsel özlerden farklı olarak,
bütünleşebilen ya da dağıtılabilen ilişkiler süreçlerin her çeşidine dayanırlar
(ikinci tür). Biz bütünlük ilişkilerinin a priori bilgisine sahip
değiliz; Onlar deneyleme gerektirir. Spinoza’yı izleyenlere bakacak olursak,
bunlar arasına, bir “bağlantılar ilkesi”nden haberdar biçimde doğa bütünlüğünün
birliğiyle ilgili araştırmalar yaptıkları için Geoffroy-Saint Hilaire’i, ya da
daha uzakta görünen Goethe’yi dahil etmemiz gerekiyor. Bu araştırma deney ve
değişikliklerin her çeşidine yapıntı olanlarını da içine alarak işaret eder;
örneğin, her çeşit hayvanın kendi içinde ya da şu ya da bu ilişki kapsamında
Hayvan’ın bir gerçekleşmesi olmasıyla, kendisi aracılığıyla bir hayvandan
diğerine geçtiğimiz “katmanlar.” Günün moleküler biyolojisi Geoffroy tarafından
sadece atomik düzeyde değil fakat hazır olarak parçacıklar düzeyine
yerleştirilen (ve Spinoza tarafından “en basit cisimler” düzeyine
yerleştirilen) bütünlüğün birliğinin deneysel problemiyle ilgilenmiştir
Spinoza’da, deneyleme, sadece Ethika’da değil fakat Zihin Üstüne
Deneme’nin tamamlanmış sayfalarının sonunda ortaya çıkan sunu şeklinde çok
ayrıcalıklı bir rol oynar: Deneyler için kısa fakat yeğin bir çağrı (103) Jules
Lagneau Spinoza’nın Zihin Üstüne Deneme’yi “deneysel yöntemi
uygulamadığı, sınamadığı” için bitirememiş olduğunu söyler (celebres leçons
et fragments, P.U.F. ikinci baskı, s. 52) Ethika’da bulunan
deneyleme programı bu şekilde de anlaşılabilir. Fakat bu programın genel
mefhumların keşfi uğruna geliştirildiği düşünülmemelidir.
13
Genel mefhumlar bize Tanrı fikrini verirler: II, 45-46. Fakat Tanrı fikrinin
kendisi genel mefhumlardan ayırt edilir: II, 47. Böylece, Tanrı fikri, V.
bölümde sunulacak iki tarafa sahip olacaktır (ikinci türün kayıtsız Tanrısı,üçüncü
türün seven Tanrı’sı).
Ethika’nın büyük kısmı
genel mefhumlar ve ikinci tür bilginin duruş noktalarından yazılmıştır. Spinoza
bunu açıkça V, 36, yannot, ve tanıtlama 41’de belirtir. Üçüncü tür sadece,
sonrakinin farklı ritmi ve hareketini açıklayan V. Bölümde görünür. Dahası, o
açıkça görünmeye V, 21’den itibaren başlar; buna göre üçüncü türe geçmemize
neden olan ya da onun “temeli”olan şey Tanrı fikridir (V, 20, yan not).
16
Krş. Ethika, II, 40, yan not. I: sırası gelmişken genel mefhumları, bir
küme mantıksal ve yöntemsel problemleri yeniden özetleyerek ele alan Spinoza
daha önceki çalışmalarına açıkça değinmekte, aynı zamanda gelecek bir denemeye
de gönderme yapmaktadır. Benzer olarak, Tschirnhaus’a LX. Mektubuna (1675)
Spinoza Zihin Üstüne Deneme’de geçen birtakım konuları hatırlatarak
başlar, fakat şunu ekler “Sizin hareket ve yöntemle ilgili diğer
incelemelerinize gelince, benim onlar üstüne olan kanaatim, henüz gereken düzen
içinde yazılmamıştır, onları başka bir zamana bırakıyorum.”
17
Krş. Zihin Üstüne Deneme 99-101. Bu “sabit ve ebedi şeyler”in
Spinoza’nın genel mefhumlar diyeceği şeyle uyuşmakta oldukları görünür. Bunun
için onlar öz nitelikler ve sonsuz kiplerle özdeşleştirilmemelidirler. Böyle
bir yorumlama aynı anda hem çok aşırı hem de çok sığ olacaktır. Çok aşırı,
çünkü öz nitelikler ve sonsuz kipler burada sadece kesin bir anlamda taşınırlar
(değişken tikel şeylere uygulanmaları, genel mefhumlar olarak kullanılmaları)
Çok sığ, çünkü genel mefhumlar kendi “dizileri” içinde sadece iki cisme ortak
olan şeyin fikrini de içerirler.
18
Gerçekte, Spinoza, aynı zamanda, sabit ve ebedi şeylerin bize şeylerin içsel
özünün bilgisini vermesi gerektiğini söylerken onların sadece varolan değişken
varlıklarla ilişkili olarak anlamlı olduklarını da söyler (Zihin
Üstüne Deneme 101). Bu örnekte Ethika’nın ikinci ve üçüncü tür bilgi
olarak ayırt ettiği şeylerin bir karışımı bulunur.
* Yazar tarafından bu bölüm boyunca
kullanılan Fransızca plan kelimesi, İngilizce’deki “plan” ve “plane”in
hemen hemen tüm anlamlarını kapsar. Deleuze’un burada ortaya koyduğu plan d’
immanence ou de consistance ve plan de transcendance ou d’ organisation
arasındaki ana karşıtlığı korumak, “plane” kavramını anlamın, kaba bir şekilde,
kavramsal-duygusal bir süreklilik olduğu yerde ilk terim için ve ‘plan’ ı
ikinci terim için kullanıyorum. Okuyucu aynı zamanda ‘plan’ın İngilizcede
“harita” anlamına da geldiğini göz önünde bulundurmalıdır (çev. n.)
2
Jules Lagneau, Celebres leçons et fragments, İkinci baskı, P. U. F.,
1964, ss. 67-68. Bu Spinoza üstüne en büyük eserlerden biridir. Benzer olarak,
Romain Rolland’ın Spinoza’da bulunan düşünce hızı ve müziksel düzenle ilgili
olarak söz ettiği: Empedocle d’Agrigente, suivi de l’éclair de Spinoza,
Ed. du Sablier, 1931. Gerçekte, verili tüm hızlardan daha büyük olan bir
düşünme hızı teması Empedokles, Demokritos ya da Epikuros’da bulunabilir.
3
Krş. Spinoza’nın “en yalın cisimler” dediği şey. Onlar ne sayı ne biçim ne de
şekildirler. Fakat sonsuz derecede küçüktürler ve daima sonsuzluklar halinde
varolurlar. Bir biçime sahip cisimler sadece, yalın cisimlerin belirli bir
ilişkiye göre ait oldukları bileşik cisimlerdir.
5
Delbos, Le Probleme moral dans la philosophie de Spinoza et dans I’historie du
Spinozisme, Alcan. Bu eser aynı yazarın akademik bir çalışmasından (Le
Spinozisme,Vrin) çok daha önemli bir kitaptır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)